Elimdeki kitabı kapatıp, siyah kemik gözlüklerimi çıkardım. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda güneş tepeye çoktan çıkmıştı. Kolumdaki saate baktığımda 12:34 'ü gösteriyordu. Yaslandığım ağaçtan destek alarak kalktım. Ayaklarım çok fazla oturmaktan uyuşmuşlardı. Eve yaklaştığımda kapının önünde dikilen üç tane siyah takım elbiseli adamlar gördüm.
"Nasıl ya, yıllar sonra yine mi?"
Evin arka bahçesinden sessizce girip balkondan odama tırmanmaya başladım. Yakalanmadan işimi halletsem iyi olacak. Odaya adımımı attığımda ilk olarak kıyafet dolabımdaki kasanın içinden birikmiş paramı aldım. Yatağımın yanındaki sırt çantasına birkaç parça eşya koyup çekmecedeki dosyayı da içine koymayı ihmal etmedim.
Bu dosya benim her şeyim. Onu kaybedersem, bende kaybederim. Sessizce geldiğim yerden geri aşağıya indim.
Kendime saklanacak yeni bir yer bulmalıyım. Tabi bu ne kadar kolay olabilirse? Bahçe kapısından çıkarken ayağım taşa takıldı ve düşecekken zar zor demir kapıya tutundum.
"Kahretsin! Tutmaz olaydım."
Kapının çıkardığı ses ile ön taraftaki adamalar beni fark edip bu tarafa doğru gelmeye başladılar.
"Hayır, neden doğru düzgün yürümezsin ki?"
Zaman kaybetmeden ormana doğru koşmaya başladım. Neyse ki ayağımda ciddi derecede hasar yok. Sendelemeden koşabiliyorum. Biraz daha koşarsam ana yola çıkacaktım ve oradan beş dakika sonrası da Şehir Merkeziydi.
Arkama baktığımda adamlar ile aramdaki mesafenin fazla olduğunu gördüm. Peşimi bırakacakları da yoktu ya.
"En azından hızlıyım ve onları atlatabilirim." Diyerek teselli verdim kendime.
Merkeze yaklaştığımda adamlar hala peşimi bırakmamıştı. Anlaşılan bu sefer fazla ısrarcıydılar. Önüme çıkan ilk ara sokağa girdim ve yarı açık mavi kapıdan içeri girdim. Kapıyı kapattığımda derin bir nefes verdim. Umarım görmemişlerdir.
Şimdi ilk işim bir telefon kulübesi bulup Arda'yı aramak ve yeni bir nüfus kağıdı çıkarmasını istemek. İçeriye giren loş ışıkta sırt çantamı önüme alıp küçük gözünden not defterimi alıp açmıştım ki ışıklar yandı. Etrafın aydınlanması ile gözlerimi kıstım.
"Kimsin sen?"
Gözlerimi yavaşça açtığımda karşımda saçları dağılmış, yarı çıplak genç bir Adam vardı. Gözlerimi ışık hızıyla kapatıp arkama döndüm.
"B-ben ş-şe-şey a.. ben.. kapı a-açıktı o y-yüz-den..." Ben saçma sapan bir açıklama yapmaya çalışırken genç adam sözümü kesti. İyi ki de kesti, yoksa daha fazla saçmalayacaktım.
"Evet, kapı açıktı ve sende açık bulduğun kapıdan içeri girdin öyle mi?"Diyerek benim cümlemi toparladı. Vallahi benden iyi anlattı.
"Aah... Biraz öyle oldu."
"Önünü dönebilirsin." Yavaş ve temkinli bir şekilde ona döndüm.
Üzerine salaş bir tişört giymişti. Arkasındaki koltuğa rahatça oturdu. Benim de oturmam için eliyle yanındaki tekli koltuğu gösterdi. Sakin bir şekilde oturup sırt çantamı ayak ucuma bıraktım. Not defterimi de hemen içine koydum.
"Anlat bakalım, kimsin sen?" Gözleriyle benim kim olduğumu anlamak istercesine süzdü.
Bir bilsem. Bende bilmiyorum ki kim olduğumu?
"Ben... Deniz. Evet deniz. Ya sen ah yani siz?" Yine saçmaladım.
Verdiğim cevapla bana öyle tuhaf bakmıştı ki sanırsın azılı bir suç işlemiştim.
"Demek Deniz. Sadece Deniz mi?" Gözlerini kısarak yalan söyleyip söylemediğime baktı.
Bu adam beni kolayca bırakmayacak anladım. Fakat burada kalıp oyalanacak kadar fazla da vaktim yoktu. Nefesimi sakin olmak amaçlı dışarı verdim.
"Evet, sadece Deniz. Ben soyadı kullanmıyorum."Diyerek gülümsedim.
Senin yapmaya çalıştığın espiriye...
Karşımdaki adam gülümsememe karşılık vermeyip gözlerini devirince yüzümdeki gülümsemeyi sildim. Adam haklı dağılın.
"Böyle gülerek tatlı göründüğünü mü düşünüyorsun? Ha öyle düşünüyorsan yanılıyorsun." Diyerek elini savurdu.
Bu kez de ben gözlerimi devirdim. Öyle bir niyetim olduğunu mu söyledim ben? Ne bu havalı tavırlar şimdi?
Karşımda tabiri caizse yayılarak oturan Adama tam cevap vereceğim sırada bir yerden telefon zil sesi geldi. Genç adam eşofmanının cebinden çıkardığı telefonu açarak kulağına getirdi. Kaşlarını sinirle çattığında huzursuzca yerimde kıpırdandım.
Bu gerginlik bana fazla, kalp atışlarımı ben buradan bariz duyuyorsam kim bilir o da duyuyordur.
"Ne demek kaçmış? ... Ulan daha yeni bulduğunuz Kadını nasıl elinizden kaçırdınız? Üç kişisiniz birde... Ne! Ben mi bulacağım? Bende kadının tek bir resmi, cismi bile yokken nasıl bulacağım? ... OF! Bir işi beceremiyorsunuz! ... Tamam, yolla resmini … Çabuk ol!"
Adamın konuşmalarındaki her yükselişinde kalbim daha da hızlı atmaya başladı. Onu arayan benim peşimdeki adamlardı ve o Kadın bendim. Vücudum birden buz kesti. Şu işe bak. Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum. Böyle tesadüf mü olur Allah aşkına. Bu Adam benim olduğumu görürse biterim ben. Derhal gitmeliyim buradan. Oturduğum yerden hızlıca kalkıp çantamı sırtıma taktım.
"Ben artık gideyim. Misafirperverliğin için çok teşekkürler. Ne demişler misafirlik az sürer."
Tek nefeste konuştuktan sonra arkama dönmüş gidiyordum ki bir anda kolumu tuttu.
Hayır. Ne olur anlamış olma...
Yüzümü ona döndüğümde anlayamadığım bakışlarıyla karşılaştım. Anlamış olamaz değil mi? Yok, anlayamaz daha fotoğrafı bile görmedi.
Kaşlarını çatıp yüzünü yana yatırdı. "Hasta ziyareti değil miydi o?"Diye sordu.
NE?
Gerçekten takıldığı nokta bu muydu yani? Nefesimi içeri çekeri çekerek cevap verdim.
"Her ne ise işte. Ben gideyim artık." Adam kafasını salladıktan sonra yavaşça tuttuğu kolumu bıraktı.
Oradan hızlıca çıktım. Derin bir nefes verdikten sonra koşmaya başladım. Köşeyi döndüğümde yüksek bir şekilde kapı çarpılma sesi geldi kulağıma.
İşte şimdi bittim. Koş Leyla Koş!