İçeriğe geç

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 5

Tutsak Şafak

Alessa’nın göz kapakları tamamen kapandığında, ormanın uğultusu da zihninde yavaşça silindi. Genç prenses, ağaç gövdesinin dibinde, koyu yeşil elbisesinin içinde adeta cansız bir heykel gibi hareketsiz yatıyordu. Kıvırcık bal sarısı saçları, nemli toprak ve yosunların üzerine dağılmıştı.

Saniyeler sonra, gölün karşı kıyısındaki çalılıklar yeniden hışırdadı. Alessa’yı dakikalardır bir avcı gibi izleyen o gizemli siluet, saklandığı gölgelerin arasından ağır adımlarla sıyrıldı. Üzerinde Valoria’nın sert iklimine uygun, deriden ve yabani hayvan kürklerinden yapılmış hırpani ama sağlam zırhlar vardı. Yüzünü gölgeleyen geniş kapüşonunun altından sadece keskin, soğuk bakışları seçiliyordu.

~~~

Yabancı adam, Alessa’nın bilincini yitirmiş bedeninin başında durdu. Bir süre onun nefes alıp verişini, ilacın kaslar üzerindeki etkisini inceledi. Tamamen savunmasız olduğundan emin olduktan sonra diz çöktü. İlk dikkatini çeken şey, Alessa’nın belindeki gizli bölmede parıldayan kabza oldu.

Büyük elleriyle hançeri kavrayıp çekti. Bu, Laszlo’nun ona sabah saatlerinde büyük bir tembihle verdiği o ünlü tırtıklı çelik hançerdi. Adam, hançerin namlusundaki işçiliği ve keskinliği görünce hafifçe başını salladı; sıradan bir köylünün ya da basit bir kaçağın taşıyabileceği bir silah olmadığını anında sezmişti. Hançeri Alessa’ya geri vermek yerine, kendi zırhının iç kısmındaki gizli bir kına sokarak dikkatle sakladı. Alessa’nın en önemli güvencesi, henüz ilk engelde elinden alınmıştı.

Yabancı, Alessa’nın iki torba altınla dolu olan ağır deri heybesini yerden alıp kendi omzuna astı. Ardından, Alessa’nın hareketsiz bedenini hiç zorlanmadan, tek bir hamlede kucağına aldı. Beyaz elbise astarının uçları ve bal sarısı saçları, adamın kolları arasından aşağıya doğru süzülüyordu.

Göl kıyısındaki bu tekinsiz sessizlik yerini yeniden ayak seslerine bıraktı. Gizemli adam, kucağında taşıdığı prensesle birlikte arkasında hiçbir ayak izi bırakmamaya dikkat ederek patikadan saptı. Güneş ışığının neredeyse hiç uğramadığı, devasa sarmaşıkların ve kadim ağaç köklerinin yolu kapattığı Valoria’nın en balta girmemiş, en karanlık derinliklerine doğru ilerlemeye başladı.

Alessa, rüyasız ve karanlık bir uykunun kollarında bilinmez bir kadere doğru taşınırken, orman sırrını bir kez daha yuttu.

~~~

Zihni yavaş yavaş berraklaşırken, Alessa’nın ilk hissettiği şey altındaki kaba ahşap yatağın sertliği ve tenini tırmalayan kürk battaniyeler oldu. Gözlerini açtığında karşısında sarayın mermer tavanı değil, isli ve eski çam kütüklerinden yapılmış alçak bir tavan duruyordu.

​Panikle yerinden doğruldu ve üzerini kontrol etti. Koyu yeşil elbisesi ve pelerini gitmişti; sadece Leyla’nın verdiği o ince, beyaz elbise astarıyla kalmıştı. Çıplak omuzları odanın soğuk havasıyla ürperdi.

​Oda küçük, loş ve döküntüydü. Duvardaki çatlaklardan sızan zayıf sabah ışığı, içerideki dağınıklığı aydınlatıyordu: duvara asılmış kurutulmuş otlar, köşede yığılı odunlar ve bir köşede duran kırık dökük ahşap bir tabure...

​Alessa, uyuşukluğundan sıyrılarak yataktan indi. Ayakları soğuk toprak zemine değdiğinde titredi. Odada başka bir yatak ya da eşya yoktu, sadece ağır bir koku hâkimdi: reçine, is ve yaban hayatı...

​Hızla odanın içindeki tek çıkış kapısına yöneldi. Kapı kilitliydi ama ahşap panellerin arasından dışarıyı görebiliyordu. Gördüğü tek şey, ormanın derinliklerindeki ağaçların gölgeleriydi. Başka bir çıkış ararken, odanın diğer köşesindeki küçük bir pencereye yöneldi. Pencere çok küçüktü ve sadece gökyüzünü gösteriyordu.

​Çaresizlikle etrafı incelerken, kapının arkasından ayak sesleri duymaya başladı. Sesler yaklaşıyordu ve Alessa'nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Kapıyı açmaya çalışan elin sesini duyduğunda, panik içinde yatağa geri döndü ve kürk battaniyeleri üzerine çekti. Gözlerini kapattı ve uyuyormuş gibi davranmaya başladı. Kalbi hala hızla çarpsa da, solunumunu düzenlemeye çalıştı ve adamın odada olmasını bekledi.

Kapının paslı menteşeleri büyük bir gürültüyle gıcırdadı ve içeriye ormanın o soğuk, nemli havasıyla birlikte ağır ayak sesleri doldu. Alessa, kürk battaniyenin altında nefesini olabildiğince düzene sokmaya çalışırken, kalbinin göğüs kafesini döven sesi odada yankılanacak diye ödü kopuyordu.

Gelen adam odanın ortasına doğru ilerledi. Elindeki ağır bir şeyi —muhtemelen su dolu bir kovayı veya avladığı bir hayvanı— ahşap masanın üzerine bıraktı. Ardından adımları yatağa doğru yöneldi. Toprak zemine basan ağır botların sesi tam başucunda durduğunda, Alessa her an bir saldırıya uğrayacakmış gibi tüm kaslarını sıktı. Belinde Laszlo’nun hançerini aradı ama boşluk hissi yüzüne bir tokat gibi çarptı; tamamen savunmasızdı.

"Gözlerini açabilirsin, Prenses," dedi adam. Sesi derin, pürüzlü ve Valoria dağlarının rüzgarları kadar sertti. "Sarayınızda size uyuma numarası yapmayı öğretmişler ama nefesinizi gizlemeyi öğretememişler. Bir ceset bile senden daha hareketli nefes alır."

Yalanının anında deşifre olduğunu anlayan Alessa, daha fazla küçük düşmemek için gözlerini hızla açtı ve yatakta dikleşti. Kıvırcık bal sarısı saçları omuzlarına dökülürken, üzerindeki ince beyaz elbise astarını korumak istercesine kürk battaniyeyi göğsüne kadar çekti. Yeşil gözlerinde korkudan ziyade, taht odasından miras kalan o gururlu ve öfkeli yangın vardı.

Karşısındaki adam, gölde onu izleyen siluetin ta kendisiydi. Yakından bakıldığında, taranmış saçları, temiz yüzüyle bir kraliyet adamını andırıyordu.. Kapüşonunu arkaya atmıştı; gür, koyu renk saçları vardı. Alessa'nın öfkeli bakışlarına karşılık adamın yüzünde sadece soğuk bir memnuniyet belirdi.

"Kimsin sen?" diye çıkıştı Alessa, sesinin titrememesine özen göstererek. "Kıyafetlerim nerede? Hançerim ve altınlarım nerede?"

Adam arkasını dönüp odanın köşesindeki kırık dökük ahşap tabureye oturdu. Masanın üzerindeki ahşap kaseden bir parça kurutulmuş et alıp çiğnemeye başladı. "Çok fazla soru, az teşekkür," dedi sakince. "Eğer o göle o damlayı bırakmasaydım ve seni buraya taşımasaydım, şu an Prens Aaron’ın atının arkasına bağlanmış, güneye doğru sürükleniyor olurdun."

Alessa irkildi. "Göldeki zehir... Beni bayıltan sendin. Aaron'ın adamı mısın?"

"Aaron mu?" Adam alaycı bir şekilde güldü, sesi odanın isli duvarlarında yankılandı. "Güneyli prenslere hizmet edecek kadar alçalmadım henüz. O damla seni öldürmedi, sadece Aaron’ın tazıları göl kenarına ulaştığında seni tamamen görünmez kıldı. Kokun ve ısın kayboldu. Onlar seni ararken ben seni çoktan bu dağ kulübesine getirmiştim."

Gözlerini Alessa’nın üzerindeki beyaz astara çevirdi. "Kıyafetlerin kuruyor. Altınların ve o süslü kaçakçı hançerin ise bende güvende. Valoria’da hiçbir şey bedava değildir, prenses. Hayatının karşılığı olarak o iki kese altın artık benim."

Alessa dişlerini sıktı. Altınları kaybetmek umurunda değildi ama Laszlo’nun hançeri onun özgürlük nişanesiydi. "Hançerimi geri ver," dedi, yataktan çıkmak için hamle yaparak. "O altınlar senin olabilir ama o silah benim."

Adam ayağa kalktı, boyu Alessa’nın üzerinde devasa bir gölge oluşturuyordu. "Hançeri hak etmen gerekecek," dedi kapıya doğru yürürken. Kapının sürgüsünü çekti ve Alessa’ya son kez baktı. "Şimdilik burada kalacaksın. Güçlerini tamamen geri kazanana kadar bu kulübe senin tek sığınağın. Ben avlanmaya gidiyorum, uslu durursan döndüğümde kıyafetlerini alabilirsin."

Kapı arkasından tekrar kilitlendiğinde, Alessa loş odada bir kez daha yalnız kaldı. Uyuşukluğu yavaş yavaş geçiyordu ve zihni çalışmaya başlamıştı. Altınları gitmişti, silahı elinden alınmıştı; ama Aaron’ı bir kez daha atlatmıştı. Şimdi bu yabancının elinden kurtulmanın ve Valoria'nın derinliklerine giden yolu bulmanın bir planını yapmalıydı.

~~~

Alessa kulübede yalnız kaldığında, zihni bir sonraki hamlesini planlamakla meşguldü. Ancak bu gizemli adam hakkında bilmediği çok önemli bir gerçek vardı: Karşısındaki adam sıradan bir Valoria avcısı değil, güney ittifakının ezeli düşmanı olan Kuzey Krallığı’nın Veliaht Prensi Dante’ydi. Dante, casusları sayesinde Alessa’nın saraydan kaçışını ve Prens Aaron’ı nasıl atlattığını en başından beri biliyordu. Alessa’yı koruması altına almasının sebebi sadece altınlar değil, güney krallığına karşı elinde tutabileceği en değerli koz olmasıydı; fakat Alessa’nın henüz bundan haberi yoktu.

~~~

Birkaç saat sonra kapının sürgüsü yeniden çekildi. Alessa oturduğu yataktan hızla doğrulup gözlerini kapıya dikti. Dante, kapüşonunu arkaya atmış, elinde henüz kanı üzerinde olan iki yaban kuşuyla içeri girdi. Kuşların boyunları bükülmüş, tüylerinden süzülen taze kan damlaları toprak zemine dökülüyordu.

Sarayın steril, parfümlü koridorlarında büyüyen ve önüne gelen her yemeğin en temiz haliyle sunulmasına alışkın olan Alessa, bu çiğ ve kanlı manzarayı aniden karşısında görünce içgüdüsel bir tiksintiyle çığlık attı. Eli havaya kalkarken yatağın köşesine doğru iyice sindi.

"Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı Alessa, yüzünü buruşturarak. "O kanlı şeyleri hemen gözümün önünden kaldır! Çık dışarıda hallet işini, çabuk defol!"

Bu sert ve buyurgan çığlık, Dante’nin adımlarının durmasına neden oldu. Elindeki ölülere ve Alessa’nın sadece beyaz bir elbise astarı içinde olmasına rağmen bir kraliçe gibi emirler yağdıran haline baktı. Güneyin bu nazlı ama hırçın prensesinin saray refleksleri ona inanılmaz komik gelmişti. Dudaklarının kenarında alaycı ve keyifli bir gülümseme belirdi.

"Bak sen şu işe," dedi Dante, kuşları Alessa’ya doğru hafifçe sallayarak. "Güneyin asil kuşu, iki küçük avı görünce yuvasından fırlayacak gibi oldu. Sarayınızda etler ağaçta mı yetişiyor prenses, yoksa tabağına gelene kadar canlı olduklarını unutuyor musun?"

Alessa öfkeden kıpkırmızı kesildi, kürk battaniyeyi üzerine daha sıkı çekerek dişlerini sıktı. "Sana dışarı çıkmanı söyledim! Benimle dalga geçmeyi bırak!"

Dante, onun bu çaresiz ama mağrur öfkesinden fazlasıyla keyif alsa da sınırları çok fazla zorlamak istemedi. Sonuçta Alessa'nın gücünü toplayıp ona güvenmesini sağlaması gerekiyordu. Sözünü ikiletmedi.

"Pekala, sakin ol," dedi Dante, ellerini havaya kaldırıp alaycı bir şekilde boyun eğerek. "Saray asaletini daha fazla zedelemeyelim. Dışarıda temizlerim. Ama bil ki Valoria’da karnını doyurmak istiyorsan, er ya da geç elini o kana bulamak zorunda kalacaksın."

Dante, arkasını dönüp neşeli bir ıslık çalarak kulübenin ağır ahşap kapısından dışarı çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Alessa ise odada kalan hafif kan kokusuna karşı burnunu tutarken, bu tuhaf adamın emirlerine bu kadar çabuk itaat etmesinin şaşkınlığını yaşıyordu. Arkasındaki büyük sırrı bilmeden, onunla yaşayacağı bu zoraki ortaklığın ilk sert kuralları koyulmuştu.

~~~

Yaklaşık bir saat sonra, kulübenin dışından gelen odun kırma ve hırçın bıçak sesleri yerini tanıdık bir sessizliğe bıraktı. Kapı sürgüsü yavaşça çekildiğinde, içeriye bu kez kan kokusu değil; taze pişmiş, odun ateşinde kızarmış yaban kuşunun ve dağ kekiklerinin iştah kabartan kokusu doldu.

Dante, iki ahşap tabak ve bir sürahi yaban mersini şarabıyla içeri adım attı. Alessa, yatağın köşesinde, kürk battaniyeye sarınmış halde onu izliyordu. Dante, Alessa’nın temizlik takıntısına gizli bir saygı göstermiş gibi, etleri tamamen temizlenmiş, nar gibi kızarmış ve ahşap oymalı temiz kasetlere yerleştirilmiş olarak getirmişti. Tabaklardan birini Alessa’nın oturduğu yatağın kenarına bıraktı, diğerini alarak odanın köşesindeki taburesine çekildi.

"Saray protokolüne uygun şekilde temizlendi ve pişirildi, prenses," dedi Dante, sesindeki o alaycı ama hafifletilmiş tonla. "Zehirli falan değil, rahatça yiyebilirsin. Gücünü toplaman gerek."

Alessa, kokunun cazibesine daha fazla dayanamayarak tabağa doğru uzandı. Küçük bir parça eti koparıp ağzına attığında, lezzetin derinliği karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Saray şeflerinin tonlarca baharatla bastırmaya çalıştığı o yapay tatların aksine, bu yemek tamamen doğanın içinden, saf ve güçlüydü.

"Teşekkür ederim," diye mırıldandı Alessa, gözlerini tabağından ayırmadan. "Ama bu durum hâlâ beni kaçırdığın ve eşyalarımı elinde tuttuğun gerçeğini değiştirmiyor."

Dante şarabından bir yudum aldı, gözleri odanın loş ışığında tehlikeli bir şekilde parıldıyordu. "Seni kaçırmadım, Alessa. Seni kurtardım. Aaron’ın sınır devriyelerini nasıl atlattığını, Yaban Arısı Hanı’nı nasıl birbirine kattığını kendi gözlerimle gördüm. Cesursun, bunu kabul ediyorum. Ama Valoria ormanları, güneyin entrikalarına benzemez. Burada hayatta kalmak için sadece bir hançer yetmez."

Alessa başını kaldırıp dik bir bakış fırlattı. "Benim adımı bildiğini zaten söylemiştin. Ama benim hakkımda bu kadar çok şeyi bilmen normal değil. Sadece sıradan bir Valoria avcısı mısın gerçekten?"

Dante hafifçe öne doğru eğildi, aralarındaki mesafe azaldığında Alessa onun omuzlarındaki asil duruşu ve bir avcıdan çok daha fazlası olduğunu gösteren o buyurgan havayı bir kez daha sezdi.

"Kim olduğumun şu an bir önemi yok," dedi Dante, sesini alçaltarak. "Önemli olan, senin güney ittifakını sarsacak kadar büyük bir tehlike olman. Aaron seni sadece gururu kırıldığı için aramıyor. Sen o saraydan çıktığın an, babanın tüm siyasi planları altüst oldu. Ve emin ol, o kibirli prens çok yakında bu dağların ardına, Valoria klanlarının topraklarına casuslarını salacak."

Alessa yemeğini bırakıp arkasına yaslandı. Karşısındaki bu tekinsiz adam, onun tüm zayıflıklarını ve gücünü saniyeler içinde analiz edebiliyordu. "Eğer Aaron buraya gelirse, beni ona satacak mısın?" diye sordu doğrudan.

Dante ayağa kalktı, boş tabağını masaya bıraktı ve kapıya doğru adımlarken Alessa'ya döndü. "Seni ona satsaydım, şu an bu sıcak kulübede yemek yemiyor olurdun. Yarın sabah kıyafetlerin kurumuş olacak. Ondan sonra ne yapacağına, güneyin o sahte parıltısına mı döneceğine yoksa Valoria'nın gerçek kışıyla mı yüzleşeceğine sen karar vereceksin."

Dante odadan çıkıp kapıyı kilitlediğinde, Alessa içindeki uyuşukluğun tamamen geçtiğini ve gücünün yerine geldiğini hissetti. Bu adam onun düşmanı değildi belki, ama dostu da sayılmazdı. Valoria'nın bu gizemli avcısıyla olan oyunu, her geçen saat daha tehlikeli bir boyuta ulaşıyordu.

~~~

Ertesi sabah kulübenin penceresinden sızan keskin dağ güneşi Alessa’nın gözlerini kamaştırdı. Yatakta doğrulduğunda, Dante’nin bir gün önceki sözlerini tuttuğunu gördü. Masanın üzerinde koyu yeşil elbisesi, ve pelerini temizlenmiş, kurutulmuş halde katlı duruyordu. Hemen yanında ise iki kese altın eksiksiz bir şekilde bırakılmıştı.

Ancak gözleri ne kadar arasa da o masada tek bir eksik vardı: Laszlo’nun emaneti olan o tırtıklı çelik hançer.

Alessa hızla kıyafetlerini üzerine geçirip hışımla ana odaya geçti. Dante, kapının önünde atların heybelerini kontrol ediyordu. Alessa doğrudan adamın karşısına dikildi.

"Altınları ve kıyafetleri vermişsin, güzel," dedi Alessa, sesini yükselterek. "Ama hançerim nerede? Onu orada göremedim."

Dante arkasını bile dönmeden, "Sana dün gece söyledim," dedi soğuk bir sesle. "O hançeri henüz hak etmedin. Şu an bir silaha ihtiyacın yok."

"O silah benim özgürlüğümün bedeli! Onu bana Laszlo verdi, hemen geri istiyorum!" diye ısrar etti Alessa, Dante'nin kolunu kavrayarak.

Dante aniden arkasını döndü, gözlerindeki ani öfke parıltısı Alessa’yı bir adım geri çekilmeye zorladı. "Yeter!" diye kükredi Dante, sesi ormanda yankılandı. "Sana hayır dediysem hayırdır, prenses! Sabrımı daha fazla zorlama ve hemen hazırlan. Yola çıkıyoruz."

Alessa dişlerini sıkarak arkasını döndü. Kendi kendine söylenerek, öfkeyle heybesini omzuna taktı ve Dante’nin hazırladığı kahverengi kısrağın üzerine bindi. Dante de kendi simsiyah atına atladı ve iki süvari, Valoria’nın sık ağaçlı patikalarından kuzeye doğru çılgınca bir hızla yol almaya başladı.

~~~

Saatler süren sessiz ve gergin yürüyüşün ardından, orman yavaşça seyrelmeye ve yerini devasa sarp kayalıklara, buzla kaplı dağ geçitlerine bırakmaya başladı. Alessa, güney ittifakının haritalarında bile olmayan bu tekinsiz coğrafyaya bakarken içindeki şüpheye daha fazla engel olamadı. Atını Dante’nin atının hizasına getirdi.

"Beni nereye götürüyorsun?" diye sordu, rüzgar bal sarısı saçlarını savururken. "Valoria’da kalmayacağımızı biliyorum. Niyetin ne?"

Dante atının dizginlerini hafifçe gevşetti ve Alessa’ya doğru baktı. Yüzündeki o gizemli avcı ifadesi tamamen silinmiş, yerini bir hükümdarın sarsılmaz ağırlığı almıştı.

"Seni kendi krallığıma götürüyorum, Alessa," dedi Dante, sesi dağ yankısında buz gibi çınladı. "Güney ittifakının yıllardır sınırlarına yaklaşmaya bile cesaret edemediği, kuzeyin sarsılmaz kalesi Eisengard’a."

Alessa’nın nefesi kesildi. Eisengard, babasının sarayında her zaman bir kabus gibi anlatılan, güneyin ezeli ve en büyük düşmanı olan kuzey krallığıydı.

"Eisengard mı?" diye fısıldadı Alessa, dehşetle. "Sen... Sen sıradan bir avcı değilsin."

Dante hafifçe gülümsedi ama bu kez alay etmek için değil, gerçeğin çıplaklığını göstermek içindi. "Değilim. Ben Eisengard’ın Veliaht Prensi Dante’yim, Alessa. Babanın ve o kibirli nişanlın Aaron’ın tahtını başlarına yıkmaya yemin etmiş olan o düşman prens tam karşında duruyor. Şimdi anlıyor musun hançerini neden geri vermediğimi? Benim krallığımda, benim misafirimsin."

Alessa, atının üzerinde donakaldı. Aaron’ın ellerinden kaçtığını sanırken, güney ittifakının en büyük düşmanının kollarının tam ortasına düşmüştü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.