İçeriğe geç

Geçici Yüzler ve Yaralar

Bölüm 3 · 18 dk okuma

Geçici Yüzler ve Yaralar

Bölüm 3

3. Bölüm: Ve Elinden Alınır Zaman

"Burada biri reverans yapmalıysa," dedi. "O asla siz olmamalısınız, Sayın Elçim."

Gizli mektubu aldıktan sonra Iwona gelerek beni odama götürmüştü. Zamanlaması hayranlık uyandırıcıydı. Bir göz kırpışım ile odama vardığımızda artık İlahi Elçi burada değildi, üzerime çullanan kanlarda temizlenmişti. Bazen bu büyülü dünya hoşuma gidiyordu.

Iwona dinlenmem gerektiğini söyleyerek odamdan çıkmıştı ve yalnız kaldığımda aldığım kitapları masama yığdıktan sonra uyumuştum. Burada zaman nasıl işliyordu bilmiyordum ama dört-beş saat uyumuş gibi bir hissiyatla uyanmıştım. Odama sızan gün ışığım bile sahteydi ve beni yanıltmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu manzaranın gerçek dünya ile eşzamanlı olup olmadığını merak ediyordum. Havaya bakılırsa şu an öğlen olmalıydı, bu saatlerde annem dışarıdan yemek söylerdi ve ben hala okulda olurdum.

Uyanalı çok olmamıştı ama yerimden kalkarak penceremin başına geçmiştim. Burayı seviyordum, beni zehirleyen düşüncelerin en cazip geldiği yerdi penceremin başı ve bu Şeytanın dansından daha makul sayılırdı.

İlahi Elçiden öğrendiğim öyküye göre Şeytanın dansı sonradan doğma İlahi bir varlık yaratmıştı -kendisini. Zehir tek bir insanın ruhunu alırdı, İlahi varlıklar ise tüm külliyeti tek sözleriyle silerlerdi ve İlahiyata sarılmak aptalcaydı.

Düşüncelerim daha çok meraka yoğurulmaya başladı, burada İslam'da hiç bahsedilmeyen Tanrıçalar vardı ve Şeytanın insanoğlu ile olan dansı İlahi varlıklar doğuruyordu. Doğru bildiğim her şeyi bir kenara bırakıp yeni doğrulara odaklanmam gerekiyordu. Belki de Felsefe öğretmenimiz haklıydı, doğru ile yanlış ayırt edilemeyecek kadar yakın düşüncelerdi ve sadece düşünceden ibaretlerdi.

Penceremden geriye bir adım attım, düşüncelerimle çatılmış kaşlarımı düzelttim, bu kadar zehir yeterdi. Daha fazla düşünseydim, bunun kafa karışıklığından başka bir şeye dönüşmeyeceğinden emindim. Biraz ötede üstü kitaplarla dolu olan masama doğru yürürken eklenmiş iki kitap daha vardı. Yeni düzelmiş kaşlarım yeniden çatıldı. Vücudum gerginleşti ve adımlarım hızlandı. Burada herhangi bir özelim, saygınlığım, seçme hakkım yoktu. Eğitilmesi gereken bir hayvanmışım gibi muamele görüyordum ve kimse bunun beni nasıl etkileyebileceğini düşünmüyordu. Tabi kaderimi görenlere sorsanız, ben saygın biriyimdir.

Masama sonradan koyulan iki kitap sandığımdan daha kalınlardı. Her ikisininde beyaz kapakları merak uyandırıcıydı. Kitaplardan biri Babette Durand adlıydı, onu elime aldım ve arka kapağını incelemeye başladım çünkü artık diğer kitap umrumda bile değildi. Saatlerdir bana hitap edilen isim gerçekten bu kadar anlamlı mıydı? Ön kapakta sadece kitabın ismi yazıyordu, bir yayınevi, baskı sayısı, resim veya yazar adı yoktu. Arka kapakta ise Babette Durand, yerli Fransa'nın kökeni yazıyordu ve bu kadardı. Geri kalanı tıpkı ön kapak gibi bembeyazdı.

Kitabı alarak yatağıma doğru yürüdüm, bir yandan hızlı hızlı sayfaları karıştırıyor ve neyi konu aldığını görmek istiyordum. Sayfaları ardı ardına çevirirken bunun bir roman niteliğinde olduğunu ve Babette Durand isimli birinin anlatıldığını fark ettim. Yerli Fransa'nın kökeni... Yerli Fransa da neydi? Yatağıma doğru ilerliyorken ayağıma bir şeyin takılması ile kitabı hafifçe yan tarafa, ayaklarımın görüşünü engellemeyecek kadar çektim ve yerde bir kutunun olduğunu fark ettim. Daha demin pencereme doğru gittiğimde ayağıma takılmaması mı ilginçti yoksa onu şu an görmem mi? Hayaletlerin varlığı bir anlığına akla yatar geldi.

Zaten bir adım uzaklığımda olan yatağın üzerine doğru hafifçe fırlattım kitabı ve eğilerek küçük kutuyu aldım. Kitap için daha sonra üzülebilirdim ancak hayaletler etrafımda geziniyorken değil. Bu kutu, kitaplar gibi beyazdı ve o kadar küçüktü ki içine sığabilecek sayılı eşya vardı. Bu kutuyu açmamın başıma açabileceği belaları tarttım, içinden bir büyü fırlayabilirdi veya İlahi Elçiden yine bir yüzük teklifi gelmişti. Bu iki ihtimal ile merakım yarıştı, merakımın ağır bastığına karar vermeden önce zaten yanına vardığım yatağımın üzerinde bağdaş kurarak oturdum ve elbisem çokta önemli değildi. Aynısından bir tane daha bulabileceklerinden emindim, şu an umrumda olan tek şey bunları gönderen kişi, amacı ve anlamlarıydı. Tamamiyle bu sorulara odaklanarak elim yeniden kitaba gitti, ilk sayfasını açtığım anda karşıma direkt dolu dolu paragraflar çıktı, bu kitabın bana özel olduğunu düşünmeye başlamıştım. Burada da yazarlar vardı, üstelik ilk birkaç sayfa yazarın kendinden bahsedişi olurdu ancak bunun adı önsöz değil yazar bilgisiydi. Burada da sayfa sayıları, sayfanın en köşesine yazılırdı ama bu kitapta sayfa sayısı yoktu.

İlk sayfayı incelemem bittiğinde bunun sadece bir kafa karıştırma aracı olduğunu düşündüm ancak bunu yapabilecek kimse ile tanışmamıştım. Gerçi Harvey isimli Yaşam Elçisi benim hakkımda duyumlar alıyorsa adım her yerde, alakasız nedenlerle geziyor olabilirdi. Kitabı elimde ters çevirerek son sayfasını açtım, burası da yine paragraflarla kaplıydı ancak arka kapağın diğer yüzünde sarı bir kalemle bir şeyler yazılmış, belki de karalanmıştı ancak bunun ne olduğunu anlayamıyordum. Ben dalgın dalgın arka kapağın diğer yüzünü seyrederken sarı yazılar koyulaşmaya başladığında kitabı yavaşça yatağın üzerine bıraktım. Bu tarz ani olaylara alışmak zor olmamıştı ancak yine de keyif kaçırıyordu. Elimde bunu engelleme fırsatı bile yoktu.

Karanlık klondaki elçiyi bul ışıldayan

Ve elinden alınır zaman

Kader bağını kır ve uzaklaş buradan

Aptaldır İlahtan medet uman ve kollarını açan

Doğumun, kıyamet dindarını coşturdu bir kere

Çanlarla bulanıp İlahın oğlunu bekletme

Kitaba dokunmadan okuduğum yazıyı görmemi engelleyen, kitabın aniden kapanması oldu, bu bir kehanetti. Kehanet Tanrıçası ile olan görüşmemin sonrasında bu şekilde bir yazı ile karşılaşmam şaşırtıcı sayılmazdı ancak bu kitapların yanında kutuyu göndereninde o olduğu anlamına geliyor muydu?

Kaşlarım yeniden çatılmıştı, kehanetin sözleri zihnimden uçup gitmeye başlamıştı ve kitabı yeniden alıp biraz önce kehanetin ortaya çıktığı sayfayı açtım. Tahmin ettiğim gibi ne kehanet yazıyordu, ne de anlaşılmayan sarı kalem izleri vardı. Yataktan koşarcasına kalktım ve masamın yanına giderek bir kağıt ve kalem çıkardım, aklımda kaldığı kadarı ile kehaneti kağıda geçirdim.

Aynı kağıdın bir köşesine not almaya başladım; Karanlık klon, kader bağını kırmak, kıyamet dindarı, çanlarla bulanmak ve İlahin oğlunu bekletmek.

Asıl öğrenmem gereken bunlardı çünkü diğerleri kehaneti anlamlı kılan sözcüklerin toplanmasından ibaretti. Yine de bu kelimeler hakkında zerre fikrim yoktu, milyonlarca kitap arasından bu bilgileri cımbızla çekmem ise imkansızdı ve bu yüzden Iwona'ya sormam en mantıklısı olacaktı. Cevap vereceğinden emin değildim ancak deneyebilirdim.

Orada biraz öylece dikildim, sadece bundan sonra ne yapmam gerektiğini düşündüm. Önceden söz yazar, şarkı söyler, ders çalışır veya arkadaşlarımla konuşurdum. Şimdiyse yapacak neyim vardı ki? Meraklısıymışım gibi kitap mı okuyacaktım yani? Biri bana türümü söylese ve tüm kitabı okumak zorunda kalmasam belki de daha kolay olabilirdi, bunu zorlaştırmalarına gerek yoktu.

Buraya geleli ne kadar olmuştu onu bile bilmiyordum mesela. Saatin nasıl hesaplandığını, kaç çağ atlanmış olduğunu birkaç cümle ile özetleyebilirlerdi ancak bunun yerine, bu çabayı benim göstermem bekleniyordu. İlahı öldürmenin yolunu bulsanız, inanın İlah yaşamam için bu kadar çabalamazdı, ben istemediğim bir dünya için mi çabalayacaktım?

Aklıma Yaşam Elçisi'nin iletisi geldi. Bana, istemediğim bu yolda kafamın karışacağını, gözümün boyanacağını ve kalbimin kırılacağını zaten söylemişti, üstelik ben henüz ilk aşamadaydım ve bu hisle ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de bu kehaneti gönderen oydu, elçilerin böyle bir gücü olabilir miydi? Sonuçta aynı yöntem ile bana bir sefer daha ulaşmayı başarmıştı, bunu yeniden yapmış olabilirdi.

Ölüm Dağı'nın nerede olduğunu bilmiyordum ve oraya gitmememin ilk nedeni buydu, birine sorarak elbette gidebilirdim ancak bu dünyada henüz yeniyken bu kadar maceranın fazla kaçacağını düşünmüştüm. Üstelik adı bile ürperticiydi, kim Ölüm Dağı'nda biri ile buluşmayı kabul ederdi? Kim ölüme giderdi?

Bu yargıdan sonra aklıma ölümsüz olup olmadığım geldi, sonuçta bende bu dünyaya aittim ve asırlardır yaşayan birileri varken benim altmış yaşına anca varmam saçma olurdu. Böyle söyleyince aptalca duruyordu ama hoş bir düşünce sayılmazdı. Ölme fikrinden hep uzak durmuşumdur ama sonsuz yaşam da iğrite gelmiştir.

Teorilerime bir son verdim ve Babette Durand kimmiş öğrenmek için kitabımı okumaya başladım. Sayfa sayısı olmadığı için ayrı bir akıcılığı vardı kitabın, Babette Durand isimli girişimci bir Fransız kadınının anılarını konu alıyordu.

Babette isminin Fransızca'da yabancı anlamına geldiğini ve Durand soyisminin ise köklü bir soy ağacı olduğunu, kalıcı anlamına geldiğini öğrendim. Bu kitap, asırlar öncesinde yaşayan bir kadını anlatıyordu ve bu yüzden yaşadığı cinsiyetçilik artıyordu. Bu kadın bizim dünyamızdan biriydi ancak cinsiyeti yüzünden bu gezegene getirilmemişti. Kendi dünyasında gücü birikmişti ve bunun nedeni büyülü bir varlık olmasına rağmen hala dünyada acı çekmesine göz yumanlara duyduğu kiniydi. Ölümsüzlüğünü bir şekilde koruyan Babette Durand iki yüzyıl sonra yeniden gelen kaşifleri takip etmiş ve içindeki haddi hesabı olmayan güç ile onlara fark ettirmeden bu gezegene sızmıştı. Burada bir tutarsızlık sezdim ve aklımın bir köşesine kazıdım. Babette'nin bizim gezegenimizde karşılaştığı ilk kişi Astrid adında, kara büyü kullanan bir kadındı ancak Astrid'in karanlık yanı Babette'nin umrunda değildi. O sadece ona bunu yaşatanlardan intikamını almak istiyordu.

Kitabın sadece bu bölümü okumuştum ve bu yedi-sekiz yüz sayfadan oluşan kitabın, yaklaşık yüz sayfasına denk geliyordu. Biraz ara vermek istediğimde, saçımdaki tel tokalardan birini çıkartarak kaldığım sayfaya koydum. Kitabın kapağını kapattıktan sonra derin bir nefes alarak yatağımdan kalktım. Elbisemin ütüsü bozulduğu için duruşu da berbat görünüyordu, üstelik biraz önce saçlarımı mahvetmiştim.

Bugün planımızda ne olduğunu bilmiyordum ama dünkü gibi özenle hazırlansam biraz daha iyi hissedebilirdim. Umut kırıntılarıyla biraz daha enerji dolu yürümeye başladım, penceremi seyretmek için kalkmıştım ancak giysi dolabıma yöneldim ve kendime güzel bir elbise aramaya koyuldum.

Ben elbiseleri teker teker çıkarıp nasıl göründüklerine bakarken göz kırpmam ile yanıma biri gelmişti. Adımlarının çıkardıkları sesten yanıma doğru yaklaştığını anlamıştım ama kim olduğunu bilmiyordum. Sanki farkında bile değilmiş gibi elbiseleri incelemeye devam ettim çünkü bu küçük odada kaçabileceğim çok fazla nokta yoktu, bu odanın ötesinde ne olduğu ise muammaydı.

O an gözüme simsiyah ve dantelli bir elbise çarptı dolabın içerisinde ve uzanıp onu aldım. Hala yanıma gelmemişti, adımları yavaşladı. Bu elbisenin gotik havası insanı kendine çekiyordu. Çok yakınımdaydı, arkamı dönmek için kendimi hazırladım ancak bunu doğal bir nedenle yapmam gerekiyordu.

Elbiseyi savurarak arkama döndüğümde doğal sebebim boy aynasında, kendimi elbisenin içinde hayal etmekti. Ancak bunun yerine şaşırmış gibi yaparak geriye doğru adımladım. İlahi Elçi yeniden buradaydı, belki de ışıldayan elçi bu adamdı. Karanlık klonun ne anlama geldiğini öğrenmem işimi bir nebze kolaylaştıracaktı.

"İyi bir oyuncuymuşsun Babette ancak inan sana gerçekler daha çok yakışıyor." Bana yabancı diyorlardı, Durand soy ismi bile o kadına aitti. Aramızda bir bağ olduğunu düşünüyordum ama emin olmam için birileri açıklamalıydı, kimsenin buna niyeti olduğunu ise hiç sanmıyordum.

"Belki de kapıyı tıklatmayı denemelisiniz," dedim onu duymamışım gibi çünkü yalanlar insanı yoruyordu. Onun karanlık yüzüne bakmayı kestim, gitgide içine çekiliyor gibi hissetmek rahatsız ediciydi.

Boy aynasının hemen yanındaki çalışma masamda kütüphaneden aldığım ve nereden geldiğini bilmediğim bir kitap vardı. Adımları yavaşladığında kitapları incelemiş olmalıydı ki bıraktığımın aksine dağınık değil de üst üste dizilmiş haldeydiler.

Düşünceli bir yüzle aynanın önünde dikildiğimde ilk olarak mimiklerimi rahatlattım, bu gerginlik fazlaydı. Seçtiğim elbiseyi üzerime doğru tutarak, görünüşünü nasıl bir saç modeli veya makyaj ile tamamlayabileceğimi düşünmeye başladım.

O burada değilmiş gibi davranıyordum, oysa beni izlediğini biliyordum. Belki de birkaç kolye veya yüzük takmalıydım. Hazır, onunla yalnız kalmışken merak ettiğim soruların cevabını almalıydım. Sanırım bu elbiseyle gümüş kolyeler güzel bir bütünlük sağlayabilirdi.

Hala bıraktığım yerde duruyordu ama bu sefer vücudunu bana çevirmişti. "O gün," dedi. Günler öncesinden bahsediyormuş gibiydi, buraya daha dün gelmemiş miydim oysaki?

"Ciddi değildim," dedi. Ciddi olmasaydı sesi tıpkı bir çocuğu şeker vermemek ile tehdit ediyormuş gibi çıkabilirdi, hayatını emecek gibi çıkması ise onun ciddiyetini ortaya seriyordu. Bu gerçeğin başına oturmuş onu seyrediyormuşuz gibi bir sessizlik sardı odayı. Ciddiydi, eğer olmasaydı etrafımı kanlar kaplamazdı ancak ondan uzaklaştığımda kaçışıma izin vermişti, üstelik o an Iwona hala zamanı durdurmamıştı.

Zihnimi zorladım, ona bir mesaj yollamayı deneyebilirdim. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum çünkü hala Alt Seviye Büyüler kitabını okumaya başlamamıştım ancak dedikleri kadar güçlüysem bunu sadece düşünerekte başarabilirdim. Ayrıca o kitapta zihne mesaj yollama gibi bir büyü olduğundan emin olamıyordum, bu büyü alt seviye olmayabilirdi.

Benim türümün kafatasının içerisinde beyin var mı yok mu bundan bile emin değildim ancak yine de beyinlerimizi yan yana hayal ettim, mesajımı hazırladım ve onun beynine doğru sürükledim. Tüm bunlar beynimin içerisinde dönen bir kurguydu ancak tüm vücudumdan mesajımın giderek ona doğru yaklaştığını hissettim, mesajım küçük ve beyaz bir nokta halinde onun beyninin yanında durdu. Bu beyaz nokta onun beynine birkaç sefer çarptı ancak içeriye sızamadı, mesajım ona iletilmiyordu.

Beynimin düzmecesi olan büyümden sıyrıldığım anda, onun bana doğru geldiğini gördüm, amacımı hissetmiş miydi? Vereceği tepkinin ağırlığını tahmin etmekte bile zorlanıyordum, o Şeytanın oğluydu ve aklına eseni yapıyordu belki de. Bu ilahi varlık için bir can daha ne ifade edebilirdi ki?

Birkaç adım ötemde durduğunda hala elimde olan elbiseyi almak için uzandı, başını bana baktığını anlayabileceğim şekilde kaldırdı ve bu onun izin alma şekliydi. Şeytanın oğlu, olası bir temasa karşı benden izin alıyordu.

Bir cevap vermek yerine elbiseyi ona doğru uzattım, ne yapacağını merak ediyordum. Elbiseyi alarak benim üzerime doğru tuttu, yine tam üzerime oturacak türden bir elbise, diye düşündüm. Bu sırada bir göz kırpışımla elbise artık onun ellerinde değil, üzerimdeydi. Diğer elbisem yok olmuş ve yerini, ona verdiğim elbise almıştı. "Teşekkürler," dedim boy aynasından kendimi izliyorken, düşündüğümden daha çok yakışmıştı.

Bu açıdan tam arkamda duruyordu ve onu aynadan görebiliyordum, omzumun üzerine doğru eğildiğinde ürperdiğimi hissettim. Ondan hala korkuyordum, en azından bunun için yeterli nedenlerim vardı. "Bana kalırsa o aptal şeyleri okumaktansa, soru sormalısın," dedi, mesajımı hissetmiş ama kabul etmemişti. O büyü kitabını okumadığımı ona söylemedim.

"Aslına bakarsan, sorularım cevapsız kaldıktan sonra benim çabamın bir önemi kalmıyor." Kafasını hafifçe sola doğru yatırdı ve saçlarının uçları boynuma hafifçe temas etti. Vücudumu yeniden o büyü sardığında gülümsedim, tehlike kokan bir büyüsü vardı.

"Ben cevaplarım, eğer bana sorsaydın hepsini cevaplardım." Başımı iki yana salladım, bu şekilde zaten saçlarının değdiği boynuma bu sefer kafatası da değdi. Büyüsü vücudumda coşmaya, dalgalar halinde kıyıya vurmaya başladı. Aslında heves ettiğim, teması değil de yüzündeki karanlığın verdiği hissiyattı ama boynum oraya değeceği sırada amacımı anlayarak başını biraz geri çekerek kurtulmuştu, üstelik bu sefer doğrulmuş ve bir adım geriye çıkmıştı.

"İlahi varlıklara inanmayı tercih etmiyorum, özellikle Şeytanın oğlu olanlara," dedim başımı kaldırarak, hala aynadan ona bakıyordum. Bana, ona karşı aptal bir cesaretle yaklaşabileceğimi söylemişti. "Ben İlahi bir varlık değilim." Şeytanın oğlu olduğunu inkar etmedi.

"Eminim öyledir, Karanlığın İlahi Elçisi," sesimde sorgulayıcı bir tavır vardı. Başını bu kez kendi omzuna doğru yatırdı. "Eşsiz sesinden duyduğum sürece, İlah olmaktan bile gocunmam, Destini." Sahi, sesime ne kadar çabuk alışmıştım böyle. Babette'den sonra gelen Destini hitabı kafamı iyice karıştırmıştı. Eğer amacı buysa, pekâlâ başarmıştı. İlah olmaktan kim, neden gocunacaktı ki?

Yeniden övdüğü oyuncu kimliğime bürüdüm, etkilenmiş ancak biraz şaşkın gibi tek kaşımı kaldırdım. Yüzümde biraz da utanmışlık vardı, Şeytanın oğlunu kandırmaya çalışmak aptallıktı ama rol yapmayı seviyordum. Biraz aptal pembe dizi kadınlarına dönsem elle tutulur bir zararı olmazdı.

"İltifattan saymalı mıyım?" dedim, biraz daha övgü bekler gibi. Karanlıkla süslenmiş yüzünde bir anlığına aydınlanma oldu, elmacık kemiklerine kadar yayılan aydınlanma biraz sonra eskisi gibi karanlığa büründü. Yine de onu görebilmiştim, yüzünden öylesine bir ışık yayılıyordu ki gözlerimi kısarak bakmam bile bir süre gözlerimde karartıya neden oldu. Buna rağmen iki yana kıvrılmış ince dudaklarını, iki dudağının ortasını çizmiş bıçak izini, çenesindeki büyük yanığı ve kurumuş kan lekelerini görmüştüm...

Bakışlarımı çoktan aynadan çekmiş ve ona doğru dönmüştüm, elbisemin etekleri onun pantolonuna sürtmüştü. Şeytanın oğlu gülümserken büyüsünü sürdüremeyecek kadar acemi miydi? Bu şekilde nasıl Cuvalla'ya karşı direniyordu?

Bana, yüzünü gördüğümde korkacağını söylemişti. Korkuyordum ama yüzünden değil, Şeytanın oğluna bunu yaşatandan. Yüzünü kaplamış olan tüm o izlerin nedenini sormak istedim, soramadım. Yaptığım tek faaliyet, gözlerim kısık karanlığını izlemekti. Soru sormuyordum ama açıklamasını istiyordum, belki de bekliyordum. Annem gibi yapmayı denedim, gözlerimi konuşturdum. Belki mesajlarımı ona aktaramıyordum ancak gözlerimin sözleri, en ağır susuşum olabilirdi.

Bir süre sonra bana dönük olan yüzünü, sağ tarafına doğru çevirdi, başını biraz yere eğmişti. Bu şekilde durduğunda boylarımız neredeyse aynı gibi duruyordu ancak o daha uzundu. Tek kelime etmeyeceğini anladığımda makyaj masamın başına oturdum ve kullanacağım malzemeleri çekmecemin içerisinden çıkararak dikkatlice masanın üzerine dizdim. Makyaj malzemelerim kitaplardan daha değerliydi.

İlahi Elçi odanın diğer ucundan yanıma doğru gelmeye başladı. "Ne sorarsan cevaplamaya çalışacağım, Babette." Destini her ne anlama geliyorsa yeniden bir yabancıya dönüşmemi engelleyememişti. İlk sorum bu olmamalıydı belki fakat; "Neden Babette Durand, neden Destini?" dedim merakıma yenik düşerek. Omuzları yukarı aşağı hareket etmişti, merakıma gülüyordu.

"Fransızlar ile bir derdin olduğu yazıyor kaderinde, bende sana Fransızca isimler ile hitap ediyorum. Durand'tan haberim yoktu, ne anlama geliyor?" Ona kolumu uzattım, Babette Durand ile aramdaki bağı sormalıydım.

"Onunla aynı dönemde yaşamışsınız," dedim. "Aptalı oynama, aramızdaki bağ nedir?" Kaşlarımı çatarak bir karanlığa bakmam ilginçti, sert olmak istiyordum fakat karanlık bir yüze bakmak ciddi olmamı engelliyordu.

"Kaderini öğrenemezsin," dediğinde sesi deminki gülüşünden oldukça uzaktı. İnkar edilemez bir gerçeği masaya koymuş ancak o masadan çoktan kalkmış gibiydi. "Ölür müyüm, Şeytanın oğlu? Beni dansa kaldıracağını söylerken bu neden umrunda değildi?" Aslında Babette Durand ile aramızdaki bağı sonraya erteleyebilirdim. Şeytanın dansı daha önemliydi, bu sorum ile kendini açıklama gereksinimi duyabilirdi.

"Bana öyle seslenme," dedi sadece. Tüm sorulara cevap verme işine ne olmuştu? İlahi bir varlığı kandırmaya çalışmakta benim aptallığımdı.

Onu en azından aklıma takılan soruları cevaplandırması için kullanmam gerekliydi. "İsmin ne?" dedim gerginliğimi bir kenara iterek. Sonrasında yüzleşebilirdim ancak şimdilik iyi duygulara ihtiyacım vardı. "Erig," dedi o da bana ayak uydurarak. Ayakları ağrımış olmalıydı ki duvara sırtını yaslamıştı. "Peki, benim diğer yeknalardan farkım nedir?" Bir süre düşündü. "Türün, tepkilerin, duruşun, elçi oluşun... İnan daha fazla sayabilirim ancak şimdilik bu kadarı kâfi."

"Bunları açabilir misin, mesela türüm ne?" dedim, rahatlığım yok oldu ve gerginlik üzerime çöreklendi. Omuzlarının bir kez daha hareketlendiğini gördüm. Sorularıma gülmesi biraz moralimi bozuyordu açıkçası. "Sen," diye başladı, cevaplayacağını düşünerek gözlerimin parıldamasına izin verdim. "Ben?" dedim devam etmesini bekleyemezken. "Sana o aptal kitapları okumana gerek olmadığını bu yüzden söyledim," dedi. Sabırsızlığımı görmüş ve benimle oyun oynamaya karar vermişti. "Alt seviye kütüphanelerdeki kitaplar sadece göz boyar." Göz boyar... "Saçlarını yapmamı ister misin?"

Kaşlarımı kaldırarak ona baktım, konuyu başka yerlere çekmek için miydi bu tavrı? Zihnime aniden düşen ihtimal ile bir anlığına zamanın durduğunu hissettim, kalbim tekledi. Teması ile karanlık büyüsü bana bulaşıyordu, istediği bu muydu? Yoksa Şeytanın oğlu yardımdan anlar mıydı?

Tüm hislerime rağmen; "İstiyorsan," diye yanıtladım onu, makyajımı bitirmek üzereydim. Elleri ağır ağır saçlarıma yöneldi. Büyü yapacağını sanmıştım fakat o, tüm tokaları teker teker çıkarıyorken bir yandan konuşmaya başladı. "Sen tüm türlerden farklı bir özelliği taşıyorsun, Babette. Örneğin Bataklık İblislerinin bir özelliğine sahipsin, ateşe karşı bağışıklık. Ancak bir Bataklık İblisi değilsin. İnsansılar gibi yemek yemediğinde ölebilirsin ama insansı da değilsin. Oksijeni içine çekemiyor, gözlerini kırpıyorsun ki bu iki özellik aynı anda hiçbir varlıkta görülemez. Sadece bu kadar değil, birçok farklı türden, birçok farklı özelliği taşıdığın için net bir türün yok. Halk, sana Melez veya Karma diye hitap edebilir, ciddiye alma."

Tokaları çıkarması bitmişti ve şimdi saçlarımı nazikçe tarıyordu, büyüsü yeniden vücuduma sızıyordu. "Kaderinde ise daha öncesinde hiç görülmemiş bir güce sahip olduğun yazıyor, yeni bir nesle neden olacağın. Bu yüzden dikkatli olmalısın, üremeye karar verdiğin kişiyi dikkatli seçmen gerek. Bazıları seni alıkoymak isteyebilir çünkü daha önce görülmemiş bir güç zaafsız güçtür, herkesin sonunu getirebilir, Tanrıçalar ve Tanrılar bile önünde diz çökebilir. Buna benzer bir durum en son Babette Durand'ta görülmüştü, bu yüzden herkes sana böyle sesleniyor. Yabancı Kalıcı. Bu Babette'nin, dünyadayken en çok kullandığı sözdü, yabancılık kalıcıdır."

Saçımı taramasını önemsemeyerek kafamı tavanı görebileceğim şekilde kaldırdım, bazen gerçekler ağır gelebiliyordu. Aslında onun gerçeği söyleyip söylemediğini bile bilmiyordum ama şu an inanabileceğim tek teori buydu.

"Teşekkürler," dedim anlattıklarına karşılık. Gözlerimi kapatmıştım ama aldığı verdiği nefes yüzüme çarpıyordu, oksijen vardı ancak ben hissetmiyordum. Gelen takırtı seslerinden elindeki tarağı masanın üzerine koyduğunu anladım, çekmeceyi açtı ve orada bir şeyler aradı. Umursamadım. Çok geçmeden çekmecenin kapanma sesini duydum. "Sakinleş, Türk kızı."

Başımı, arkasından hafifçe tutarak kaldırdı. Makyaj aynamdan kendimi görmemi sağladı, ben ise kendime bakmak yerine ona baktım. Elinde beyaz, lastik bir toka vardı. "Ve," dedim sorarcasına. "Ve onlarla sadece benimleyken yüzleştiğinden emin ol." Duygularımdan bahsediyordu, oysa ben şu an duygularımı ön plana çıkarma taraftarı değildim. Gülümsedim. "Hadi, bana Ölüm Dağı'nın nerede olduğunu söyle, bunu beklediğin açık." Sıkılgan tavrından bu soruyu beklediğini anlamıştım. Harvey denen elçinin benimle iletişim kurma peşinde olduğunu elbette biliyordu.

Kısık bir sesle güldü, onunla saygısızca konuşuyordum ama aldırmıyor ve gülüyordu. "Ne zaman soracaksın diye bekliyordum, önceliğin bu olmamalıydı." Bunu bende biliyordum, yine de odama birilerinin uğramasını ve bana ufak tefek şeyler öğretmesini beklemekle harcayacak vaktim yoktu.

Düşüncelerimi duymuş gibi konuştu -aslında zaten duyuyordu. "Her şeyin belli bir zamanı vardır Destini." Gülümsüyordu.

"Harvey konusuna gelecek olursak, oraya gidip gitmemek sana kalmış. Benim karışmam etik bir durum olmaz, yine de oraya Köhne veya Iwona ile beraber gitmen daha makul olacaktır. Ölüm Dağı, Ölüm Tapınağı ve Yaşam Tapınağının sınırında bulunuyor. Orada ruhları etrafa saçılmış varlıklar yaşar ve buna hazırlıklı olduğunu zannetmiyorum, ne fiziksel ne de mental açıdan. Durumu, demin bahsettiğim aptallara anlatırsan sana yardımcı olacaklardır." Onlardan bahsederken sesinden yoğun bir tiksinti akıyordu, aralarının iyi olmadığı belliydi.

Saçlarımı at kuyruğu şeklinde toplamış ve perçemlerimi yüzümün iki tarafında serbest bırakmıştı. Bu elbiseyle saç modelim gerçekten uyumlu olmuştu, belki de saç rengim biraz daha açık kumral olsaydı -ve oldu. Yüce yaratıcılar adına, buna bayılıyordum. İç sesimin Erig tarafından duyulması muhteşem bir lütuf olmalıydı, ona ismiyle hitap etmek gerçekten ilginçti.

Gülümseyerek oturduğum pufta arkama döndüm, karanlığı yeniden önüme serilmişti. "Teşekkürler," dedim fısıltı gibi çıkan sesimle. Şu an kendimce mükemmel görünüyordum ve bu bir nevi onun sayesindeydi. Elbisemin eteklerini savurarak boy aynasının yanına gittim, tıpkı annesini şeker almaya ikna etmiş bir çocuk gibiydim. Annem sağlıksız yiyecek ve içeceklere sonuna kadar karşıydı, tabi bu babamın vefatından önceydi. Annemi şeker almaya hiç ikna edememiştim ancak babamla bazen gizlice aldığımız oluyordu. O günlere dönmeyi diledim ancak bu sefer Erig dileğimi yerine getirmedi, belki de getiremedi.

Kendimi incelemeye başladım, yüzümdeki safi neşe, özlemin yanında hafif bir hüzünle karışmıştı. Çoğunlukla yaptığım gibi, olumsuz duyguları bir kenara ittim ve kendi etrafımda döndüm. Eteklerimin ucunu tutuyor ve kıkırdıyordum. Erig başını bana doğru çevirmiş, kollarını birbirine dolamış beni seyrediyordu. Yüz ifadesini merak ediyordum ancak görmem imkansızdı.

Sonunda içimdeki çocuğu sakinleştirdim ama gülümsememi bastıramıyordum, saçlarım aynı anneminkilere benzemişti. Lise yıllarında çekindiği fotoğraflarda aynı benim gibiymiş, açık kumral saçlarını at kuyruğu yapar ve hava sıcak olduğunda dantel işlemeli elbiselerinden birini giyermiş.

Erig başını eğmiş, iki yana sallıyordu ancak bir yandan gülüyordu. "Tüm karanlığın içinde parıldayan bir yıldız gibisin, Türk kızı ve bu sefer kimse buna son veremeyecek." Bu sefer, derken büyük ihtimalle Babette Durand'tan bahsediyordu. Bu kadından kurtulamayacağım açıktı, gülümsemeye devam ettim. Uyduruk bir reverans yaptığımda içimdeki kahkahaları bastırmaya çalışıyordum, bir yanım Babette Durand'a lanetler savuruyorken.

Benim başımı kaldırmamı ve ona bakmamı bekledi, ona baktığım an burnundan bir gülüş sesi çıktı. Onu görmüyordum ancak gülümsediğine bahse girebilirdim, zaten kuruş param kalmamıştı.

Doğrulduğumda bu sefer Erig benim önümde reveransını sergiledi, benim tavrımın aksine gayet ciddiydi. "Burada biri reverans yapmalıysa," dedi başını kaldırıp bana baktığı sırada. "O asla siz olmamalısınız, Sayın Elçim."

///^\\\

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.