İçeriğe geç

Gecenin diyarı

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Gecenin diyarı

Bölüm 1

Giriş

Havalar yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Bu iyi bir şeydi. Her gün o soğuk ve depresif havalardan yavaş yavaşta olsa uzaklaşıyor olmak bir nebzede olsa mutlu ediyordu...

Yorucu bir gündü. Bir kaç devlet meselesi, halkın derdi derken akşam oluvermişti... günün yorgunluğunu atmak ve biraz kafa dinlemek için ormanın içindeki küçük kulübemize gitmiştik. Orayı seviyordum. Verandasında oturup kahve içmek, kısa süreliğinede olsa kafa dinlemek iyi geliyordu.

“Irisha! Koşma düşeceksin! Ah Tanrım... bu çocuklarla baş etmek çok zor...” verandanın korkuluklarına yaslanmış iç çekiyordum. Alex arkamdan sessizce gelip sarılmıştı. "Mutlu görünüyorlar." Çenesini omzuma yasladı. Gülümsedim ve onları izledim. "Sanırım..."

Aradan biraz zaman geçti. Oturmuş eski günlerimizden bahsediyorduk. “Buraya geldikten sonra çıkmanın imkansız olduğunu farkettiğimde kendimi öldürmek istedim. Burada senin gibi birinin çatısı altında kalmaktansa ölmeyi tercih ederdim!” Yüzümde hafif bir gülümsemeyle ona baktım. Dramatik bir bakış attı. “Benim gibi mi? Ne varmış benim halimde hanımefendi? Senin o zamanlar canını bağışladığım için şükretmelesin." Bunu söylediğinde ona ters bir bakış attım. Kahkaha attı. “Bağışlamak zorundaydın. Çünkü bana aşıktın." Gözlerimi devirdim ve ona sırtımı döndüm. Beni belimden tutup kendisine doğru çekti. “Evet. Sana deli gibi aşıktım ama tek nedeni bu değildi." Onu ittirdim. "Neymiş nedeni?" Beni kendisine iyice çekti. "You are my destiny..."

Irisha ve Andrey birden yanımıza geldiler. Garip bir şekilde bakıyorlardı. “Ne oldu çocuklar?” diye sordum. Birbirlerine bakıp gülüyorlardı. “Ne söyleyecekseniz söyleyin. Annenizle işlerimiz var.” Andrey üzgün bir şekilde bakarak "Ablamız neden bizimle gelmiyor?" Ablaları ergenliğin dibini yaşadığı için sarayın dışına pek çıkmıyordu. "Ablanız... bugünlerde çok yorgun o yüzden bizimle gelmiyor." Evet. Yataktan çıkmayıp butün gün eski tarih kitapları okuyup kendi kendine tripleniyordu... "Ama dersleri sürekli aksatıyor. Nasıl yorgun olabilir ki?" Alex bana bir bakış attı "Ne demek derslerine girmiyor? Yelizaveta?" Ona bir şey söylememiştim. Çünkü söylersem kavga edeceklerdi. "B-ben... bilmiyordum gerçekten." "Nasıl bilmezsin? Haber veriyor olmaları gerekirdi!" Andrey ve Irisha korkmuş görünüyorlardı. "...Sonra konuşacağız Agnessa..." İlk ismimi kullanmıştı. Nefret ederdim bu isimden. Annem vermişti bu ismi bana. Kendi ismini... Sinirliydi ve bilerek öyle seslenmişti.

Aslında geçmiş hayatımı özlüyordum. Ailemi, arkadaşlarımı... bir kaç yakın olduğum kişinin burada olması beni mutlu ediyor. En azından onlar buradalar ve onlarla görüşebiliyorum. Keşke ailemde burada olsaydı... onları en son ne zaman görmüştüm? Kendimi çok suçlu hissediyorum. Yapmamalıydım. Onlara bu denli laflar edip arkama bile bakmadan çekip gitmemeliydim. Ama yapmıştım. Neden yapmıştım bunu onlara? Beni desteklemedikleri için mi? İşimi sevmedikleri için mi? Onlara karşı soğuk davrandığım için mi? Sanırım asla tam olarak sebebini öğrenemeyeceğim. Umarım beni affederler...

Akşam yemeği için konuklarımız gelmişti. Onları karşılamak için girişte Alex ile beraber bekliyorduk. Etrafa hafif bir çiçek kokusu yayılmıştı. Beraberinde o yanık ve kül kokusu... Angelica ve Ash, Güneyin en asil ve tatlı hükümdarları. Angelica zarifliği ve zekasıyla tanınırken Ash onun tam aksine sert ve asiliğiyle tanınırdı. Birbirlerinin zıttı olan bu çift aşkı temsil ediyordu. Hatta öyle ki kime sorsanız onlar gibi bir aşk yaşamak istediklerini söylerlerdi...

“Angelica!” kraliyet ailesinden olsan da en yakın arkadaşını görünce dayanamayıp çocuksu olabiliyorsun... “Yelizaveta! Uzun zaman oldu. Seni çok özledim...” bana sıkıca sarılmıştı. Her zamanki gibi çiçek kokuyordu. “Birde bana sor canım. Resmen gün sayıyordum!” etrafta hafif bir sis hakimdi. Ash elini uzatıp bizi selamladı. “Her zamanki gibi yine göz kamaştırıcı görünüyorsunuz.” Teşekkür edip içeriye geçtik...

Yemeklerin servis edilmesini beklerken sohbet ediyorduk. Angelicayla görüşmeyeli belki de 2 sene olmuştu. Hamileydi. 3. Çocuğuna... durmak bilmiyorlar gibi görünüyordu. “Çocuklar nasıllar? Irisha sürekli Aidenı görmek istediğinden bahsediyor.” “Hiç olmadıkları kadar enerjikler... özellikle Aiden bizi o kadar yoruyor ki!” hafifçe güldüm. Bu yaşlarda çocuklar sanırım ekstra enerjik oluyordu. “Bizde de durum aynı maalesef. 2 küçük bücür yetmiyormuş gibi birde ergenlik tripleri çıktı başımıza...” Alex'in bu dediğine hepimiz gülmüştük. “Demek üçüncüde yolda. Ne kadar kaldı doğuma? İsim düşündünüz mü?” karnının büyüklüğünden az bir zaman kaldığı anlaşılıyordu. 3 çocuğa rağmen bu kadar güzel ve zarif görünmesi beni bitiriyordu. Ben ilk çocukta bitmiştim oysaki... “Çok az kaldı. Sonbaharın sonuna kadar doğmasını bekliyoruz.” Gülümseyerek kocasının elini tuttu. “Kız olursa Alice, erkek olursa Matthew koymayı düşünüyoruz.” Eğer üçüncü çocukta erkek olursa hiç şaşırmam. Aiden ve Micheal’dan sonra kız olacağını pek düşünmüyordum ama hayat ne gösterir orasını bilemeyiz.

Yemekler yenmeye başlanmıştı. Salonun en ucunda piyano ve keman çalan çalışanlar vardı. Ortama azıcık ses katıyorlardı. Her şey sakin ve normal ilerliyordu. Tatlılarda yendikten sonra hep birlikte sarayın en büyük terasına çıkmıştık. Oturup bir şeyler içiyor, konuşuyorduk. “Bu gece gökyüzü bir harika! Kanlı Ayın ışığı etrafa farklı bir ambiyans katıyor.” Güneyde bildiğim kadarıyla gökyüzü pek böyle değildi. Yani şimdi pek öyle değildi. Eskilerde buradaki gibi genelde karanlık ve fazla güneş ışığı almayan bir yermiş. Ne hikmetse Kral Ash, Angelica’yla evlenince resmen bütün diyarı değiştirmişler. Daha parlak ve masmavi bir gökyüzü, asla solmayan bir güneş, geceleri ise yıldızların ve ayın ışığı o kadar parlarmış ki neredeyse hava hiç karanlık olmazmış. Bu yüzden Angelica onların gözünde bir melekten farksız. Onlara bereket ve huzur getirdiği söylenir. İsminin geçtiği yerde kuşlar şarkı söyler, insanlara ansızın bir mutluluk gelirmiş. Eğer Angelica gelmeseydi vay hallerine...

“Evet... ama fazla iç karartıcı ve korkutucu. Nasıl dayanıyorsunuz? Ben güneş ışığını vücudumda hissedemezsem delirirdim bir süre sonra.” Alex ile hafifçe güldük. Ash de bizimle güldü sonra Angelica’nın saçlarını okşadı. “Ah tatlı meleğim... sen gelmeden önce bizim diyarımızda böyleydi. Öyle ki insanlar en ufak bir gün ışığından korkardı. Uğursuzluk olduğunu düşünürlerdi hatta...” Gökyüzüne baktım. Sahi neden böyleydi bizim diyarımız? Angelica onların hayatına girdikten sonra değişmişti her şey. Peki neden bizde olmamıştı bu? Kişilikle mi alakalıydı? Eğer öyleyse sanırım bu krallık asla tamı tamına aydınlık olmayacaktı. Aslında bu duruma üzülüyordum. Hem benim hem de Alex'in depresif ve karanlık kişiliği bazı şeylerin değişmesine engel oluyordu. “Burasıda aydınlansa öyle nasıl olurdu acaba? Muhtemelen halkımız dünyanın sonunun geldiğini düşünürdü” evet. Öyle olurdu. Burada bitkiler bile karanlık atmosfere o kadar alışmış ki en ufak bir “fazla” ışıkta solup ölürdü. Halbuki tam tersi olması gerekmez miydi? Ne yaparsın işte. Bizde o karanlık ve gotik atmosfere sahip krallığız.

Geç olduğundan ve yolların tehlikeli olabileceğinden onlara kalmalarını teklif ettik. Ne yazık ki kabul etmediler ve gittiler. "...uzun bir gündü. Çok yorgun hissediyorum." Kendimi yatağa atmıştım. Elbiselerimi değiştirmeye bile üşeniyordum. "Yarın bütün gün çocuklarla tek başına olacaksın. İstersen bazı görüşmeleri iptal edebilirim." Yanıma gelip korsemin iplerini çözmüştü. "Hayır hayır sorun değil. Bir kral olarak işlerini yapmalısın." Kalkıp üzerimi değiştirmek için paravanın arkasına geçtim. "Bu bir trip miydi?" "Hayır." "Ama kulağa öyle geliyor." Derin bir çekti Alex "Bak size zaman ayıramıyorum pek ama elimde değil... hayatım?" Doğruca yatağa yattım "Sorun değil hayatım."

Sabah kalktığımda çoktan gitmiş olduğunu farkettim. "Pislik herif..." hep böyle yapıyordu. Küs bir şekilde yatarsak sabahına haber vermeden çıkıyordu. Moralimi bozmadım. Bugün çocuklara sözüm vardı. Beraber vakit geçirecektik. Bugün hava yağmurlu görünüyordu. Üzerime lacivert tonlarda, elmas detayları olan bir elbise tercih etmiştim. Odadan çıktığımda hizmetlilerden biri yanıma gelmişti. "Efendim, bunları kralımız yolladı. Nereye koyayım?" Siyah güller ve aralarında kırmızı laleler. Ne uyum ama. "Bahçeme götürün. Kitaplığın yanındaki mavi işlemeli vazoya koyun şimdilik." Hizmetli eğilip arkasını döndü. "Katya! Birde çocukları uyandırın bugün erkenden ormana gideceğiz."

Yemek salonuna indiğimde saat daha 7 olmamıştı. Masaya oturduğumda aceleyle kahvaltıyı getirdiler. Çocukları getirmişti Katya. Her zamanki gibi Rsloviana gelmemişti. Irisha gelip yanıma oturmuştu "Günaydın anneciğim" "Günaydın güzel prensesim." Onun aksine Andrey sorun çıkarıyordu. Erken kalktığı için sinirlenmişti sanırım. Hizmetlilere bağrıyordu. Benim karşımda. "Andrey hemen buraya gel! Lafımı ikiletme sakın." Sert bakışımdan korkmuştu ve daha önce aldığı cezaların etkisini göstermeye başlamıştı. Hep sorun çıkarırdı ve hep ceza alırdı. Yanıma geldi ve daha söylemeden hizmetlilerin karşısında eğilip özür diledi ve ablasının yanına oturdu. Öyle yetiştiriyordum onları. Ne olursa olsun karşısındaki kişi onlardan büyüktü. Saygı göstermek zorundaydılar. Fakat ne yazık ki büyük olana laf anlatamıyordum... "Kahvaltıdan sonra ormana gideceğiz. Biraz yürüyüş yaparız. Sonra da eğitimlerinize orada devam edersiniz." Andrey parlayan gözlerle bana döndü. "Sonunda! Ablamdan daha yetenekli olduğumu göreceksin anne." Aslında ikiside birbirinden yetenekliydi. "Katya! Rsloviana'yı çağırın gelsin hemen. Eğer bugünde derslerine katılmazsa kötü olur."

Bir süre sonra içeriye prensesimiz teşvik etti. "Ooo prensesim! Günaydın. Gelmeseydiniz hiç." Oflayarak karşıma oturdu. Siyah yırtmaçlı bir elbise giymişti. Ama bütün vücudunu kapatıyordu. "Eğitimlerin ne önemi var ki? Zaten büyü yapabiliyoruz. Sihirli güçlerimiz var. Neden ihtiyacımız olsun ki? Saçmalık!" Bu çıkışına sinirlenmiştim "...Agnessa Rsloviana! Derhal git üzerini değiştir. Dışarıda bekle bizi. Hemen!" Sandalyesini ittirip çıktı. Evet. Kendimde duymaya iğrendiğim ismi ona vermiştim. Neden mi? Her ne kadar sevmesemde bazı geleneklere sahip çıkıyordum. Klişe.

Ormana geldiğimizde korumalardan birine kemik toplamasını söyledim. Kemik koleksiyonu yapmayı seviyordum. Korumalar arkadan atlarımızla beraber geliyordu. At dedim ama aslında Pegasustu bunlar. Hepsi ayrı güzeldi. En sevdiğim en asil olandı. Altın ve siyah detaylar vardı kanatlarında. Yeleleri ışıkta parlardı. Bana karşıda her zaman çok nazik yaklaşırdı. Alex bazen onu kıskanırdı.

Ormanın derinlerine yürüdükçe etrafa ışık düşmez olmuştu. Ağaçların gür yaparakları engelliyordu ışığı. Bir göle varmıştık. Çok güzel berrak bir göldü. Etrafında uçusan periler vardı. Evet periler. Onları severdim. Saygılı ve nazik canlılardı. Onların alanını pek işgal etmeden gölün çevresinden dolaştık. Güzel bir açıklık bulunca çocukların eğitimini başlattım.

"Hadi bakalım! Kim en hızlı görelim!" Önce Rsloviana aldı eline kılıç. Zorla. Henryi karşısına geçirmiştim. En güvendiğim adamlarımdan biriydi. Benimle beraber bu diyara sıkışıp kalan... "Hadi abla! Yen onu!" Andrey hepsinden heyecanlı görünüyordu. Prensesi yaralamak istemezlerdi elbette ama eğitimde karşısındaki kim olursa olsun bunu yapabilirlerdi. Bu yüzden kendilerini savunmayı öğrenmeleri gerekiyordu. Ama bunu bazılarına anlatamıyordum nedense... Nasıl olduğunu anlamadan Rsloviana kazanmıştı. Bana yan bir bakış atıp yerine geçmişti. Daha sonra sırasıyla Irisha ve Andrey de yapmıştı. Daha sonra benim için en önemli olan okçuluk dersine sıra gelmişti. "En yüksek puanı alan akşam dil derslerine girmek zorunda kalmayacak!" Her akşam dil dersleri olurdu. Tam 4 saat sırasıyla Rusça, İngilizce, Çince ve Almanca öğrenirlerdi. Saatlerce aralıksız dil öğrenmeyi sevmezlerdi. Ama zorundaydılar. "NE!?" Bunu duyunca Andrey hemen ekipmanları alıp atışlarına başlamıştı...

"Kazanan... Irisha!" Sevinçle bana sarıldı. Önümde eğilip teşekkür etti. Andrey üzülmüştü. Ama yapacak bir şey yoktu. Rsloviana'nda morali düşmüştü. Derslerden nefret ettiğini bu kadar belli etmesi yok mu... Çocukları kendi halinde bıraktım. Gölün kenarına minderlerin üzerine oturdum. Perilerin tatlı seslerini dinledim. Huzur vericiydi. Bir süre sonra Alex gelmişti. Yanıma oturup bana bir hediye uzattı. Bir kolyeydi. Ama bu seferki farklıydı. Kolyenin içini açtığımda hepimizin ayrı ayrı fotoğrafları vardı. Affetmeyecektim ama bunu görünce dayanamamıştım. "Alex... bu- bu çok güzel!" Yanağımı okşadı. "Seveceğini biliyordum... özür dilerim Моя любовь." Onu bu şekilde reddedemeyeceğimi biliyordu. "Sorun değil. Affettim bile..." Bana sıkıca sarıldı ve yumuşak bir öpücük kondurdu dudağıma. Çocukları izliyordu. Rsloviana'yı görünce kaşlarını çattı. "Demek odasından çıkabildi sonunda. Ailesine karşı gelmek neymiş göstereceğim ona!" Kalkmaya yeltendiği sırada onu kolundan tuttum ve kendime çektim. "Sakın Alex! Ne yeridir ne de zamanıdır bunun. Başka bir zaman düzgünce konuşuruz. Otur şimdi."

Hava yağmurlu gibiydi bugün ama nasılsa birden güneş açmıştı bugün. Evet aydınlıktı etraf. Garip. "Anne! Baba! Rsloviana bizi suya itmeye çalıştı." Rsloviana'nın yüzünde bir sırıtış vardı. İkiside gelip yanımıza oturdu. "Serinlemek istediklerini söylediler. Ne var bunda?" "Gel bakayım sende!" Yanıma çekip otuturttum onuda. "Ne olursa olsun onlar senin kardeşin. Bu kadar kaba olmamalısın Rsloviana." Göz devirdi. Susmayı tercih etti. "Anne, seninde kardeşin var mıydı?" Irisha'nın böyle bir şey sormasını beklemiyordum. "Evet. Bir abim vardı." Alex de bilmezdi benim ailemi. Sormuştu daha önce bir kaç kez ama ben anlatmayı reddetmiştim. "Neden onlarla görüşmüyoruz? Burada değiller mi?" Alex Andreye susmasını istercesine bakış attı. "...Onlar burada yaşamıyor tatlım. Çok uzakta yaşıyorlar." Rsloviana sohbete dahil olmuştu "O zaman sende buralı değilsin. Değil mi anne?" Andrey ve Irisha şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. Alex ile birbirimize baktık. Sanırım o konuşmanın vakti gelmişti...

"...Ben buraya çok uzak bir yerden geldim. Yani buraya yabancıyım aslında." Hepsi pür dikkat beni dinliyordu. "Neden hiç anlatmadın bize?" Rsloviana ilk defa bu kadar çok konuşmaya hevesli görünüyordu. "Gereksiz olduğunu düşündüm. Çünkü orayla bir bağlantım kalmamıştı buraya geldiğimde." Alex'in morali düşmüş gibi görünüyordu. "Ne zamandır görüşmüyorsun onlarla?" Onun bile bilmediği çok şey vardı. "Uzun zaman oldu... belkide bir asırdan fazla..." Yanlış duymadınız. 1 asır. Kim bilir neler oldu onlara. Mezarları var mı yok mu ondan bile emin değilim. Nasıl anlatabilirim ki onlara? Onların bizim gibi sihirli bir yerde yaşamadığını, bizim gibi yıllarca yaşamadıklarını nasıl anlatabilirdim? Alex konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Bende konuyu uzatma taraftarı değildim zaten.

Birden hava kararmıştı yine. Yağmur yağmaya başlamıştı. Saraya dönmek zorunda kalmıştık. Aslında çocuklarla yağmurun altında ıslanmayı seviyorduk fakat çok şiddetli yağıyordu. Hastalanmalarını istemezdik. Akşam yemeğinden sonra derlsere devam edeceklerdi. Tabii Irisha hariç! Sözümü vermiştim bir kere. Girmeyecekti o yüzden derslerine. Yemekte Alex ile bazı devlet meseleleriyle ilgili konuşurken Rsloviana araya girdi "Anne," ona döndüm "Evet tatlım?" Kafasını yavaşça kaldırıp bize baktı. "Babamla nasıl tanıştınız?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.