İçeriğe geç

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 8 · 14 dk okuma

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 8

Buzdan Bir Yabancı

Saatler geçmiş, Eisengard’ın üzerine zifiri bir karanlık çökmüştü. Alessa, odadaki şöminenin başında öfkeyle oturmuş, intikam planları yaparken kule kapısının kilidi yeniden gıcırdadı. Ancak içeri giren Dante değil, ellerinde ağır kumaşlar, gümüş tepsiler ve sıcak su kovaları taşıyan üç kadın hizmetçiydi.

Başlarındaki yaşlıca hizmetçi öne çıkarak eğildi. "İyi akşamlar, Leydi Alessa," dedi soğuk ama saygılı bir sesle. "Prens Dante’nin emriyle geldik. Bu akşam kraliyet salonunda büyük bir akşam yemeği verilecek ve sizin de katılımınız bekleniyor. Hazırlanmanıza yardım etmemiz istendi."

Hizmetçiler yatağın üzerine güney kumaşlarına hiç benzemeyen, Eisengard’ın ağır, gümüş işlemeli, koyu yeşil ve kürk detaylı asil bir elbisesini bıraktılar. Alessa, yatağın üzerindeki elbiseye ve ardından kapıdaki muhafızlara baktı. Dante onu sadece kilitlemekle kalmamış, şimdi de kendi kurallarına göre oynayacağı bir vitrine çıkarmaya hazırlanıyordu.

Yaşlı hizmetçinin işaret ettiği iki genç kız, kürk detaylı ağır elbiseyi yatağın üzerine sererken Alessa bir adım geri çekildi. Kolları göğsünde düğümlenmiş, çenesi yukarıda, yeşil gözleri nefretle kısılmıştı.

"O şeyi asla giymeyeceğim," dedi Alessa, sesi kule odasının taş duvarlarında yankılanarak. "Gidin ve o barbara söyleyin, beni o salona zincirlerle de indirse üzerimde kendi kıyafetlerim olacak."

Yaşlı hizmetçi Helga, derin bir iç çekerek öne çıktı. Eisengard’ın sert kışlarında yaşlanmış yüzü, güneyli bir prensesin kaprisleriyle uğraşamayacak kadar yorgundu. "Leydi Alessa, Prens Dante’nin emirleri kesindir. Bu kıyafetler sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda bu akşam salonda kimin tarafında durduğunuzun da göstergesidir. Lütfen işimizi zorlaştırmayın."

"İşiniz beni ilgilendirmez!" diye çıkıştı Alessa, yatağa doğru yürüyüp elbiseyi sertçe kavrayarak. Ağır, gümüş işlemeli kumaşı hırsla yere fırlattı. "Ben onun saray maskotu değilim. Beni buraya zorla getirdi, hançerimi çaldı, üzerime muhafız dikti ve şimdi de beni kendi renklerine boyayabileceğini mi sanıyor? Ona itaat etmeyeceğim!"

Genç hizmetçiler korkuyla geri çekilirken, Helga yerdeki elbiseye bakıp başını iki yana salladı. "Kuzeyin kurallarını henüz bilmiyorsunuz, küçük leydi. Burada itaatsizliğin bedeli sarayınızdaki gibi sadece bir oda hapsi olmaz. Prens Dante sabrıyla tanınan bir adam değildir."

"O zaman gelsin ve o çok övündüğü sabrını benim karşımda denesin!" Alessa’nın sesi odada çınlarken, kapının dışındaki ağır kilit gürültüyle döndü. Tartışmanın sesleri koridora kadar ulaşmış olmalıydı ki, meşe kapı ardına kadar açıldı ve eşikte Dante belirdi.

Dante, yerdeki elbiseye ve ardından Alessa’nın meydan okuyan yüzüne bakarak haince gülümsedi. "Görüyorum ki güney kuşu kafesinde yine çırpınıyor," dedi, içeriye doğru ağır adımlarla yürürken.

Dante, eşikte durmuş, yerdeki elbiseye ve Alessa’nın öfkeden soluyan yüzüne bakarken alaycı gülümsemesini bozmadı. Odaya doğru iki ağır adım attı; çizmelerinin taş zemindeki tok sesi, odadaki gerilimi daha da tırmandırdı.

Bakışlarını Alessa'dan çekip köşede korkuyla bekleyen hizmetçilere çevirdi. "Helga," dedi, sesi pürüzsüz ama emrediciydi. "Elbiseyi bırakın ve çıkın. Muhafızlara da söyleyin, ben çıkana kadar kapıda çıt dahi duymayacağım."

Yaşlı hizmetçi hızla eğilerek selam verdi ve genç kızları da önüne katarak odadan telaşla çıktı. Ağır meşe kapı arkalarından kapandığında, kilit tıkırtısı bu kez içeriden, Dante’nin elinden geldi. Dante kapıyı bizzat kilitlemiş, anahtarı cebine atmıştı.

Oda bir anda sadece şöminenin çıtırtısıyla ve ikisinin nefes sesleriyle baş başa kaldı. Dante, üzerindeki siyah kürk pelerinini çözüp masanın üzerine bıraktı. Alessa ise şöminenin önünde, avını bekleyen bir kedi gibi tetikte bekliyordu. Sırtını duvara vermemişti; gururu onun geri adım atmasını engelliyordu.

"Beni buraya kilitleyip elbiselerle tehdit etmek bir prense yakışıyor mu, Dante?" diye tısladı Alessa, aralarındaki mesafeyi korumaya çalışarak.

Dante, Alessa’ya doğru yürümeye başladı. Adımları yavaş, acelesiz ama tamamen alanı domine eden bir kararlılıktaydı. "Seni tehdit etmiyorum, Alessa. Sana Eisengard’ın gerçeğini öğretiyorum," dedi ve tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Alessa adamın göğüs zırhından yansıyan şömine ateşini görebiliyordu.

Dante elini uzattı, Alessa hızla geri çekilmek istedi ama Dante onun çenesini yine o kaçınılmaz, sert ama bu kez garip bir şekilde acelesiz kavrayışıyla yakaladı. Başını yukarı kaldırıp yeşil gözlerine dik dik baktı.

"Yerdeki o kumaş parçası, bu akşam o salonda senin canlı kalmanı sağlayacak tek şey," diye fısıldadı Dante. Yüzü Alessa’nın yüzüne o kadar yakındı ki, Alessa adamın boynundaki, kendi açtığı incecik kırmızı kan sızıntısını görebiliyordu. Dante’nin bakışları bir anlığına Alessa’nın dudaklarına kaydı, ardından tekrar gözlerine döndü. "Babamın karşısına güneyin paçavralarıyla çıkarsan, seni bu kuleden canlı indirmezler. Benim kurallarıma göre oynayacaksın derken seni ezmeye çalışmıyorum, seni hayatta tutmaya çalışıyorum."

Alessa, çenesini tutan elin sıcaklığına ve Dante’nin bu boğucu yakınlığına rağmen gözlerini kaçırmadı. "Beni hayatta tutmak mı? Sen sadece elindeki oyuncağı koruyorsun, Dante. Ama bil ki, o salona o elbiseyle insem bile, gözlerim senin üzerinde olacak. İlk fırsatta o hançeri boynuna daha derin saplayacağım."

Dante’nin hoşuna giden tam olarak buydu; bu kadının kırılmayan, diz çökmeyen iradesi. Alessa’nın çenesindeki parmaklarının baskısını hafifletti ama elini tamamen çekmedi. Başparmağı, Alessa’nın alt dudağının kenarına hafifçe dokundu.

"Dene," diye mırıldandı Dante, tehlikeli bir meydan okumayla. "Ama önce o elbiseyi giy. Çünkü bu gece Eisengard, güneyin asiliğinin arkasında ne kadar büyük bir savaşçı saklandığını görecek."

Dante Alessa’yı serbest bıraktı, arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü. Cebinden anahtarı çıkarıp kilidi açarken, "Yarım saat sonra seni bizzat almaya geleceğim. Hazır ol," dedi ve odadan çıkıp kapıyı tekrar üzerine kilitledi. Alessa, odada tek başına kalırken yerdeki koyu yeşil elbiseye ve şöminenin parıltısına bakarak derin bir nefes aldı.

Meşe kapı Alessa’nın üzerine gıcırtıyla kapanıp kilitlendiğinde, odada sadece şöminenin çıtırtısı ve kendi öfkeli solukları kaldı. Dante’nin gitmeden önce dudak kenarına bıraktığı o küstah dokunuşun sıcaklığı hâlâ tenindeydi. Alessa tiksintiyle elinin tersini dudağına sürttü, sanki o adamın izini tamamen silmek istiyormuş gibi.

Yerde duran ağır kumaş yığınına baktı. Eisengard’ın koyu yeşil, gümüş işlemeli kadife elbisesi karların üzerinde bir düşman sancağı gibi serilmişti. Alessa ilk başta elbiseyi parçalamayı düşündü, fakat Dante’nin sözleri zihninde yankılandı: *"Babamın karşısına güneyin paçavralarıyla çıkarsan, seni bu kuleden canlı indirmezler."*

Bu bir tehdit değil, kuzeyin vahşi gerçekliğinin ta kendisiydi. Hayatta kalmak istiyorsa, bu gece güneyli bir prenses gibi değil, düşman zırhını kuşanmış bir savaşçı gibi hareket etmeliydi.

Alessa dişlerini sıkarak üzerindeki yırtılmış, çamurlu güney kıyafetlerini çıkardı. Hizmetçilerin bıraktığı sıcak suyla hızlıca temizlendikten sonra, o ağır yeşil elbiseyi üzerine geçirdi. Kumaş, güneyin ipekleri gibi narin değil, zırh kadar kalın ve ağırdı. Yakasındaki ve kollarındaki gri kürkler tenini acımasızca sararken, elbiseyi göğsünde tutan gümüş broşu fark etti: Eisengard’ın simgesi olan hırçın bir kurt başı.

Odanın köşesindeki boy aynasının karşısına geçtiğinde, karşısındaki silueti tanımakta zorlandı.

Aynadaki kadın, Valoria saraylarının neşeli, etrafına ışık saçan prensesi değildi. Saçları sıkıca arkada toplanmış, yüz hatları günlerin yorgunluğu ve dinmeyen öfkesiyle keskinleşmişti. Elbisenin koyu yeşili, yeşil gözlerindeki o hırçın parıltıyı daha da belirginleştirmişti. Dudağının kenarında, Dante ile ettiği kavgadan kalan küçük, patlamış bir yara izi vardı. Boynunda ise Dante'nin boynundan sızan kanın hayali lekesi duruyor gibiydi.

"Beni kendilerinden biri yapamayacaklar," diye fısıldadı Alessa kendi yansımasına bakarak. Parmakları elbisenin kalın kumaşını sıktı. "Bu elbiseyi giyiyor olmam, onların kurallarına teslim olduğum anlamına gelmez. Sadece oyunlarını kurallarına göre oynayacağım."

Aynanın önünden çekilip şöminenin karşısında, odanın içinde adımlamaya başladı. Sol bileğindeki sızı, elbisenin ağırlığıyla daha da belirginleşmişti ama adımlarını dik ve sarsılmaz tutmaya zorladı kendini. Her kilit sesinde, kapıya doğru keskin bir bakış fırlatıyordu.

Dante’nin bizzat geleceğini söylediği o yarım saat, Alessa için bir asır gibi geçti. İçindeki öfke yatışmamış, aksine dar bir kapta sıkışan gaz gibi patlamaya hazır hale gelmişti. Bu gece o büyük salona inecekti; esir alınmış aciz bir kurban olarak değil, Eisengard’ın kalbine sızmış en tehlikeli düşman olarak.

Tam o sırada, koridordan gelen ağır çizme sesleri sessizliği böldü. Sesler kapının önünde durdu ve kilit büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Alessa çenesini dikleştirdi, omuzlarını geriye attı ve kapıya doğru döndü. Kurt, avını almaya geliyordu.

Ağır meşe kapının kilidi büyük bir gürültüyle döndü ve kapı yavaşça geriye doğru açıldı. Dante, eşikte belirdiğinde üzerindeki savaş zırhını çıkarmış, yerine Eisengard asillerine yaraşır gümüş işlemeli siyah bir tunik ve omuzlarına dökülen geniş bir kürk pelerin giymişti.

İçeriye doğru bir adım attı ve bakışları doğrudan şöminenin kızıl ışığı altında bekleyen Alessa’ya kilitlendi. Dante, adımlarını aniden kesti.

Gözleri, Alessa’nın üzerindeki koyu yeşil kadife elbisenin kıvrımlarında, göğsündeki gümüş kurt başı broşunda ve en son sıkıca toplanmış saçlarının açığa çıkardığı zarif boynunda gezindi. Alessa, güneyin kırılgan bir çiçeği olmaktan çıkmış, Eisengard’ın sert taşlarına uyum sağlayan tehlikeli bir kış kraliçesine dönüşmüştü. Dante'nin koyu renk gözlerinde saniyeler süren, nadiren görülen bir duraksama ve derin bir hayranlık belirdi. Ancak bunu hızla gizleyip o bildik, alaycı maskesini yüzüne geçirdi.

"Görünüşe göre Eisengard’ın kurtları, güneyin asil kuşuyla o kadar da kötü durmuyor," dedi Dante, sesindeki pürüzlü tını odayı doldururken. Yavaş adımlarla Alessa’ya doğru ilerledi. "Kumaşı yırtıp muhafızlarıma saldırmanı bekliyordum. Beni şaşırttın, Alessa."

Alessa, adamın yaklaşmasına rağmen milim kıpırdamadı. Çenesi yukarıda, yeşil gözleri adeta birer zehirli ok gibi Dante’ye dikilmişti. "Seni şaşırtmak için giymedim bu paçavrayı," dedi, sesi buz gibiydi. "Sadece bu gece o salonda beni öldürmek isteyecek babanın karşısına çıkarken, bana verdiğin sözü unutturmamak için giydim. Bu elbise benim teslimiyetim değil, senin bana olan borcunun nişanesidir."

Dante, Alessa’nın tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe kapandığında, Alessa’nın üzerindeki hafif parfüm kokusuyla odanın çam kokusu birbirine karıştı. Dante, elini yavaşça kaldırıp Alessa’nın yakasındaki gri kürke dokundu, parmak uçları genç kadının tenine değecek kadar yakındı.

"Borç mu?" diye mırıldandı Dante, gözlerini Alessa’nın gözlerinden ayırmadan. "Eisengard’da kimse bir esire borçlu kalmaz, prenses. Hele ki o esir sabahki gibi kuralları çiğneyerek hile yaptıysa."

"Hileyi sen yaptın!" Alessa öfkeyle geri çekilerek Dante’nin elini sertçe itti. "Hançeri aldım, boğazına dayadım! Sen sözünü tutmayan bir korkaksın."

Dante, elinin itilmesine kızmak yerine hafifçe güldü. "Sözümü tuttum. Yaşıyorsun ve bu akşam o masada bir esir gibi zincirlenerek değil, benim yanımda, bir leydi gibi oturacaksın. Babamın karşısında sağ kalmanın tek yolu bu."

Dante, kolunu hafifçe kırarak Alessa’ya uzattı. "Şimdi, o asil öfkeni biraz dizginle ve koluma gir. Büyük salona iniyoruz. Unutma, orada atacağın her yanlış adım, seni benim bile kurtaramayacağım bir zindana götürür."

Alessa, Dante’nin uzattığı kola tiksintiyle baktı. Oraya dokunmak bile canını yakıyordu ama salona tek başına, korumasız bir av gibi girmektense bu şeytanla yürümek zorundaydı. Elini, Dante’nin sert parmaklarının üzerine, adeta bir kılıç kabzası tutar gibi öfkeyle yerleştirdi.

"Eğer o salondan sağ çıkarsam," diye fısıldadı Alessa, kapıya doğru yürürlerken. "Seni kendi ellerimle yok edeceğim, Dante."

Dante, kapıyı açarken Alessa’ya yandan tehlikeli bir bakış attı. "Eğer o salondan sağ çıkarsan, prenses... Bunu yapmana bizzat izin vereceğim."

Kalenin devasa meşe kapıları, iki muhafızın ağır hamlesiyle iki yana doğru açıldığında, içeriye keskin bir et ve şarap kokusuyla birlikte yüzlerce meşalenin isi yayıldı. Eisengard’ın büyük salonu, güneyin altın varaklı, yüksek tavanlı saraylarına hiç benzemiyordu. Burası taştan oyulmuş, duvarlarında asılı kurt postları ve baltalarla bezeli, adeta devasa bir mağarayı andıran karanlık ve tekinsiz bir güç merkeziydi.

Dante’nin koluna giren Alessa, adımlarını her şeye rağmen dik tuttu. Salondaki onlarca asil, savaşçı ve muhafız, kapının açılmasıyla birlikte bakışlarını bu tuhaf çifte çevirdi. Güneyli bir prensesin üzerindeki Eisengard yeşili kadife elbise, salonda buz gibi bir fısıltı dalgasına yol açtı.

Salonun en ucunda, basamaklarla yükseltilmiş bir platformun üzerinde, Eisengard Kralı Gustav tahtında oturuyordu. Yaşlı kral, tıpkı oğlu Dante gibi iri yarı, kır saçlı ve yüzünde yılların savaşlarından kalma derin yara izleri taşıyan heybetli bir adamdı. Elindeki gümüş kadehi yavaşça masaya bıraktı ve keskin, gri gözlerini merdivenleri çıkan ikiliye dikti.

Dante, Alessa’yı platformun tam önünde durdurdu ve babasına doğru hafifçe başını eğdi. "Kralım," dedi Dante, sesi salondaki fısıltıları anında bıçak gibi kesti. "Size Valoria’nın esir düşen prensesi Alessa’yı getirdim. Eisengard’ın renklerini kuşanmış olarak huzurunuzda."

Kral Gustav, oturduğu tahtta öne doğru eğildi. Bakışları Alessa’nın üzerinde adeta bir kırbaç gibi gezindi; üzerindeki elbiseyi, göğsündeki gümüş kurt broşunu ve en son dudağının kenarındaki o taze yara izini inceledi.

"Dante," dedi Kral Gustav, sesi salonun taş duvarlarında gürledi. "Güneyli bir esirin bizim renklerimizi giymesi, onun kalbinin de buralı olduğu anlamına gelmez. Bu kadın bir Valoria asili. Kanında ihanet ve zayıflık var. Onu neden zindanda çürütmek yerine bu şerefli sofraya çıkardın?"

Alessa, Dante’nin konuşmasına fırsat vermeden öne doğru bir adım atmak istedi ama Dante’nin elindeki ani baskı onu yerinde tuttu. Dante, babasına bakarak soğuk bir tebessüm kondurdu yüzüne.

"Çünkü o sıradan bir esir değil, baba," dedi Dante, sesinde gizli bir gurur tınısıyla. "Bu hatun sabah antrenman meydanında benim bile gardımı düşürmeyi başardı. Boynumdaki bu iz, onun hırçınlığının kanıtıdır. Eisengard zindanları korkaklar içindir, savaşçılar için değil. Onu kulemde tutuyorum çünkü güneyin planlarını öğrenmek için onun zekasına ihtiyacımız var."

Kral Gustav, oğlunun boynundaki kırmızı çizgiye baktı, ardından Alessa’nın meydan okuyan yeşil gözlerine. Salona derin, boğucu bir sessizlik çöktü. Herkes kralın vereceği infaz ya da kabul kararını bekliyordu. Sonunda yaşlı kralın yüzünde vahşi, memnun bir gülümseme belirdi.

"Bir kurdu yaralayan güney kuşu demek..." Gustav kadehini tekrar kaldırdı. "Pekâlâ. Masaya oturun. Ama unutma Dante; eğer o kuş kafesinden kaçacak olursa, boynunu koparacak olan benim."

Kral Gustav’ın onayının ardından Dante, Alessa’yı platformun hemen altındaki uzun, meşe ziyafet masasına doğru yönlendirdi. Salonun ağır havası, şarabın ve kızarmış etlerin kokusuyla iyice yoğunlaşmıştı. Dante, Alessa’yı kendi sağ yanına oturttu; bu hareket, salondaki tüm gözlerin bir kez daha genç kadına çevrilmesine yetti.

Masadakiler sıradan saray mensupları değil, kemikli yüzleri ve yara izleriyle Eisengard’ın kıdemli komutanları ve asil klan liderleriydi. Alessa, tabağına konan vahşi av etine dokunmazken, solunda oturan iri yarı, sakallı komutan Lord Beric kadehini masaya vurarak sert bir kahkaha attı.

"Demek Prens Aaron’ın elinden kaçan meşhur güney kuşu sensin," dedi Beric, gözlerini Alessa’nın gümüş kurt broşuna dikerek. "Üzerine bizim renklerimizi geçirmişsin ama tenin hâlâ güneyin güneşiyle yumuşak, leydi. Eisengard’ın kışı serttir; buralarda sadece kumaşlar değil, iradeler de sınanır. Valoria’da erkekleriniz şiir yazarken, biz burada baltalarımızı bileriz."

Masadaki birkaç asil bu sözler üzerine sırıttı. Dante, arkasına yaslanıp kadehini dudaklarına götürürken Alessa’ya yandan tebessüm eden bir bakış attı; müdahale etmeye niyeti yoktu, onun bu kurtlar sofrasında nasıl diş göstereceğini görmek istiyordu.

Alessa, Beric’in küçümseyici tavrına karşı istifini hiç bozmadı. Bakışlarını doğrudan yaşlı komutanın gözlerine dikti. "Valoria’da erkeklerimiz şiir yazar, doğru, Lord Beric," dedi, sesi pürüzsüz ama salondaki uğultuyu kesecek kadar netti. "Çünkü bizler medeniyeti inşa etmeyi bitireli yüzyıllar oldu. Ancak görüyorum ki Eisengard’da hâlâ sadece baltalarınızı bileyebiliyorsunuz; zira bir ülkeyi yönetmek için sadece kaba kuvvete değil, o baltayı ne zaman indireceğini bilecek bir akla da ihtiyaç vardır."

Masadaki gülüşmeler bıçak gibi kesildi. Beric’in yüzü öfkeden kızarırken, sağ tarafta oturan soğuk bakışlı Leydi Astrid araya girdi. "Zekadan bahsediyorsun, prenses," dedi Astrid, hançerinin ucuyla önündeki etten bir parça keserek. "Ama unuttuğun bir şey var. O çok övündüğün güney aklı, seni buraya, bizim soframıza bir esir olarak getirmekten başka ne işe yaradı? Şu an üzerinde taşıdığın o kurt broşu bile senin özgürlüğünün değil, bizim merhametimizin nişanesidir."

Alessa, Astrid’e doğru hafifçe eğildi. Yeşil gözleri şömine ışığında tehlikeli bir şekilde parıldıyordu. "Merhamet mi? Eğer Eisengard merhametle yönetilseydi, şu an bu masada oturuyor olmazdınız. Prens Dante beni buraya zayıflığımdan dolayı değil, güneyin sınırlarını tek bir hamleyle nasıl sarsabileceğimi gördüğü için getirdi. Boynundaki o taze iz, güneyin 'yumuşak' teninin bile buralarda ne kadar derin yaralar açabileceğinin kanıtıdır."

Sözler masada adeta buz gibi çınladı. Kimse bir esirin, kralın ve prensin gözü önünde bu kadar pervasızca konuşabileceğini tahmin etmemişti.

Beric öfkeyle ayağa kalkmak üzereyken, Dante araya girdi. Kadehini masaya sertçe bırakarak Beric’i bakışlarıyla durdurdu. Dante’nin yüzünde, Alessa’nın tam da tahmin ettiği o hırçın, memnun ifade vardı.

"Yeter, Beric," dedi Dante, sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı. "Güneyli misafirimizin dilinin de en az elleri kadar keskin olduğunu bizzat tecrübe ettim. Eisengard’da cesareti severiz, öyle değil mi?"

Kral Gustav, oturduğu yüksek tahttan bu atışmayı izlemişti. Yaşlı kral kadehini havaya kaldırarak salona doğru gülümsedi. "Korkak bir esir görmektense, dişlerini gösteren bir düşman görmeyi yeğlerim," diyerek Alessa’ya gizli bir takdir sundu.

Alessa, masanın altından sıktığı yumruğunu yavaşça gevşetti. İlk raundu kazanmıştı ama bu karanlık salondaki gözlerin nefretini üzerine çekmek, buradaki savaşının sadece başlangıcıydı.

Alessa’nın asillerle girdiği söz düellosundan sonra masadaki gerilim yerini ağır bir uğultuya bıraksa da, genç kadının sağ tarafında hissettiği o boğucu varlık bir an bile azalmadı. Dante, asillerin öfkeli bakışlarını üzerinden savuşturmuştu ancak kendisi Alessa için çok daha büyük bir tehdit olarak orada duruyordu.

~~~

Yemek boyunca Dante tek bir kelime bile etmedi. Arkasına rahatça yaslanmış, bir elinde tuttuğu gümüş kadehi yavaşça çevirirken gözlerini Alessa’nın profilinden ayırmıyordu. Bu sessizlik, bağırıp çağırmaktan çok daha ağır bir baskı yaratıyordu genç kadının üzerinde. Dante’nin koyu renk gözleri, Alessa’nın her yutkunuşunu, gerilen çene kaslarını ve tabağına dokunmayan parmaklarını milim milim inceliyordu.

Alessa rahatsızlığını gizlemek için sol elini masanın üzerine koyduğunda, Dante aniden hareketlendi. İri, sıcak eli masanın altından uzanarak Alessa’nın dizinin hemen üzerine yerleşti. Parmaklarının kumaş üzerinden bile hissedilen sert baskısı, Alessa’nın sırtının dikleşmesine neden oldu.

Alessa başını hızla ona doğru çevirdi, gözlerinde ani bir öfke patlaması vardı. Dante ise salondaki diğer komutanlarla ilgileniyormuş gibi görünüyordu; yüzünde umursamaz bir ifade vardı ama bacağındaki eli, Alessa hareket etmeye çalıştığı an parmaklarını daha da sıkarak ona yerini hatırlatan görünmez bir kelepçeye dönüştü. *“Kımıldama ve rolünü oyna,”* diyordu bu sessiz baskı.

Dante ancak Alessa’nın pes edip derin bir nefes almasıyla elindeki baskıyı hafifletti ama geri çekmedi. Başparmağı, Alessa’nın dizinin üzerindeki kadife kumaşı yavaşça, neredeyse tehditkar bir şefkatle okşamaya başladı. Bu hareket, salondaki vahşi kalabalığın ortasında Alessa’ya tamamen kapana kısıldığını hissettiren psikolojik bir işkenceydi.

Yemeğin sonuna doğru Dante kadehini masaya bıraktı ve Alessa’ya doğru eğildi. Saçlarının arasından sızan nefesi, Alessa’nın kulak memesini yalayacak kadar yakındı. Salondaki gürültünün arasında sadece ikisinin duyabileceği bir ses tonuyla mırıldandı:

"Asillere karşı iyi iş çıkardın, prenses. Dişlerini göstermen hoşuma gidiyor." Dante’nin bakışları Alessa’nın patlamış dudağına kaydı, gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirdi. "Ama unutma; buradaki herkes senin etini kemirmek isteyen birer kurt. Benim masamda, benim elimin altında oturmadığın an, seni canlı canlı yerler. O yüzden o vahşi güneyli gururunu şimdilik sakla ve sadece bana odaklan."

Dante geri çekilirken masanın altındaki elini nihayet çekti ve ayağa kalktı. Alessa, bacağındaki o ağır baskının kalkmasıyla derin bir nefes alabildi ancak Dante’nin sessiz izleyişinin ve masanın altındaki o mutlak hakimiyetinin bıraktığı ürperti, Eisengard’ın dondurucu soğuğundan çok daha derine işlemişti.

Bölüm sonu

5 yorum