İçeriğe geç

Gecenin Fısıltıları

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Gecenin Fısıltıları

Bölüm 1

Bölüm 1

İstanbul’un göbeği, bu koca şehrin kalbi Beyoğlu, benim için her zaman bir kaçış noktası olmuştu. Gündüzleri şirketin o boğucu, renksiz duvarları arasında ruhumun daraldığını hissettiğimde, geceleri buranın arnavut kaldırımlı sokaklarına atardım kendimi. Bugün de farklı değildi. Cuma akşamıydı ve iş çıkışı trafik cehenneminden sonra nihayet kendimi Taksim’in o tanıdık, kaotik kalabalığına bırakabilmiştim. Hava hafif serinlemişti ama nem hâlâ insanı yapış yapış yapan türdendi. Rakı kokuları, taze demlenmiş çayın buharı, arada bir vuran nargile kokusu ve insan selinin o bitmeyen uğultusu… Evet, burası benim sığınağımdı. Bir nevi ruhumun soluklandığı, kaybolduğumu sandığımda bile bir şekilde kendime döndüğüm yer. Ama bu akşam, sanki bir şeyler farklıydı. İçimde isimsiz bir tedirginlik, anlatamadığım bir beklenti vardı.

Yanımda eski üniversite arkadaşım, şimdi bir bankanın kurumsal iletişim departmanında çalışan Aylin vardı. O, benden çok daha neşeli ve hayata bağlı görünürdü hep. Giyimi kuşamı da öyle, her zaman en son moda parçaları üzerinde taşır, saçları her daim fönlü olurdu. Benim tam tersimdi adeta. Ben mi? Üzerimde rahat bir jean, salaş bir tişört ve sırt çantam… Sanki her an bir yerlere kaçmaya hazırmışım gibi. Ama nereye? İşte o, muammaydı. Bu belirsizlik, içimdeki o sıkıntının ana kaynağıydı belki de.

“Selma, bak şu dükkândaki elbiseye! Tam senlik, alalım mı?” Aylin’in sesi, kalabalığın gürültüsünde bile tiz ve netti. Bir butiğin vitrinini işaret ediyordu. Elbise gerçekten güzeldi; siyah, sade ama şık, sanki içinde gizem barındıran bir silüeti vardı. Ama benim giyim tarzıma göre biraz fazla iddialıydı. “Boş ver Aylin, nereye giyeceğim ki? Bir şirket yemeği mi, yoksa evde tek başıma mı dans edeceğim?” diye homurdandım. Aylin gözlerini devirdi. “Ay Selma, ne kasıyorsun kendini? Hayat tekdüze yaşanacak kadar kısa değil ki! Bak, sen böyle ‘boş ver’ dedikçe daha çok batıyorsun bu işin içine.”

Biliyordum, haklıydı. O hep haklıydı. Ama bu tekdüzelikten çıkmak, sanki devasa bir bataklıktan kurtulmaya çalışmak gibiydi. Her çırpınışım beni daha derine çekiyordu. Reklam ajansındaki işimden nefret etmiyordum, ama bayılmıyordum da. Yaratıcı bir işti güya ama her şey şablonlara sıkışmış, ruhsuz ve tekrarlayan bir döngüdeydi. Projeler üst üste geliyordu, brief’ler anlamsızlaşıyordu, bitmek bilmeyen toplantılarda aynı terimler ağızlarda sakız gibi çiğneniyordu. Hayallerim vardı, eskiden vardı. Kitap yazmak, dünyayı gezmek, belki bir fotoğraf sergisi açmak… Şimdi hepsi tozlu raflarda, unutulmuş birer hatıra gibi duruyordu. Arada bir, gece uykumdan uyandığımda, sanki o hayaller bana fısıldıyor gibi gelirdi. “Unutma bizi, buradayız…” der gibi. Ama sabah olunca o sesler de kaybolurdu, yerini yine ofis rutininin boğucu sessizliğine bırakırdı.

Bir meyhanenin önündeki masaların birine oturduk. Burası eski bir pasajın içine açılan, loş ışıklı, duvarları eski İstanbul fotoğraflarıyla dolu, tam da Aylin’in ‘otantik’ diye tabir ettiği yerlerden biriydi. İçeride hafif bir ud sesi yankılanıyordu, arada bir ney sesinin melankolik tınıları duyuluyordu. Mekanın havası, dışarıdaki keşmekeşin aksine sakin ve huzurluydu. Sanki zaman burada daha yavaş akıyordu. Garson hemen gelip masaya rakı setini bıraktı. Buz gibi rakı şişesi, kristal bardaklar ve karaf… “Ne içersiniz, abla?” diye sordu. Aylin’in gülümseyen yüzü bana döndü. “Rakı elbette!” dedi hevesle. Ben de başımı salladım. Başka ne içecektik ki? Buranın adetiydi. Buraya rakı içmeye gelinirdi, dertleşmeye, gülmeye, unutmaya…

Rakı, buz ve su… Üçü bir araya gelince o bembeyaz, süt rengi sıvı oluşunca içime bir huzur dolardı. Sanki bütün günün yorgunluğu, ruhumdaki o sıkışmışlık bir anda buğu gibi dağılırdı. İlk kadehi Aylin’in geleceğe dair bitmek bilmeyen planlarına kaldırdık: “Yeni projeler, yeni aşklar ve bol para!” Gözleri parlıyordu Aylin’in. Onun bu enerjisine hep imrenmiştim. Benim hayallerim o kadar somut değildi artık. Benim kadehim, sadece bu ana, bu rakının boğazımı yakan ferahlatıcı etkisine kalkıyordu. Belki de sadece bu anın geçiciliğine.

Sohbet derinleştikçe, Aylin’in iş yerindeki dedikodularından, yeni tanıştığı bir yazılımcıdan bahsetmesiyle birlikte kendimi daha da dışarıda hissettim. Onu dinliyordum ama aklım başka yerlerdeydi. Belki de yan masadan gelen kahkahalarda, ya da sokağın derinliklerinden yükselen motor sesinde… Kendime “Ne zaman benim de bu kadar heyecanla anlatacağım bir şeylerim olacak?” diye sordum sessizce. Cevap, içimde yankılanan boş bir yankıdan ibaretti. İçimdeki o sıkışmış his, rakının bile dağıtamadığı bir bulut gibi üzerime çökmüştü. Sanki hayatımdaki tüm renkler solmuş, yerini griye bırakmıştı.

Bir ara tuvalete gitmek için masadan kalktım. Daracık koridordan geçip tuvalet kapısını açtığımda, içerideki loş ışıkta bir an duraksadım. Aynaya baktım. Yorgun gözlerim, solgun tenim… Ben gerçekten bu muydum? Eskiden aynaya baktığımda içimde parlayan bir ışık görürdüm. Gözlerimde hayat vardı, macera vardı, gülüşümde bir meydan okuma… Şimdi sadece sönmeye yüz tutmuş bir mum alevi gibiydim. Saçlarım bile cansız duruyordu sanki. Kendi kendime "Selma, ne oldu sana?" diye fısıldadım.

Dışarı çıktığımda, koridorda yürürken telefonumun titrediğini hissettim. Cebimden çıkardım. Bilinmeyen bir numara. Genelde böyle numaraları açmazdım, spam aramalar, reklamlar… Ama nedense bu sefer içimde garip bir merak uyandı. Bir anlık tereddütle ekranda yanıp sönen “Gelen Çağrı” yazısına baktım. Kim olabilirdi ki? Hiç tanımadığım bir numaradan gelen bir çağrı… Bu kadar normal görünen bir akşamda, ne kadar sıradışı olabilirdi ki? Belki de yeni bir reklam kampanyası için arıyorlardı, ya da bir anket… Zihnimi kurcalayan bu düşüncelerle parmaklarımı ekranda gezdirdim ve “Aç” tuşuna bastım.

Karşı taraftan garip bir hışırtı geldi önce, sanki rüzgarlı bir ortamda konuşuluyormuş gibi. Bir an hattın koptuğunu düşündüm. Tam kapatacakken boğuk, tanımadığım bir erkek sesi duyuldu. Ses, sanki bir fısıltı gibiydi ama aynı zamanda otoriter bir tınısı vardı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Selma Hanım…” dedi ses, duraksadı. Sanki beni tanıyor, benim hakkımda bir şeyler biliyor gibiydi. İçime tarifsiz bir ürperti yayıldı. “Biliyorum şaşıracaksınız… Ama sizinle acil konuşmamız gereken bir konu var. Hayatınız değişmek üzere. Şimdi değil. Ama çok yakında, belki de hiç beklemediğiniz bir anda, tekrar arayacağım. O zamana kadar… Sadece beklemeniz yeterli.”

Ses kesildi. Telefonu kulağımdan çektim, ekrana baktım. Çağrı sonlanmıştı. Beynim durmuş gibiydi. Ne? Hayatım değişmek üzere mi? Kimdi bu adam? Ne beklemem gerekiyordu? Kalbim deli gibi atmaya başladı, sanki göğüs kafesimi parçalayacak gibiydi. Bacaklarım titriyordu, bir adım bile atamayacak kadar güçsüzleşmiştim. Meyhanenin gürültüsü, ud sesleri, kahkahalar… Her şey bir anda anlamsız bir fısıltıya dönüştü. Tanımadığım bir numara, tanımadığım bir ses ve hayatımı değiştirecek bir sır… Masaya geri döndüğümde Aylin fark etmemişti bile. Rakı kadehimi elime aldım, ama boğazımdan geçmedi. Gözlerim boşluğa dalmıştı. Bu gece, sıradan bir Cuma akşamı olmaktan çıkmış, bilinmezliğe doğru atılan ilk adım mı olmuştu? Yoksa sadece yorgun beynimin bana oynadığı küçük bir oyun muydu? Bilmiyordum. Ama o ses, zihnimin derinliklerine kazınmıştı. Ve biliyordum ki, bu sıradanlık artık eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.