bir hafta önce
hayat zordu, herkese göre de bir zorluğu vardı. Hayatın neresinde olursanız olun, imtihanlar hiç bitmezdi. Kimisine göre saçma gelen bir şey diğerinin belki de cehennemiydi. Hanesinde her türlü kötülüğü barındıran bu hayatta belki de hayatımda ki ilk kötü deneyimimi yaşıyordum. özellikle de bir hafta önce ayrıldığım eski sevgilim gözümün önünde başka biriyle flörtleşirken. karşımda ki mide bulandırıcı görüntüye göz devirmeden edememiştim. gerçekten erkeklerin daldan dala atlaması kadar anlam veremediğim bir özellik yoktu. bu ergen hormonlar onlarda iğrendirici bir etki bırakıyordu. piç kurusu Koray.
ilk aşkların en sonuncusu olduğuyla ilgili bir yazı okumuştum ve ne kadar genç olsam da buna olan inancım şu an kaybolmuştu. o asla bana dönmeyecekmiş gibi hissediyordum ya da o gelse de benim lanet olası gururum yüzünden kabul edemeyeceğimi. onunla neredeyse lisenin başından beri çıkıyorduk, basit bir şey gibi gözükebilirdi ama ilk kavramı var olduğunda, o kişiye de yaşananlarada fazla anlam yüklüyorduk. O benim ilkimdi, her anlamda... şimdi onun başkalarına yönelmesi, bünyemde istemediğim etkiler yaratıyordu.
Tanrım, on sekiz yaşında biri olarak bu hisler neden bu kadar yoğundu. Hayır yani birine bu konu hakkında bir şey söylesem benimle dalga geçip katıla katıla gülerdi. 'Gerçekten buna mı üzülüyorsun' diye... ama hayatımda üzüldüğüm pek bir an olmamıştı ki benim, izlediğim filmler, okuduğum kitaplar dışında. Şu anda da Koray'ın hayatımda olmaması üzülmem için gerçek bir sebepti. Onu seviyordum.
"gerçekten katlanılamaz bir görüntü." diye yanıma oturdu Eylül. Yakın arkadaşımdı hatta daha fazlası...
"öyle!" dedim ve Eylül'e döndüm. "peki ya yanında ki sürtük, ona arkadaşım demiştim." gururum da bu anda olaya dahil oluyordu. hazırlık okurken tanıştığım ve aynı masaya oturduğum kızla takılması, kalbimi kırıyordu. biri şerefsiz, diğeri de kaltağın tekiydi. Kendimi kazık yemiş gibi hissediyordum.
"bana sorarsan şekerim, kıskandırmak için yapıyor. kendisi de biliyor senden iyisini bulamayacağını.." onun olayı buydu, inanmayacağım gerçekleri hep dillendirir. Beni mutlu etmek için daima çabalardı. Koray'ın amacının beni kıskandırmak olmadığını biliyordum, belki de sadece sıkılmıştı benden...
"artık ayaklarıma kapansa affetmem." elini omzuma koydu ve iki kere hafifçe vurdu. bu kendi dilimizde go girl demekti.
"sanırım bu kalp kırıklığına ne iyi gelir biliyorum." ona meraklı gözlerle baktım. Her an her şeyi yapabilecek kapasitede biriydi. Bu delidoluluğundan korkmuyorum desem yalan olurdu.
Eylül üzerinde ki lacivert okul formasının cebinden broşüre benzer bir kağıt parçası çıkardığında kaşlarımı çatmadan edemedim.
"bu ne?" diye sordum önümde ki broşüre bakarken. Pek bir şey anladığımı söyleyemezdim.
"bu bir bilet, cadde de pelüş bir ayı dağıtıyordu. bak dinle," dedi ve kağıdın arka yüzünü çevirdi. "burada bir bulmaca var, ön sayfa da olan kutucuklara, burada bulduğun kelimeleri yazarak mekanı yerinş buluyorsun. Sonra da paraloyu oluşturuyorsun, gizli harflerle... dahice değil mi?"
"yani?"
"senin doğum gününle aynı gün; on dört mayıs..." dedi kağıdı cebine yerleştirirken. ne demek istediğini gram anlamamıştım. bir ayı, broşür dağıtıyordu ama aslında broşür değil, parti bileti mi dağıtıyordu? ve parolayı kendinizin bulduğu bir bilet. enteresandı.
sorumu yineledim. "yani?"
"bu bir işaret Dicle, reşit olarak katılacağımız ilk parti olacak. aşırı havalı." diye devam etti heyecanla
"şifreyi çözdün mü?"
"evet."
"neymiş?"
"lider..."
şimdi ki zaman
ben, Dicle. Dicle Yakut. kendi halinde geçinip giden sıradan bir ailenin kızıyım. Pek bir numaram yok.
hayır, yalan söyledim.
Annem Türkiye'de ilk defa yüz naklini yapan, Dünyaca belli başarılara imza atmış, bir çok evrensel dergide yer almış bir doktor.
Babam ise; Milli Savunma Bakanının müsteşarı. Bunun hakkında genel bir bilgiye sahip değilim. Babamı bazı aylar neredeyse hiç görmemem ve babamın mesleğini dillendirmemem konusunda kesin yasaklarla büyümüş olmam dışında da mesleği hakkında da bir birikimim yok... ve evet, ben varlıklı bir ailenin; tek kızıyım.
aslında bir ablam varmış ama ben doğmadan vefat ettiğinden, her dediği yapılan ve üstüne fazla düşülen o çocuk ben oluyordum. hayatımın bir döneminde bile keşke şuyum olsaydı demedim. şımarıkça gelebilir ama bu hayattan bir nebzede olsa sıkıldım ve bugün on sekiz yaşına girmiş, reşit bir bireyim. ve bu durum bana çocukluğumda sandığım gibi hissettirmedi. on sekiz yaşına girmenin, havalı bir yanı falan yoktu. aksine üstümde garip bir baskı hissettirmişti. ama bu şu an evden kaçıyor olduğumdan da kaynaklı olabilirdi. ah tanrım! niye Eylül'ün aklına uyup saçma sapan bir partiye gidiyordum. hem bunun bir düzmece olmadığını nereden bilebilirdik ki?
az önce ailemle ve arkadaşlarımla doğum günümü kutlamıştım. şimdi de Eylül'ün bahsettiği şu parti için evden kaçıyordum. aklımı kaybetmiş olmalıydım. kabul etmem gerekirse, bu aptal ama çılgınca bir fikirdi. partiye bulmacayı çözenlerin girebilmesi, hem tedirgin ediyor hem de merakımı körüklüyordu.
gözüme tutulan flaş ile suratımı buruşturdum. "şunu gözüme tutma!" diye yükseldim olduğum yerde. zaten gergindim. onun bu rahat tavırları, gerginliğimi almak yerine beni daha da geriyordu.
"tamam be! kızma hemen." dedi eğlenen sesiyle ve ışığı gözümün önünden çekti. "aşırı heyecanlı." diye de ekledi. son harfi gereksiz uzatarak. bende heyecanlıydım ama bu heyecan, iç gıdıklayan değil, mide bulandıran bir heyecandı hatta tedirginlikti. Benim tedirginliğim daha ağır bastığından Eylül gibi gereksiz tepkilerden kaçınıyordum.
"bağırma! hala bizim evin çevresindeyiz." diye uyardım. içimde garip beni rahatsız eden bir his vardı. Eylül'ü bileğinden yakaladım içgüdüsel. "geri mi dönsek, içimde kötü bir his var." bana ciddi misin? der gibi bakıyordu. Ciddiydim.
"ya saçmalama Dicle, bu evden ilk kaçışın o yüzden böyle hissediyorsun, benimde ilk seferim böyleydi." dedi yatıştırıcı bir tonda ama hala içimde ki o ses bas bas bağırıyordu. "her şey kontrol altında." yanağıma bir öpücük kondurdu ve tekrar önüne döndü. "sıfır endişe... maksimum eğlence. On sekizsin kızım artık, bırakta ilk legal olarak katılacağın parti özel olsun."
anlamış olduğunuz üzere tasasız biriydi. okulda bile ben notlarıma fazla takıntılıyken o hiç takmazdı. bir gelecek hayalinin olmadığını söylese de laf arasında söylediği; 'annenle gurur duyuyor olmalısın. Büyük bir idol benim için... doktorluk sanırım benim için sadece bir hayal.' her ne kadar deli dolu gözükse de onun altında yatan asıl karakterini de görebiliyordum. derslerinde başarısız olduğundan dolayı, doktorluğu hiç dillendirmediğini de...
kaldırımda ilerliyorduk, nereye gittiğimizi bile bilmiyordum ama Eylül'ü takip ediyordum... halinden memnun gözüküyordu hatta daha fazlası bu durumdan zevk alıyordu. belki de ben fazla ödlektim. şimdiye kadar her yaptığım şeyden ailemin haberi olmuştu. onların bana olan güvenlerini hiçbir zaman boşa çıkarmak istemediğimden, onlardan bir şey saklamak beni geren durumlardan biriydi. şimdi yanlış bir şey yapıyormuş hissi de bilmemelerinden kaynaklıydı büyük ihtimalle, umarım diye geçirdim içimden, umarım bu lanet olası his; bir şey sakladığımdandır.
saat neredeyse gece yarısıydı. ve biz yarım saattir yürüyorduk. hiç bilmediğim bir sokağa girmemizle daha da gerildim. ağzıma kan tadı gelene kadar yanak içimi ısırdığımı fark etmemiştim. metalik tat damağımda yayılırken, "nereye geldiğimizden haberin vardır umarım." Dedim şikayet eden bir çocuk gibi ve bu tavrıma yakışır bir bıkkınlıkla kollarımı önümde bağladım.
"sakin ol. nereye geldiğimizi biliyorum ve hatta geldik de..." dediğinde önünde durduğumuz yerde gezindi gözlerim. kapalı gibi duruyordu hatta terk edilmiş, doğru yere gelmiş olabileceğimizden şüpheliydim. eğer ki doğru yer buraysa, o zamanda canımızın tehlike de olduğundan emin olurdum.
Bir depoyu andırıyor ama üst katında bir daire bulunuyordu. Dairenin camları kırık kırıktı. Birinin yaşaması mümkün olamayacak kadarda bakımsızdı ve deponun duvarlarında da bazı desenler mevcuttu. Aynı desenin küçüklü büyüklü tekrarları vardı. Bu işareti bir yerde gördüğüme adım kadar emindim. lakin bu tanıdıklık neredendi bilmiyordum.
"Bu sokak" diye söze girdi Eylül. "daha önceden barlarla doluydu ve illegal şeyler döndüğünden çoğu mühürlenmiş." Göze göze geldik. "Bakma öyle burayı araştırırken, öğrendim."
"Ve sen bunu bildiğin halde bizi buraya getirdin?" Dedim hayretle. Şaka gibiydi.
"Detaylara takılma baby!" Dedi Eylül ve hastanelerin acil çıkış kapısına benzer olan kapıya iki kere tekme attı. Yankılanan ses beni yerimde sıçratırken, arkasına döndü ve gevşekçe sırıtarak göz kırptı. o an aklıma gelen şeyle, kulağımda ki küpeyi çıkardım ve bir adet saç telimi etrafına dolayıp, köşeye kaldırımın ötesine yola yakın bir yere fırlattım.
"yanlış gelmiş olmay-" cümlemi kapının gürültüyle açılması böldü. gördüğüm maskeli ve simsiyah giyinmiş bedenlere hayretle baktım. Metal bir maske ve maskenin üzerine işlenmiş olan, sol gözün sol tarafında kalan bir karga simgesi... siktir, bunlarda neyin nesiydi?
"kapalıyız." dedi mekanik bir ses. ses değiştirici kullanıyorlardı ve kim sıradan bir parti için bunu yapardı ki? Sıradan mı?saçmalama Dicle... olduğum yerde, ellerim terlemeye başladı. eve gitmek ve doğum günü hediyelerimi açıp dalga geçmek istiyordum şu an... Sonra da annemden azar işitip, yatağımın içinde Koray için ağlamak.
"ne?" Eylül adamlarla konuşmaya başladığında telefonumu çıkardım ve hızla whatsapta en üstte olan ismini dahi stresten okuyamadığım kişiye konum attım.
"ne yapıyorsun sen?" sanırım bu sorunun hitabı bendim. telefonu aceleyle arka cebime sıkıştırdım ve "hiç." dedim, omuzlarımı kaldırıp indirirken. "saate baktım," boğazımı temizledim. "gece yarısına sekiz geçiyor." Diyede gereksiz bir bilgi verdikten sonra gergince kollarımı birbirine bağladım.
Adam bir süre beni süzdü. Sadece Gözlerinin gözüktüğü metal maske insanın canını bir hayli sıkan türdendi. "kapalıyız." dedi tekrar ve kapıyı kapatacakken Eylül bunu ayağıyla engelledi. Tanrı aşkına, ne yapıyordu bu ahmak?
"lider," diye bağırdı. "şifre, şifre lider." dedi hızla. gözlerimi sıkı sıkı yumdum. bu aptal yüzünden başımız belaya girecekti.
"Eylül." dedim dişlerimin arasından "gidelim."
kapı tekrar ardına kadar açıldı. az önce umursamaz bakan gözler merakla bizi süzdü. ellerimi ayırıp her an kaçmaya hazır bir biçimde durma ihtiyacı duydum. "bunlar mı?" dedi adamlardan uzun boylu olan, yanındakine sorarak.
"öyle gözüküyor." neler oluyordu? Allah aşkına biz neyin içine düşmüştük? bu ne biçim bir şeydi? Vazgeçtim. hayatımdan gayet memnundum. Tanrım, lütfen...
Eylül ile göz göze geldik. "bir." diye fısıldadım.
"iki." diye devam ettirdi ve "üç." dedik aynı anda...
"KAÇ!" aynı anda koşmaya başladığımızda başımızın büyük bela da olduğunu anlamıştım. tüm gücümle koşarken, bir kaç adım atmıştım ki ensemde hissettiğim sancıyla adımlarım tökezledi. eş zamanlı duyduğum Eylül'ün çığlığıyla yere yığıldım.
ve her şey karanlığa gömüldü. bu öyle bir karanlıktı ki gözümü açtığım da dahi asla aydınlığa kavuşamayacaktım.
(Hikayede ki kişi, kurum ve kuruluşların tümü hayal ürünüdür.)