Göz kapaklarımın ardındaki karanlık, yüzüme vuran sabah ışığıyla yavaşça dağılmaya başladı. Ciğerlerime dolan derin, ani bir nefesle birlikte gözlerimi hızla açtım ve yataktan doğruldum. Dehşet içinde ellerime, kollarıma baktım. Altımdaki zemin soğuk metal değil, otel odasının beyaz, yumuşak çarşaflarıydı. Devasa dijital ekranlar yoktu. Oda, dün gece yağmurdan sığındığımız o ferah ve sade otel odasının ta kendisiydi. Odadaki lavabonun kapısı yavaşça açıldı. Serva, elindeki küçük havluyla yüzünü kurulayarak dışarı çıktı. Beni yatakta nefes nefese, gözlerim fal taşı gibi açılmış bir halde görünce hafifçe duraksadı ve yüzüne sıcak bir tebessüm kondurdu.
"Günaydın."
Gördüğüm her şeyin, o korkunç laboratuvarın ve adamın sadece bir rüya, zihnimin bana oynadığı sinsi bir oyun olduğunu fark edince göğsümden devasa bir yük kalktı. İçten gelen, rahatlamış bir gülüş yayıldı yüzüme. Kendi kendime, "Şükürler olsun," diye mırıldandım sessizce.
"Çok şükür, hepsi rüyaydı."
Hemen üzerime çöken o şaşkınlığı dağıtıp kendime çeki düzen verdim. Sesimi toparladım.
"Günaydın canım."
Ancak Serva’nın gözünden kaçmamıştı. Havluyu komodinin üzerine bırakırken kaşlarını hafifçe çattı, yüzündeki o garipliği anlamaya çalışan bir ifadeyle yatağımın kenarına yaklaştı. "Sen iyi misin?" diye sordu, sesinde gerçek bir merakla.
"Sanki kabustan uyanmış gibisin."
"Açıkçası..." dedim, elimle dağılan saçlarımı geriye doğru atarak. "Rüyamda dünkü adamı gördüm. Beni kaçırmış, bir laboratuvarda sedyeye yatırmış, omzuma bir mühür vuruyordu. O kadar gerçekçiydi ki anlatamam." Serva cümlenin bitmesiyle birlikte odanın içinde çınlayan neşeli bir kahkaha patlattı. Yatağın ucuna ilişirken başını iki yana salladı. "E ben sana dedim o kadar takma diye! Bilinçaltına girmiş işte, rüyanda o yüzden görmüşsün adamı."
Onun bu rahatlığı beni de rahatlattı. Omuzlarımı silkip, "Her neyse, alt tarafı bir rüya işte," dedim kendimi teselli ederek.
"Ya gerçek olsaydı ne yapardım?? Aman, aman... Kalsın, uzak dursun."
Daha fazla yatakta kalmak istemeyerek yavaşça doğruldum. Ayaklarımı peluş halının üzerine basıp odanın içindeki lavaboya girdim. Aynadaki solgun yüzüme kısa bir an baktıktan sonra musluğun soğuk kulpunu çevirdim. Suyun şırıltıyla akmasına izin verdim. Avuçlarımı birleştirip dolan soğuk suyu sertçe yüzüme çarptım; buz gibi su tenime değdikçe zihnimdeki o rüyanın son kırıntıları da temizleniyor gibiydi. Duvarda asılı duran küçük havluyu alıp yüzümü iyice kuruladım. Tam havluyu bırakacakken, burnuma hafif, çok az kötü bir koku çalındı. Kaşlarımı çatarak havluyu kokladım. Hayır, havludan gelmiyordu. Koku üzerimdeydi. Dün yağmurda sırılsıklam olan kıyafetlerim üzerimde kuruduğu için, kumaş sinen nemle birlikte adeta is gibi kokuyordu. Burnumu kıvırarak lavabodan çıktım ve odaya döndüm. Serva çoktan çantasını kurcalamaya başlamıştı bile. Beni görünce gözleri parladı.
"Hadi, sabah kahvaltısına inelim. Açık büfe var, her şey dahilmiş."
Üzerimdeki o is kokulu, kurumuş kıyafetlerin rahatsızlığıyla homurdandım.
"Ben şu an eve gidip üstümü değiştirmekten başka hiçbir şey istemiyorum."
Serva bir anda çemkirerek bana döndü, ellerini beline koydu.
"Olmaz! Saçmalama Neval! Hem o kadar parayı boşuna mı verdik biz bu otele? Gidip sonuna kadar o açık büfe kahvaltısından yararlanacağız!"
Onun bu kahvaltı inadına karşı çıkamayacağımı bildiğim için pes ederek güldüm. Serva çantasından çıkardığı siyah tarakla alelacele saçlarını taradı, ardından tarağı bana uzattı. Ben de saçlarımdaki düğümleri hızlıca açıp tarağı ona geri verdim. Çantalarımızı omzumuza takıp odadan çıktık ve loş ışıklı koridora yöneldik. Ahşap zeminin hafif gıcırtısı eşliğinde koridorun sonundaki merdivenlere ulaştık. Adımlarımızı hızlandırarak otelin girişine, lobinin olduğu kata indik. Hemen ilerisinde büyük bir kapı duruyordu; burası otelin kahvaltı salonuna açılıyordu. İçeri girdiğimizde bizi sabahın taze kahve kokusu ve tabak sesleri karşıladı. Hafta sonu olduğu için hafif bir yoğunluk vardı, kahvaltı sırasına girdik. Sıra bize geldiğinde üst üste dizilmiş büyük beyaz porselen tabaklardan birini aldım. Açık büfe cidden Serva'nın övdüğü kadar çeşitliydi. Tabağıma sırayla siyah ve yeşil zeytinlerden, birkaç çeşit peynirden ve sıcak büfeden dumanı tüten sosislerden koydum. Gözüme kestirdiğim birkaç şeyi daha tabağın kenarına sıkıştırdıktan sonra, içecek kısmına yönelip kendime buz gibi, taze sıkılmış bir portakal suyu doldurdum. Her şey yolunda görünüyordu. Beyaz tabağımı ve buz gibi portakal suyumu dengede tutmaya çalışarak açık büfe alanından ayrıldım. Serva da kendi tabağını tepeleme doldurmuş, gözleriyle çoktan oturacak yer aramaya başlamıştı. Salonun cam kenarına yakın, bahçeyi gören boş bir masa gözümüze çarptı. Oraya doğru adımlayıp sandalyelerimizi çektik ve rahatlamış bir nefesle yerleştik. Dışarıda hava tamamen açmıştı. Dünkü amansız fırtınanın, o ortalığı birbirine katan azgın yağmurun ardından gökyüzü berrak bir maviye bürünmüştü. Camdan içeri süzülen güneş ışığı yıkanmış yaprakların üzerindeki su damlalarını parlatıyordu. Dışarıdaki o temiz ve ferah hava, sanki adadaki tüm kirli tozu, ağır atmosferi tek bir gecede arındırmış gibiydi. Sakinleşen havanın tadını çıkararak yemeklerimizi yemeye başladık. Tam çatalımla tabağımdaki parlak siyah zeytinlerden birini kavrayıp ağzıma atmıştım ki, masanın üzerindeki telefonum titreyerek çalmaya başladı. Ekrandaki ismi görünce çatalı tabağın kenarına bıraktım. Serva’ya doğru bakarak, "Annem arıyor," dedim ve ekranı kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim anne?"
Telefonun ucundan annemin o her zamanki telaşlı ama rahatlamış sesi yükseldi.
"Günaydın kızım. Epey fırtına vardı dün, aklım sizde kaldı. Bugün geliyorsun değil mi eve?"
Ağzımdaki zeytini çiğnerken hafifçe gülümsedim. "Tabii ki de anne, burada kalıp daha ne yapacağım? Vapur seferleri başlar birazdan, döneceğiz."
"İyi, iyi..." dedi annem, ses tonundaki o sorgulayıcı korumacılıkla.
"Kahvaltı ettiniz mi oralarda? Aç kalmayın sakın."
"Biz de tam kahvaltı yapıyorduk şimdi masada. İyiyiz yani, hiç merak etme."
Annem derin bir iç çekti, sesinde o evrensel anne haklılığı vardı.
"Ne yapayım kızım, merak ediyorum işte. Anne olunca anlarsın sen de beni."
Onun bu klasik cümlesine karşı çıkmayıp gülümsedim. Ağzımdaki zeytinin çekirdeğini usulca avcumun içine çıkardım, ardından masanın üzerinde duran o mini çöp kutusunun kapağını aralayıp içine bıraktım. Masadaki portakal suyu bardağına uzanıp serin içecekten büyük bir yudum alırken, "Tamam anneciğim, gelince uzun uzun görüşürüz zaten. Hadi öptüm," dedim ve onayını aldıktan sonra telefonu kapattım. Ben telefonu masaya bırakırken Serva bir yandan çatalındaki sosisle ilgileniyor, diğer yandan da boş eliyle telefonunun ekranını yukarı aşağı kaydırarak sosyal medyada geziniyordu. Hayat o kadar sıradan, o kadar kendi akışındaydı ki, dün gece omzumda hissettiğim o etimi kavuran mühür acısı zihnimde iyice silikleşmeye başlamıştı. Keyifli ve acelesiz geçen kahvaltımızın ardından masadan kalktık. Odada bıraktığımız çantalarımızı alıp resepsiyona indik. Katı kuralları olmayan bu ikinci otelin görevlisine odanın siyah anahtarını teslim ederek çıkış işlemlerimizi tamamladık.
Otelden ayrılıp sokağa adım attığımızda yüzümüze vuran o temiz deniz kokusu içimi ferahlattı. İki sokak aşağıya, dün gece sığındığımız o lavanta kokulu butik otelin önünden geçerek doğrudan iskeleye doğru yürüdük. Deniz dünkü çalkantısını kaybetmiş, uslu bir çocuk gibi kayalıklara vuruyordu. İskeleye ulaştığımızda çantalarımızdan akbillerimizi çıkarıp turnikelere okuttuk. Çıkan o aşina "bip" sesiyle birlikte kapalı bekleme alanına yöneldik. Camların arkasındaki banklardan birine oturup, bizi karşı tarafa, evimize götürecek olan o beyaz vapuru beklemeye başladık. Serva, bekleme salonundaki bankta yanıma yerleştiğinde hala gözünü telefonunun ekranından ayırmamıştı. Sosyal medyadaki gönderileri hızla yukarı kaydırırken, benim telefonum kucağımda yeniden titremeye başladı. Ekrana baktığımda bu kez "Babam" yazısını gördüm. Hafifçe tebessüm ederek telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim baba?"
Babamın o her zamanki sakin, güven veren tok sesi duyuldu hattın ucundan.
"Günaydın güzel kızım. Dün annen durumu anlattı, fırtınada kalmışsınız. Bugün çıkıp geliyorsun değil mi bir aksilik yok?"
"Herhalde baba, buraya yerleşecek halim yok ya," dedim takılarak. Sesimdeki neşeli tonu duyunca onun da rahatladığını hissettim. "Hatta şu an iskeledeyim, vapur bekliyoruz."
"İyi, çok şükür. O halde akşam evde görüşürüz kızım, kendine dikkat et oralarda."
"Sen de baba, görüşürüz," deyip telefonu kapattım.
Ben telefonu çantama yerleştirirken Serva nihayet kafasını ekranından kaldırıp bana baktı. Gözlerini kısarak, "Senin telefonun da mübarek şirket telefonu gibi, hiç susmuyor sabahtan beri," diye takıldı. İç çekerek gözlerimi devirdim. "Sorma ya... Annem kapatıyor, babam arıyor. Koruma kalkanı devrede yine," dedim gülerek.
Yeniden önümüze dönüp vapuru beklemeye devam ettik. Çok geçmeden, dünkü fırtınanın izlerini taşımayan o devasa beyaz vapur, köpükler saçarak iskeleye doğru yanaşmaya başladı. Kapaklar açılıp yolcular tahliye edildikten sonra gemiye bindik. Bu kez hava o kadar açık ve davetkardı ki, kapalı salona girmek yerine doğrudan üst güverteye çıktık. Denizden esen o hafif, iyot kokulu rüzgar saçlarımızı uçururken, karşılıklı yerleştirilmiş ahşap banklardan birine oturduk. Vapur iskeleden yavaşça ayrılırken, arkasında bembeyaz bir köpük dalgası bırakıyordu. Ada yavaş yavaş arkamızda kalırken, dünkü o tekinsiz sisin yerini alan parlak güneş, dalgaların üzerinde elmas gibi parıldıyordu. Her şey o kadar huzurluydu ki... Ama zihnim bu huzura bir türlü ayak uyduramıyordu. Gözlerim denizin maviliğine takılmışken, aklıma yine istemsizce o adam geldi. Cam tüplerin kırılışı, peşimden gemiye binişi, rüyam... Hepsi zihnimin kıvrımlarında teker teker dönmeye başladı. Derin düşüncelere daldığımı, bakışlarımın donuklaştığını fark eden Serva, uzanıp parmağıyla omzumu dürttü.
"Sen yine o adamı mı düşünüyorsun? Hayır de lütfen," dedi, yüzünü hafifçe ekşiterek. Toparlanmaya çalışarak zoraki bir şekilde gülümsedim.
"Yok canım... Öyle bir an aklıma geldi sadece."
Serva arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı.
"Şu adadan iyice bir uzaklaşıp eve varalım, kendine gelirsin. Hep o dünkü fırtınanın kasveti kaldı üzerinde."
Hafta sonu dönüşü olduğu için güverte epey doluydu. Hatta bizim oturduğumuz sıranın biraz ilerisinde, banklarda yer bulamayan bir grup genç, sırt çantalarını altlarına alarak güvertenin zeminine, çember şeklinde oturmuşlardı. Kendi aralarında gülüşüyordu. Onların bu neşeli halleri ortama tam bir hafta sonu enerjisi katıyordu. Ortamda, elinde askılı metal tepsiyle bir vapur çalışanı belirdi. Tepsideki ince belli cam bardaklardan etrafa taze demlenmiş çay kokusu yayılıyordu. Ücreti karşılığında yolculara çay dağıtarak, tepsiyi ritmik bir şekilde sallaya sallaya yanımızdan geçti. Martıların vapurun arkasından atılan simit parçalarına çığlık çığlığa dalışını izleyerek geçen otuz dakikanın ardından, nihayet karşı yakaya ulaştık. Vapur iskeleye yanaşıp motorları yavaşlattığında içimi tuhaf bir ürperti kapladı. Gemiden inip, dünkü o kalabalık iskele alanına doğru yürüdük. Ayaklarım tam da dün o adama çarptığım, kimyasal sıvının avucuma sızdığı o noktaya bastığında adımlarımı istemsizce hızlandırdım. Kafamı sağa sola çevirmeden, o anı zihnime getirmemeye çalışarak Serva’yla birlikte kendimizi iskelenin dışındaki meydana attık.
"Uygulamadan taksi çağıralım, bu yorgunlukla metroyu çekemem," dedi Serva telefonunu kurcalayarak. "Tamam, çağıralım," dedim, etrafı izleyerek. Taksinin eşleşmesini beklemek için yol kenarındaki kaldırımda durduğumuz sırada, elinde rengarenk güllerle orta yaşlı, çingene bir çiçekçi kadın bize doğru yanaştı. Yüzünde ısrarcı bir gülümsemeyle güllerden birini bana doğru uzattı.
"Al sana gül vereyim güzel kızım, hediyem olsun benden sana."
Serva hemen araya girip elini havada salladı. "Yemezler abla! Aldıktan sonra da arkasından para istersin sen şimdi."
Kadın bozulmuş gibi yaparak göğsüne vurdu.
"Aaa, yok valla! İçimden gelerek veriyorum, hadi yabancı değilsiniz."
Ben daha fazla uzatmak istemeyerek araya girdim, sesimi biraz mesafeli tutarak, "Hadi ablacım hadi, boş işlere ayıracak vaktimiz yok şu an. Kolay gelsin," dedim. Kadın bizi ikna edemeyeceğini anlayınca söylene söylene başka bir çiftin yanına doğru ilerledi. Birkaç dakika sonra önümüzde sarı bir ticari taksi yavaşlayarak durdu. Serva hemen aracın hafifçe aralanmış olan ön camından içeriye doğru eğildi. "T-0000 plakalı taksi mi?" diye sordu, uygulamadaki bilgiyi teyit etmek ister gibi. Şoför başını sallayarak, "Evet, buyurun," dedi. Kapıyı açıp kendimizi arka koltuğun yumuşak zeminine bıraktık. Taksi hareket edip ana yola bağlandığında, rıhtımın o sakin ve arınmış havasından eser kalmamıştı. Devasa metropolün o bilindik kalabalığı bizi anında yuttu. Yanımızdan hızla geçen metrobüsler, korna sesleri, üst üste yığılmış gökdelenlerin camlarına vuran öğle güneşi ve adım adım ilerleyen yoğun şehir trafiği... İstanbul her zamanki gibi tüm karmaşıklığıyla karşımızda duruyordu.
Yol boyunca camdan dışarıyı, akan şehri izledim. Trafik uzadıkça ve dışarıdaki o gürültü artıp kafamı şişirmeye başladığında çantamdan kablolu kulaklığımı çıkardım. Telefonuma takıp rastgele bir müzik listesi açtım ve kulaklıkları kulağıma yerleştirdim. Müziğin ritmi dış dünyayla olan bağımı tamamen keserken, başımı koltuğun arkasına yasladım. Hemen yanımda duran Serva da tıpkı benim gibi bitkin düşmüştü; o da başını taksinin yan camına yaslamış, donuk gözlerle dışarıdaki trafiği ve akıp giden gri binaları izleyerek yolu seyretmeye devam ediyordu. Müziğin sesi zihnimi doldururken, sağ omzumda belirsiz, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir karıncalanma hissettim. Ama müziğe odaklanarak bunu da sadece dünkü yorgunluğun bir getirisi sayıp gözlerimi kapattım. Uzun ve yorucu yolculuğun ardından nihayet oturduğumuz mahalleye ulaştık. Ödeme zaten uygulamadan kayıtlı karttan otomatik olarak çekildiği için taksiciye sadece kibar bir "Teşekkürler, kolay gelsin," deyip kapıyı açtık ve indik.
Sokağın köşesinde durduğumuzda Serva’yla birbirimize döndük. Yağmurlu, fırtınalı ve bol maceralı bir yirmi dört saatin ardından ikimiz de bitkin ama evimize ulaşmanın huzuru içindeydik. Kollarımı Serva’nın boynuna dolayıp sıkıca sarıldım. "Görüşürüz, kendine çok iyi bak," dedi, Serva benden ayrılırken.
"Görüşürüz canım."
Serva çantasının sapını omzunda düzeltti.
"Eve mi geçeceksin direkt?"
"Evet, önce bir eve geçip üzerimi değiştireceğim, biraz dinlenirim herhalde."
"Tamamdır, haberleşiriz o zaman," dedi ve el sallayarak arkasını döndü. Aynı mahallede oturuyorduk ama evlerimiz zıt yönlerde kalıyordu. O kendi sokağına doğru adımlarken, ben de derin bir nefes alıp kendi evime doğru yürümeye başladım. Evin önüne geldiğimde adımlarım durdu. Çantamdan anahtarımı çıkarmaya üşenip kapının ziline bastım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve annemin o tanıdık, rahatlatıcı yüzü belirdi.
"Hoş geldin kızım!" diyerek kollarını açtı.
"Hoş bulduk anne," deyip hemen boynuna sarıldım. Evin o kendine has kokusu burnuma dolduğunda dünkü tüm yorgunluğum bir parça hafifledi. Ayakkabılarımı çıkarıp hemen içeriye geçtim. Üzerimdeki o is kokulu, nemli kıyafetlerden kurtulmak için sabırsızlanıyordum. Odama geçip temiz havlumu kaptığım gibi banyoya daldım. Duşakabinin içine girip sıcak suyu açtım. Su tenimden akıp giderken sanki sadece adanın yağmurunu değil, zihnimdeki o geceki kabusunun kasvetini de söküp götürüyordu. Duştan çıktıktan sonra odama geçip gardırobun karşısına geçtim. Canım hiç sıkı kıyafetler giymek istemiyordu; bu yüzden altıma tıpkı bir tayt kadar rahat, esnek kumaşı olan siyah bol paça bir pantolon geçirdim. Üzerine ise belime tam oturan, zarif beyaz bir gömlek giydim. Aynanın karşısına geçip ıslak saçlarımı kuruttuktan sonra hafifçe taradım. Kombinimi tamamlamak için çekmecemden gold rengi halka küpelerimi ve onlara uyumlu ince kolyemi taktım. Yüzüme kendime çok yakıştırdığım hafif bir far sürüp, gözlerimi belirginleştiren ince bir eyeliner çektim. Dudaklarıma da taze, şeftali tonlarında bir ruj sürerek makyajımı bitirdim. Son olarak güneş gözlüğümü de saçlarımın üzerine yerleştirip odadan çıktım.
Tam dış kapıya yönelmiştim ki salondan gelen seslerle duraksadım. Ben duştayken eve misafirler gelmişti; içeride hararetli bir sohbet dönüyordu. Salona hafifçe başımı uzatıp, "Hoş geldiniz," dedim güleryüzle. Misafirlerin selamını aldıktan sonra kapı eşiğinde duran anneme döndüm. "Anne, ben çıkıyorum biraz."
Annem, "Nereye kızım, yeni geldin?" der gibi baktı ama misafirlerin yanında çok da üstelemek istemedi.
"Şöyle mahallede bir hava alacağım, dün çok kapalı kaldım. Gelirim birazdan," diyerek durumu toparladım.
"Hadi ben kaçtım, görüşürüz!"
Güneş gözlüğümü gözüme indirip siyah demir kapıyı arkamdan kapattım ve kendimi İstanbul'un güneşli sokaklarına attım. Nereye gideceğimi tam olarak bilmesem de, sadece yürümek ve dün geceki o rüyanın gölgesini tamamen arkamda bırakmak istiyordum. Mahallenin o hareketli, cıvıl cıvıl ana caddesine doğru ilerledim. Güneş, dünkü fırtınayı hiç yaşanmamış gibi unutturmak istercesine tenimi ısıtıyordu. Her zaman gittiğim, köşedeki o küçük kafeye geçip kendime buzlu bir kahve söyledim. Amacım biraz kafa dağıtmaktı. Telefonumu masaya bırakıp sandalyeme yerleştiğim an, üzerime ağır bir yorgunluk çöktü. Göz kapaklarım bir anda tonlarca ağırlıktaymış gibi aşağıya doğru çekilmeye başladı. Esnemekten çenem çıkacaktı adeta. Dün gece fırtınada sırılsıklam yürümek, üstüne o kabusla uykumun bölünmesi beni tamamen tüketmişti. Kahvemi falan unutup, başımı masaya yaslayarak şöyle beş dakika kestirmek istedim. Gözlerimi kapattım. Tam bilincim bulanıklaşacak, uykunun o huzurlu kollarına bırakacaktım ki... İçimde tuhaf bir şey oldu.
Sanki beynimin tam ortasında görünmez bir şalter yukarı fırlatıldı. Vücudum deli gibi uyumak istiyor, göz kapaklarım kapanıyordu ama zihnim buna amansız bir direnç gösteriyordu. Ne zaman bilincimi kaybetmeye yaklaşsam, sağ omzumdan yukarı doğru tırmanan o elektriklenme hissi beni bir şok dalgası gibi sarsarak uykunun kıyısından söküp alıyordu. Hücrelerim "uyu," diye yalvarırken, sinir sistemim sanki bir komutla sonuna kadar açık tutuluyordu. Ne kadar denersem deneyeyim, o karanlık boşluğa düşmeme izin verilmiyordu. Uyuyamıyordum. Bu sıradan bir uykusuzluk değildi; bedenimin bana ait olmayan bir güç tarafından uyanık kalmaya zorlanması gibi tüyler ürpertici bir histi. Gözlerimi panikle açıp doğruldum. Alnımda ince ince soğuk ter damlaları birikmişti. Masadaki buzlu kahve bardağını buz gibi olmuş ellerimle kavrayıp derin bir nefes aldım. "Sadece aşırı kahve ve yorgunluktan," diye fısıldadım kendime. Ama içimdeki o huzursuz kurt çoktan kemirmeye başlamıştı ruhumu.
Kafede daha fazla duramadım. Zaman benim için o andan sonra tuhaf, kesik ve anlaşılmaz bir hızla akmaya başladı. Sokakları arşınladım, vitrinlere baktım ama zihnim sanki bir sis bulutunun arkasındaydı. Uyku beni çağırıyor ama o görünmez bir duvar her seferinde beni geri fırlatıyordu.
Hava kararmaya, gri binaların arkasından akşamın o kızıl tonları sokağa çökmeye başladığında pes edip eve döndüm. Misafirler çoktan gitmişti. Annemin hazırladığı akşam yemeği masasında babamla dünkü vapur maceralarımızı konuşup hafifçe güldük. Annem yine "Bir daha o havada hayatta salmam sizi," diye söyleniyordu. Onların bu dünyevi, sıradan huzuru beni biraz olsun sakinleştirdi. Yemekten sonra doğruca odama geçtim. Üzerimdeki o şık beyaz gömleği ve bol paça pantolonu çıkarıp en rahat, en yumuşak siyah takımlı pijamalarımı giydim. Aynanın karşısına geçip yüzümdeki eyelinerı ve o şeftali tonlarındaki ruju özenle temizledim. Aynadaki yansımama baktığımda, gündüz o uyuyamadığım anların getirdiği bitkinlik göz altlarıma hafif morluklar olarak sinmişti. Yatağın içine girdim. Odanın ışığını kapatıp kendimi karanlığa bıraktım. Gündüz beni uyanık tutan o tuhaf güç şimdi geri çekilmiş gibiydi; bu kez uyuyabileceğimi hissediyordum. Göz kapaklarımı birbirine bastırdım ve kendimi gecenin o dipsiz, ağır uykusuna teslim ettim. Gözlerimi ani bir nefesle açtım. Görüşüme saniyeler içinde sızan parlak beyaz ışıkla birlikte bedenim benden bağımsız bir panikle sarsıldı. Hızla yerimde doğruldum. Altımdaki o metalik soğukluk sırtımı dondururken deli gibi etrafıma bakındım. Yine aynı sedyeydi. Yine aynı labirent gibi odanın tam ortasındaydım. Etrafta hiç kimse yoktu. Ellerim saçlarıma gitti, titreyen parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken, "Yine aynı rüyayı görüyor olamam..." diye mırıldandım hıçkırır gibi bir sesle.
"Hayır, hayır, uyan artık Neval, uyan..."
Elim istemsizce sağ omzuma gitti. Kıyafetimin kolunu sertçe sıyırıp omzuma baktığımda kalbimin teklemesiyle birlikte boğazımdan boğuk bir çığlık firar etti. O mühür oradaydı. Sırt sırta vermiş iki ayın ortasındaki keskin kum saati sembolü derimin altına bir damga gibi kazınmıştı. "Nasıl ya? Nasıl olabilir bu?!" diye sorguladım çılgın gibi, tırnaklarımı mührün üzerine bastırarak. Odanın ağır, metal kapısı mekanik bir tıslama eşliğinde aralandı. İçeriye dün geceki o adam girdi. Adımlarındaki o tekinsiz sakinlik sinirlerimi altüst etmeye yetti. "Bu... Bu nasıl bir rüya?!" diye bağırdım, sedyenin üzerinde geriye doğru kaçmaya çalışarak. "Bana ne yapıyorsunuz siz?!"
Adam yüzünde milim kıpırdamayan o derin ciddiyetle bana baktı. "Rüyada falan değilsin," dedi, sesi buz kütlesi gibi odada yankılanırken.
"Tekrar hoş geldin."
"Nasıl bir oyun oynuyorsunuz benimle?!" diye çemkirdim, sesimin titremesine engel olamayarak. Adam sorularıma cevap vermek yerine odanın köşesinde duran uzun, siyah, tabure benzeri metal koltuğu kavradı. Ağır adımlarla sedyemin yanına kadar çekip tam karşıma oturdu. Uzun cüssesiyle tam tepemde bittiğinde gözlerini gözlerime dikti. "Aslında bakarsan," dedi, sesindeki o mesafeli tona rağmen meydan okuyan bir tavırla.
"Seni buraya getiren şey yaptığın bir hataydı. O gün rıhtımda bana çarpıp elimdeki kutuyu düşürdün."
Öfkeyle sözünü kestim.
"Bilerek yapmadım! Acelem vardı benim, anlıyor musun? Elimden bir şey gelmezdi! Bunun için mi kaçırdın beni yani? Bunun için mi?!"
Sesim bir anda çaresiz bir tona büründü.
"Özür dilerim, tamam mı? Özür dilerim!"
Adam başını hafifçe iki yana salladı, yüzünde en ufak bir acıma kırıntısı bile yoktu.
"Hayır, mesele intikam değil. O tüplerdeki sıvı biyolojik bir virüstü. Derinle temas ettiği andan itibaren seni sisteme, yani buraya bağladı."
Sinirsel bir kahkaha attım. Gözlerimden yaşlar süzülürken kafayı yiyormuş gibi hissediyordum.
"Şaka yapıyor olmalısın? Yok, yok... Bu kesinlikle bir rüya. Şimdi gözlerimi kapatacağım, içimden sayacağım ve açtığımda kendi yatağımda uyanacağım."
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Dişlerimi birbirine geçirip kalbimin ritmini sakinleştirmeye çalışarak birkaç saniye bekledim. O sırada adamın oturduğu sandalyeden kalktığını, kıyafetlerinin hışırtısını duydum. Nabzım kulaklarımı sağır edecek gibi atarken gözlerimi aniden açtım.
Hala oradaydım.
Üstelik adam, üzerindeki o bembeyaz doktor önlüğünü yavaşça çıkarmış, oturduğu sandalyenin sırtlığına asıyordu. Gerçek tüm çıplaklığıyla yüzüme çarptığında sedyeden aşağıya doğru sarkarak bağırdım.
"Olamaz, lanet olsun! Ne işler karıştırıyorsunuz siz? Mafya mısınız, nesiniz?!"
Adam önlüğü asmayı bitirip bana doğru hızlıca döndü. Keskin bakışları bir anda üzerime dikildiğinde sesinin tonu ilk kez bu kadar sert ve emrediciydi.
"Sesini yükseltme maviş. Seni bu kasabada birinin yanına yerleştirmem gerek. Kalk, gidiyoruz."
Duyduklarımla bir an duraksadım, kelimeler boğazımda düğümlendi. Şaşkınlıkla elim havada kaldı. "Bir dakika, bir dakika..." dedim, alaycı ama korku dolu bir tonla.
"Cidden seninle geleceğimi falan mı düşünüyorsun?"
Adam hiçbir şey demedi, sadece donuk gözlerle yüzüme bakmaya devam etti. Bu umursamazlığı beni daha da delirtti. Sedyeden ayaklarımı yere indirip karşısında dikleştim.
"Hiçbir yere gelmiyorum! Önce bana ne yaptığını söyleyeceksin!"
Adam arkasını döndü, kapıya doğru bir adım atarken o soğuk sesi arkasından ulaştı bana.
"Bunu zamanla öğrenirsin. Şu an sana hiçbir şey anlatmayacağım."
"Hayır, anlatacaksın!" diyerek tamamen dikleştim, öfkem korkumun önüne geçmişti.
"Bedenime izinsiz mühür vuruyorsan, bana bunu açıklamak zorundasın!"
Adam bir anda durdu. Sinirli, alaycı bir gülüş döküldü dudaklarından. Burnunu sertçe çekip bana doğru döndü.
"Bak, gerçekten seninle uğraşamam. Eğer bu kasabada hayatta kalmak istiyorsan beni dinlemek zorundasın."
"Hayır!" diye direndim hala ısrarla.
"Bana ne olduğunu söylemeden tek bir adım bile atmayacağım!"
Adamın sabrı tamamen taşmıştı. Hızlı adımlarla üzerime doğru yöneldi. Ne olduğunu anlayamadan kemikli, büyük eliyle kolumu sıkıca kavradı ve beni odanın duvarını kaplayan devasa aynanın karşısına doğru adeta sürükledi. Kolumu kurtarmaya çalışarak çırpındım. "Bana bu şekilde davranamazsın seni kavak ağacı!" diye bağırdım öfkeyle. Adam bir anda durdu. Kelimem odanın içinde asılı kalırken, üzerime çöken o tehlikeli sessizlikle ürperdim. "Sen bana ne dedin?" diye sordu, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşmüştü. Onun bu ani çıkışından, gözlerindeki o karanlık parıltıdan feci şekilde korktuğum için dilimi yutmuş gibi sustum. Cevap vermedim.
Adam hemen arkamda durdu. Büyük, soğuk eli çenemi kavradığı gibi çehremi aynadaki yansımama doğru yukarı kaldırdı. Parmaklarının baskısı canımı yakıyordu. Aynadaki gözlerimin içine baktı.
"Dişlerini göster."
Tam cevap vermek için dudaklarımı aralayacaktım ki adam sözümü keserek çenemi daha sıkı, kaçamayacağım bir güçle tuttu.
"Dişlerini göster dedim!"
Korkuyla ağzımı yavaşça araladım. Aynadaki yansımama odaklandığımda, gördüğüm şeyle birlikte damarlarımdaki tüm kanın çekildiğini hissettim. Üst çenemdeki köpek dişlerim, normal bir insanınkine kıyasla gözle görülür bir şekilde uzamış, uçları sivrilerek tekinsiz bir keskinliğe ulaşmıştı. Dehşet ve korkuyla irkildiğim an, adam çenemi tutan elini yavaşça bıraktı. Bedenim titrerken aynanın önünden geri geri adımladım, sırtım metal sedyeye çarpana kadar kaçtım ondan. "Ne yaptın bana?!" diye feryat ettim, sesim ağlamaklı fırladı dudaklarımın arasından.
"Nasıl bir şey bu?! Ben neyim?!"
Adam, ellerini cebine koyup o acımasız gerçekliği yüzüme fırlattı.
"Bahsettiğim o sıvı, yapay bir vampir virüsüydü. Ve sen... yavaş yavaş onlardan birine dönüşüyorsun."

