İçeriğe geç

Gece Yolcuları

Bölüm 3 · 2 dk okuma

Gece Yolcuları

Bölüm 3

Üçüncü Bölüm:

Selim, silüetlerin kaybolduğu tepeye doğru yürürken gece daha da derinleşti. Ayın ince hilali bulutların ardına gizlenmiş, gökyüzü artık yalnızca yıldızlarla soluk bir harita gibi uzanıyordu. Alacakaranlık çoktan bitmişti; onun yerine, çölün kendi karanlığı hâkim olmuştu. Her adım, kumun altında bir sırra basıyormuş gibi geliyordu. Yolunu kaybetmek, bir anda değil, yavaş yavaş gerçekleşiyordu. Önce yön siliniyordu, sonra sesler, sonra da zaman.

Gece yürüyüşü, kervanla birlikteyken bir ritimdi. Yalnızken bir sınav. Selim’in ayakları hâlâ ilerliyordu ama zihni sürekli geriye dönüyordu: rehberin asasının yere vuruşu, develerin ağır nefesleri, adamların omuz omuza yürüyüşü… Hepsi artık birer gölgeydi. Su tulumu omzunda hafiflemişti. Bir yudum daha alsaydı belki güç bulurdu ama içmedi. “Önce yol,” diye düşündü. “Sonra su.”

Uzakta, tepenin ardında beliren silüetler hâlâ aklındaydı. Develer miydi, yoksa rüzgârın yarattığı bir yanılgı mı? Selim emin olamıyordu. Çöl, geceleyin her şeyi ikiye katlardı: bir gerçek, bir de gölgesi. O gölgeye doğru yürüdükçe, kumların altından yükselen o derin ses yeniden duyuldu. Bu kez daha yakındı. Ritmik, sabırlı, neredeyse bir kalp atışı gibi. Selim durdu. Kulağını yine kuma dayadı. Ses, yerin derinliklerinden geliyordu; sanki çölün kendisi nefes alıyordu.

“Kervan…” diye fısıldadı. Sesini duymadı bile rüzgâr. Yine de ayağa kalktı ve yürümeye devam etti. Gece yolcuları, bazen yalnız yola çıkarlardı. Bazen de yalnızlık, onları başka bir kervana götürürdü. Selim bunu biliyordu. Yaşlı rehberin anlattığı hikâyelerde, yolunu kaybedenler çoğu zaman ölürdü. Ama bazen de yeni bir yol bulurlardı. O “bazen” kelimesi, çölde en tehlikeli ve en umutlu kelimeydi.

Bir süre sonra rüzgâr yine yön değiştirdi. Bu kez yüzüne vuruyordu. İnce kum taneleri gözlerini yakıyordu. Selim kollarıyla yüzünü korudu, yürüyüşünü yavaşlattı. Önünde, ay ışığının zayıfça sızdığı bir çukur belirdi. Çukurun kenarında, kumun üzerinde taze izler vardı. Deve izleri. İnsan ayak izleri. Ve bir asanın bıraktığı derin, düzenli izler.

Kalbi hızlandı. Kervan… Belki de rehber geri dönmüştü. Belki de o silüetler gerçekti. Selim çukura doğru indi. İzler hâlâ sıcaktı; rüzgâr henüz silmemişti. Dizlerinin üzerine çöktü, parmaklarıyla kumu yokladı. Sonra başını kaldırdı. Uzakta, bir tepenin sırtında, zayıf bir ışık titriyordu. Ateş miydi? Yoksa yalnızca yıldızların kumlara yansıması mı?

Sesini yükseltti:

“Hey! Ben buradayım!”

Cevap gelmedi. Yalnızca rüzgârın uğultusu ve yerin altından yükselen o eski nefes. Selim ayağa kalktı. Su tulumunu bir kez daha yokladı. Azıcık kalmıştı. Yeterli miydi? Bilmiyordu. Ama yürümeye karar verdi. O ışığa doğru. O izlere doğru.

Gece yürüyüşü, artık bir seçim değildi. Bir zorunluluktu. Alacakaranlık çoktan unutulmuştu; geriye yalnızca gece kalmıştı. Ve gece, yolunu kaybedenleri ya yutardı ya da yeni bir kervana teslim ederdi.

Uzakta, o zayıf ışığın yanında, yaşlı bir ses rüzgâra karışarak söyleniyordu:

“Bu gece biri daha geliyor.

Belki de yolunu bulmuştur.

Belki de…”

Ses, cümleyi tamamlamadan rüzgâra karıştı. Selim ise o sese doğru yürümeye devam etti. Arkasında bıraktığı izler, yavaş yavaş siliniyordu. Ama o bilmiyordu. Ve çöl, bilmeyenleri hâlâ seviyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.