Gece, çölün göğsüne iyice yerleşmişti. Alacakaranlık artık bir anı bile değildi; yalnızca uzak bir hatıra gibi, kumların altında unutulmuştu. Selim, rehberin asasının düzenli vuruşlarını dinleyerek yürüyordu. Her adımda kervanın nefesleri daha yakından geliyor, develerin ağır gövdeleri gece yürüyüşünün sessiz ritmine karışıyordu. Uzaktaki ışık artık titremiyordu. Büyümüş, yaklaşmış, neredeyse bir ateş çemberine dönüşmüştü.
Rehber birden durdu. Asasını kuma sapladı. “Buraya kadar,” dedi alçak sesle. “Ötesi başka bir kervanın yolu. Ya da hiç yol olmayan yer.”
Selim su tulumunu omzundan indirdi. İçindeki su, boğazında hâlâ o acı tadı bırakıyordu. Tepenin sırtına doğru baktı. Silüetler artık netleşmişti. İnsanlar vardı. Develer vardı. Ateşin etrafında toplanmış, geceye karşı diz çökmüş gölgeler… Başka bir kervan. Gerçek mi, yoksa çölün geceleyin oynadığı oyun mu?
“Yolunu kaybetmek,” diye fısıldadı rehber, rüzgârın arasından. “Bazen karşına çıkan şeyin kendisidir. Bazen de o şeyin seni seçmesidir. Şimdi hangisi oluyor, Selim?”
Kervan yavaşça yaklaştı. Karşı taraftan da ayak sesleri geldi. Ağır, ölçülü, gece yürüyüşüne alışmış adımlar. İki kervan, alacakaranlığın çoktan silindiği bir çölde, yıldızların altında birbirine bakıyordu. Ateşin ışığı, her iki tarafın yüzlerini de yarım bırakıyordu; yarısı aydınlık, yarısı karanlık.
Selim adım attı. Kumlar ayaklarının altında kaydı, sanki onu geri çekmek istiyormuş gibi. Rehber elini kaldırdı, durmasını işaret etti. “Önce dinle,” dedi. “Gece, konuşmadan önce dinlemeyi sever. Konuşanları yutar.”
Karşı kervandan bir ses yükseldi. Erkek sesi, yorgun ama net. “Kimsiniz? Gece yolcuları mısınız, yoksa yolunu kaybedenler mi?”
Rehber gülümsedi. Yıldız ışığında dişleri beyaz bir çizgi gibi parladı. “İkisi de,” diye cevap verdi. “Gece yürüyüşü, ikisini de bir arada taşır. Siz hangisisiniz?”
Sessizlik uzadı. Rüzgâr, iki kervanın arasından geçti. İnce kum taneleri, ateşin alevini bir an için ezdirdi. Sonra alev yeniden yükseldi. Selim, karşı taraftaki silüetlerden birinin kendine doğru baktığını hissetti. Göz göze gelmediler; çölde geceleyin gözler her zaman yarı karanlıktadır. Ama bakış, bir şey taşıyordu. Tanıdık bir şey… ya da tanıdık sandığı bir şey.
Rehber asasını omzuna aldı. “Gel,” dedi Selim’e. “Yol, iki kervanın birleştiği yerde durmaz. Ya devam eder, ya da kaybolur. Sen hangisini istiyorsun?”
Selim cevap vermedi. Su tulumunu yeniden omzuna astı. Gece, etraflarını sarmıştı. Alacakaranlık çoktan geçmiş, yıldızlar soluk bir harita gibi açılmıştı. Kervanlar yavaşça birbirine yaklaştı. Develer birbirini kokladı. Ayak sesleri karıştı. Gece yürüyüşü, artık tek bir nefes haline geliyordu.
Ama Selim biliyordu. Yolunu kaybetmek, bazen bir adımla olurdu. Bazen de iki kervanın, aynı ateşin etrafında, aynı karanlıkta buluşmasıyla.
Rehber öne geçti. “Önce yol,” diye fısıldadı. “Sonra her şey.”
Bu kez sözler, Selim’in kulağına yabancı gelmedi. Gece devam ediyordu. Ve yolunu kaybetmek, her adımda biraz daha yakınlaşıyordu.