Taşa dönse de dünya,
sönse gökte yıldızlar;
bazı aşklar ölmez,
efsane olur, yaşar.
O gece gökyüzü sustu.
Ne ay vardı tepede ne de yıldızların solgun ışığı. Sanki tanrılar, yeryüzünde olup bitecekleri görmek istememiş; göğün bütün kapılarını kapatmıştı.
Rüzgâr, dağın eteklerinden yükselip eski tapınakların sütunlarına çarpıyor, taşların arasından anlamı unutulmuş bir dilin fısıltılarını taşıyordu.
Sonra bir çan sesi duyuldu.
Tek.
Derin.
Ve gecenin içinden yankılanarak üç kez geri döndü.
Şehrin en yüksek yerinde, binlerce yıldır kimsenin ayak basmadığı tapınağın kapısı ağır ağır aralandı.
İçeride yalnızca bir kadın vardı.
Koyu renkli elbisesinin etekleri taş zeminde sürünüyor, boynunda taşıdığı gümüş mühür, ortada ay olmamasına rağmen belli belirsiz parlıyordu.
Kadın sunağın önünde durdu.
Karşısındaki taş levhaya baktı.
Levhanın üzerinde tek bir cümle vardı:
Uyandırılan aşk, beraberinde ölümü getirir.
Kadın gözlerini kapattı.
“Geç kaldım.”
Sesi, tapınağın soğuk duvarlarında kayboldu.
Tam o anda derinlerden bir ses yükseldi.
İnsan sesine benzemiyordu.
Ne erkekti ne kadın.
Ne yaşlıydı ne genç.
Sanki toprağın kendisi, yüzyıllardır sakladığı bir sırrı nihayet dile getiriyordu.
“Hayır.”
Kadın irkildi.
Ses yeniden duyuldu.
“Sen değil…”
Kısa bir sessizlik oldu.
“O geç kaldı.”
Kadının yüzündeki kan çekildi.
Yıllardır duymaktan korktuğu o isim, gecenin sessizliğinde yeniden yankılanmış gibiydi.
“O öldü.”
Taş duvarlar titredi.
Kadın istemsizce bir adım geri çekildi.
“Bin yıl önce öldü.”
Bu kez ses cevap vermedi.
Onun yerine tapınağın tam ortasında duran siyah taş çatladı.
Önce ince bir çizgi belirdi.
Ardından bir diğeri.
Çatlaklar çoğaldıkça taşın içinden ağır ve eski bir koku yayıldı.
Gül.
Islak toprak.
Ve kan.
Kadın nefesini tuttu.
Çünkü bu kokuyu tanıyordu.
Onu ilk kez gördüğü gece de aynı koku vardı.
Bin yıl önce…
Henüz krallıklar yıkılmamışken.
Tanrılar insanlara sırt çevirmemişken.
Ve iki insanın birbirini sevmesinin, yalnızca kendi hayatlarını değil, bütün bir dünyanın kaderini değiştirebileceğini kimse bilmiyorken.
Taş bütünüyle çatladı.
İçinden küçük, siyah bir yüzük düştü.
Kadın dizlerinin üzerine çöktü.
Yüzüğü iki avucunun arasına aldı.
İç kısmında, zamanın aşındıramadığı birkaç kelime vardı.
Seni bulacağım.
Kadının gözlerinden yaş süzüldü.
Çünkü bu söz ona ait değildi.
Ama o sesi hâlâ hatırlıyordu.
Sesini…
Gözlerini…
Ellerini…
Ve son gecelerini.
Yüzüğü göğsüne bastırdı.
“Sen sözünü tuttun.”
Sesi titriyordu.
Tapınağın dışında gök gürledi.
Dağın ardında ansızın beyaz bir ışık yükseldi.
Aynı anda şehirdeki bütün kandiller söndü.
Ve çok uzaklarda, insanların henüz fark etmediği bir yerde, bin yıllık bir mezar taşının üzerinde ince bir çatlak oluştu.
Toprak kıpırdadı.
Bin yıllık sessizlik bozuldu.
Çünkü bazı ölüler gömülmezdi.
Bazı sözler unutulmazdı.
Ve bazı aşklar…
Tanrılar tarafından bile öldürülemezdi.
İnsanlar birbirlerini yüzlerinden tanıdıklarını sanırlar.
Oysa bazı insanlar gözlerinden değil, sustukları yerlerden tanınır.
Bazı ruhlar vardır; başka bir ruha rastlayana dek kendilerindeki eksikliği fark etmezler.
Ve bazı karşılaşmalar vardır ki kader, iki insanı birbirine yalnızca âşık etmek için değil, birbirlerinde yitirdikleri parçayı buldurmak için yollarını kesiştirir.
HADES & HERA
Hades, Hera’yı ilk gördüğünde onun güzelliğini fark etmedi.
Gözlerindeki yorgunluğu fark etti.
Herkes ona bir kraliçenin olması gerektiği gibi bakıyordu. Duruşundaki asalete, sözlerinin ağırlığına ve kimsenin karşısında eğilmeyen başına hayran kalıyorlardı.
Hades ise başka bir şey görüyordu.
Hera’nın geceleri, kimsenin görmediğini sandığı anlarda omuzlarını düşürdüğünü.
Herkesi korurken kendisini kimin koruyacağını hiç düşünmediğini.
Gücünün ardında ne kadar uzun zamandır yalnız kaldığını.
Belki de ilk kez, güçlü görünmenin insanı ne kadar yorabileceğini anladı.
Hera ise Hades’te yalnızca ölümün efendisini görmedi.
Sessiz bir adam gördü.
Varlığıyla bile insana güven veren, konuşmadığında dahi yanında bir sükûnet bırakan bir adam.
Hades’in sevgisi kelimelerde saklı değildi.
Birinin üşüdüğünü fark edip ateşi yakmasındaydı.
Birinin korktuğunu anlayıp tek bir soru sormadan yanında durmasındaydı.
Hera yıllarca herkese sığınak olmuştu.
Hades ise ona ilk kez sığınabileceği bir yer verdi.
Onların aşkı ateş gibi değildi.
Daha çok, gecenin ortasında sessizce yanan bir ocak gibiydi.
Kimsenin görmediği…
Ama kışın en sert gecesinde insanı hayatta tutan.
ATHENA & HECATE
Athena, Hecate’yi ilk gördüğünde onun ne kadar gizemli olduğunu değil, ne kadar yalnız olduğunu fark etti.
Hecate gecenin dilini biliyordu.
Ay ışığının altında söylenmeyen sözleri duyuyor, insanların sakladığı korkuları yüzlerine bakmadan hissediyordu.
Athena ise dünyayı anlamak için akla güvenmişti.
Savaşları stratejileriyle kazanmış, krallıkları zekâsıyla korumuştu.
Fakat Hecate’nin yanında ilk kez, aklın ulaşamadığı bir sınırın varlığını kabul etmek zorunda kaldı.
Hecate ona şunu öğretti:
Her şey bilinemezdi.
Bazı gerçekler yalnızca hissedilirdi.
Athena ise Hecate’ye başka bir şeyi hatırlattı:
Sezgi bir yol gösterebilirdi.
Fakat o yolun sonunda hangi adımın atılacağına karar vermek yine iradeye kalırdı.
Biri karanlığı tanıyordu.
Diğeri karanlığın içinde yol bulmayı biliyordu.
Bu yüzden birbirlerini tamamladılar.
Athena, Hecate’nin sonsuz ihtimaller arasında kaybolmasını engelledi.
Hecate ise Athena’ya her cevabın bir kitapta, her gerçeğin bir hesapta bulunamayacağını gösterdi.
Ve zamanla ikisi de aynı şeyi anladı:
İnsanın ihtiyacı olan kişi, kendisine benzeyen değil…
Kendisinde eksik olanı taşıyan kişiydi.
OIDIPUS & DIANA
Oidipus, Diana’ya ilk baktığında onun özgürlüğünü gördü.
Diana ise Oidipus’un gözlerinde taşıdığı mahkûmiyeti.
İkisinin de kaderle arası iyi değildi.
Ama kaderle savaşma biçimleri birbirinden farklıydı.
Oidipus cevap arıyordu.
Kim olduğunu, neden böyle bir hayata mahkûm edildiğini, geçmişinin hangi günahın bedelini taşıdığını bilmek istiyordu.
Diana ise cevapların her zaman insanı özgürleştirmediğini biliyordu.
Bazen insan geçmişini öğrenerek değil…
Geçmişinin onu tanımlamasına izin vermeyerek özgürleşirdi.
Diana, Oidipus’a bunu öğretti.
Oidipus ise Diana’ya başka bir şeyi verdi.
Kalabalıkların arasında bile insanın kendisini ne kadar yalnız hissedebileceğini bilen birinin sessiz anlayışını.
Diana herkesten kaçabilirdi.
Ama Oidipus’un yanında kaçmak istemedi.
Çünkü Oidipus onu bir tanrıça olarak değil, yalnızca Diana olarak görüyordu.
Belki de ilk kez biri onun gücüne değil, yorgunluğuna bakmıştı.
Bu yüzden birbirlerine tutundular.
Oidipus Diana’dan özgürlüğü öğrendi.
Diana ise Oidipus’tan kalmayı.
Ve ikisi de sonunda aynı şeyi anladı:
İnsan, kendisini tamamlayan kişiyi bulduğunda değişmek zorunda değildir.
Bazen yalnızca…
Yıllardır eksik olan yanının nerede olduğunu hatırlar.
BEN AELIA
Ben Aelia.
En azından bana verilen isim bu.
Kim olduğumu sorduğunuzda size annemin anlattığı hikâyeyi anlatabilirim.
Denizin kıyısında yaşayan sıradan bir ailenin kızı olduğumu…
Babamın öldüğünü…
Annemin ise ben daha çocukken sustuğunu…
Bana anlatılan hikâye buydu.
Uzun yıllar buna inandım.
Ta ki o geceye kadar.
Artık hiçbirine inanmıyorum.
Çünkü sıradan insanların rüyalarında ölü tanrılar konuşmaz.
Sıradan insanların ellerinde bin yıllık yüzükler uyanmaz.
Ve sıradan insanlar, daha önce hiç görmedikleri bir tapınağa girdiklerinde oranın taşlarını hatırlamaz.
Ben o gece tapınağın ortasında dururken, önümde çatlayan taşa bakıyordum.
Bacaklarım istemsizce titredi.
Bir adım geri çekildim.
Sonra bir adım daha.
İrkildim.
Çünkü taşın içinden çıkan şey yalnızca bir yüzük değildi.
Onu tanıyordum.
Nereden tanıdığımı bilmiyordum.
Ama tanıyordum.
Elimi uzattım.
Parmaklarım yüzüğe değdiği anda zihnimde bir ses yankılandı.
Bir erkeğin sesi.
Derin.
Sakin.
Ve korkutucu derecede tanıdık.
“Aelia.”
Nefesim kesildi.
Kimse bana o isimle seslenmemişti.
Yıllardır.
Belki de…
Hiç.
Yüzüğü elimden düşürdüm.
Taş zemine çarptığında çıkan ses, tapınağın duvarlarında uzun süre yankılandı.
Ve o anda anladım.
Ben bu tapınağa ilk kez gelmiyordum.
Bu taşları daha önce görmüştüm.
Bu karanlığı daha önce yaşamıştım.
Bu sesi daha önce duymuştum.
Ama nerede?
Ne zaman?
Ve neden hatırlayamıyordum?
Tam o sırada önümde bir gölge belirdi.
İnsan biçimindeydi.
Ama insan değildi.
Gözlerimi ondan ayıramadım.
“Sen kimsin?”
Gölge cevap vermedi.
Yalnızca bana baktı.
Ve onun gözlerinde kendi yüzümü gördüm.
Ama yaşlıydım.
Çok yaşlı.
Sanki yüzümde bir ömür değil, bin yıl taşınıyordu.
Sonra gölge kayboldu.
Ben ise olduğum yerde kaldım.
O gece hayatımın bana anlatıldığı gibi olmadığını öğrendim.
Tanrılar gerçekten vardı.
Ölüler gerçekten geri dönebiliyordu.
Ve kader…
İnsanların sandığı gibi gelecekte yazılmış bir şey değildi.
Bazen kader, geçmişte unutulmuş bir sözün yeniden hatırlanmasıydı.
Ben Aelia.
Ve bu, yalnızca benim hikâyem değil.
Bu, benden çok önce başlayan bir aşkın hikâyesi.
Ben yalnızca onun son tanığıyım.
Ya da belki…
Bin yıl önce yarım kalan hikâyenin yeniden yaşayan tarafıyım.