İçeriğe geç

Gecenin Fısıltıları

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Gecenin Fısıltıları

Bölüm 4

Bölüm 4

İskelenin soğuk havası yüzüme çarparken, elimdeki lacivert kapaklı kitapla öylece kalakaldım. Adamın yok oluşu, sanki bir sihirbazlık numarası gibiydi. Kalabalığın içinde eriyip mi gitmişti, yoksa hiç var olmamış mıydı? Aklım almıyordu. Sadece o boş bank ve elimin ağırlığıyla hissettiğim kitap vardı. İçimdeki korku, yerini garip bir heyecana bırakmıştı. Bu, hayatımdaki en büyük macera mıydı? Yoksa bir oyun mu?

Hızla iskeleden uzaklaştım. Bir taksiye atlayıp direkt eve geldim. Şoförün çalan radyosundan bile neşeli bir şarkı geliyordu ama benim zihnim başka bir boyuttaydı. Kapıyı açar açmaz içeri daldım ve salonun ortasındaki sehpaya kitabı bıraktım. Loş ışıkta, lacivert kapağın üzerindeki altın rengi, silik harfler belirginleşti: “Gecenin Fısıltıları”. Sanki beni çağırıyordu, içindeki sırları fısıldar gibiydi.

Üzerimi bile değiştirmeden koltuğa oturdum, derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Kitaba uzandım, parmaklarım kapağının üzerinde gezinirken soğukluğunu hissettim. Eskimişti, yıpranmıştı, kenarları bükülmüştü. Sanki binlerce elden geçmiş, binlerce sırrı içinde saklamış gibiydi. Bir an tereddüt ettim. İçinde ne bulacaktım? Bir şifre mi? Bir talimat mı? Yoksa sadece anlamsız yazılar mı?

Sayfayı çevirdim. Kitapta bölüm başlıkları ya da normal bir roman gibi bir giriş yoktu. İlk sayfa, mürekkebi hafif dağılmış, el yazısıyla yazılmış gibi duruyordu. Satırlar birbirine yakın, harfler küçük ve zarifti. Sanki özel olarak bana yazılmıştı.

"Sevgili okuyucu, eğer bu kitabı elinde tutuyorsan, o zaman doğru yoldasın. Seni buraya getiren her ne ise, bil ki o, kaderinin bir parçası. Bu kitap, sadece bir hikaye kitabı değil. O, bir yolculuğun başlangıcı. Bir labirent. Ve sen, bu labirentte yolunu bulmak zorundasın. Her bir sayfa, sana yeni bir kapı aralayacak. Her bir cümle, bir sonraki adımı fısıldayacak. Ama unutma, fısıltılar aldatıcı olabilir. Doğruyu yanlıştan ayırmak senin içgüdülerine kalmış."

Nefesimi tuttum. Bu giriş bile sıradan değildi. Sanki kitap benimle konuşuyordu. İçime hem korku hem de müthiş bir merak doldu. Sayfayı çevirdim. İkinci sayfada yine el yazısıyla devam ediyordu. İlk başta anlamlandıramadığım, rastgele gibi görünen kelimeler, sayılar ve semboller vardı. Sanki bir bulmacaydı. Beynim hızla çalışmaya başladı. Bu benim reklamcılık sektöründeki çözümleme yeteneklerimi kullanmamı gerektirecek bir şey miydi?

Sayfalarda ilerledikçe, bazı kelimelerin altının çizildiğini, bazı sayıların daire içine alındığını fark ettim. Bunlar ipuçları olmalıydı. İlk sayfadaki metin, sanki bir anahtardı. İçgüdülerime güvenmem gerekiyordu. Saatler geçti, ben kitabı çözmeye çalıştım. Ofiste hiç bu kadar konsantre olmamıştım. Kahvemi yeniledim, not defterimi çıkardım. Altı çizili kelimeleri, daire içine alınmış sayıları yan yana yazdım. "İstanbul," "Gece," "Köprü," "Üç," "Işık," "Yedi," "Fısıltı," "Kapı…"

Birkaç saat sonra, yorgunluktan gözlerim kapanacak gibi olsa da, zihnimdeki ışık aniden parladı. Sanki tüm bu kelimeler bir yapbozun parçaları gibi yerine oturdu. Altı çizili kelimeler bir hikaye anlatıyordu: İstanbul'da geceleri köprünün altından geçen, üç ışıklı bir tekne. Daire içine alınmış sayılar ise bir zamanı işaret ediyordu: gece 03:00.

Bunun bir sonraki görev olduğunu anladım. Bir tekneye binmem gerekiyordu. Gece 03:00'te. Köprünün altından geçen. Hangi köprü? İstanbul’da üç büyük köprü vardı. Fatih Sultan Mehmet, Boğaziçi ve Yavuz Sultan Selim. Bu kısım biraz belirsizdi ama kitaptaki ipuçları sanki en bilindik olanı, yani Boğaziçi Köprüsü'nü işaret ediyordu.

Sabaha karşı saat dörde geliyordu. Kitabı kapatıp masanın üzerine bıraktım. Çözümlemem beni hem yormuş hem de inanılmaz derecede heyecanlandırmıştı. Yarın, ya da bu gece daha doğrusu, gece 03:00'te bir tekneye binecektim. Nereye gittiğini bilmediğim, neden orada olmam gerektiğini bilmediğim bir tekneye. Bu tam anlamıyla delilikti. Ama o monoton hayatımdan çıkmak için attığım ilk somut adımdı.

Yatağa girdim ama uyumak imkansızdı. Zihnimde sürekli o adamın sesi, kitabın sayfalarındaki el yazıları ve "Gecenin Fısıltıları" kelimesi dönüyordu. Bu fısıltılar beni nereye götürecekti? Belki de beni daha büyük bir tehlikeye sürüklüyordu. Ama artık geri dönüş yoktu. İçimdeki o sıkılmış Selma, yerini meraklı, maceraperest birine bırakmıştı sanki.

Sabah alarm çaldığında, gözlerimi zar zor açtım. İş günüydü. Ajansa gitmek zorundaydım. Toplantılar, sunumlar, o anlamsız brief’ler… Her şey daha da anlamsız geliyordu şimdi. Sanki iki ayrı hayat yaşıyordum. Biri, herkesin gördüğü sıkıcı ve sıradan Selma, diğeri ise gizemli fısıltıların peşinden giden cesur Selma.

Gün boyu ofiste sürekli saate baktım. Gece 03:00. Nasıl bir tekne olacaktı? Beni nasıl tanıyacaklardı? Yanımda ne götürmem gerekiyordu? Bu sorular zihnimi kemiriyordu. Öğle yemeğinde Aylin, "Selma, yine daldın gittin. Hayırdır, aşık falan mı oldun yoksa?" diye takıldı. Ona hiçbir şey anlatamazdım. Sadece gülümsedim. "Yok canım, işler yoğun, kafam şişti."

Akşam iş çıkışı, otobüsle eve gelirken yolda sürekli Boğaziçi Köprüsü’ne baktım. O ışıklı, devasa yapı, bana bir sırrı fısıldar gibiydi. Bu gece, altından geçeceğim o köprü, benim için sıradan bir yapı olmaktan çıkıp, yeni bir dünyanın kapısı haline gelecekti.

Eve gelir gelmez üzerime siyah, rahat bir şeyler giydim. Çantama biraz para, telefonum ve “Gecenin Fısıltıları” kitabını koydum. Hava kararmış, şehir uykuya dalmaya başlamıştı. Saate baktım: 02:00. Bir saatim vardı. Hızla evden çıktım. Taksiyi durdurdum. "Boğaziçi Köprüsü'nün Anadolu Yakası ayağına," dedim. Şoför şaşkınlıkla bana baktı. "Bu saatte mi abla? Orada ne işin var?" "Bir arkadaşımı alacağım," diye geçiştirdim.

Taksi ilerledikçe, kalbim daha da hızlanıyordu. Köprüye yaklaştıkça, aşağıda, deniz seviyesinde yanıp sönen küçük bir ışık gördüm. Bu bir tekne miydi? Yoksa sadece bir balıkçı teknesi mi? Yaklaştıkça ışık belirginleşti. Küçük, eski görünümlü bir tekneydi. Ve evet, üzerinde sadece üç tane ışık yanıyordu. Tam olarak kitapta anlatıldığı gibi.

Taksiden indim, şoförün tuhaf bakışlarını umursamadan hızla iskeleye doğru yürüdüm. Tekne tam iskelenin ucunda duruyordu. Motoru sessizce çalışıyordu. İçeride kimse görünmüyordu. Tercihli yolcuyu bekler gibi duruyordu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Bir an duraksadım. Geri mi dönseydim? Bu çok saçmaydı. Belki de birileri benimle alay ediyordu. Ama içimdeki o ses, "İlerle Selma," diye fısıldıyordu.

Teknenin kenarına kadar yürüdüm. Üzerinde sadece birkaç ip vardı, kenarları ahşap ve eskiydi. Tam bu sırada teknenin içinden, karanlıkta belli belirsiz bir silüet belirdi. Uzun boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Yüzü seçilmiyordu. Elini bana doğru uzattı.

“Selma Hanım?” dedi, sesi boğuktu ama bu sefer telefondaki o ilk ses değildi. Bu, daha genç, daha güçlü bir sesti. "Bekliyorduk."

Kitaptaki "İskeledeki Adam'ın Günlüğü"nü veren yaşlı adamın değil, ilk arayan sesin sahibi miydi bu? Bilmiyorum. Ama onun bu kadar emin olması, bekliyor olması… Titreyen elimi uzattım, uzattığı eli tuttum. Parmağının soğukluğunu hissettim. Beni nazikçe tekneye çekti. Tekneye adımımı attığım an, motorun sesi yükseldi ve tekne sessizce iskeleden ayrıldı. Geriye dönüp baktığımda, iskelenin ışıkları yavaş yavaş küçülüyor, İstanbul’un gece silüeti uzakta bir hayale dönüşüyordu. Bilinmeyene doğru yol alıyordum. Ve şimdi, bu yeni yolculukta beni neyin beklediğini merak ediyordum. Tek bildiğim, hayatımın asla eskisi gibi olmayacağıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.