İçeriğe geç

GECE GÜNEŞİ

Bölüm 1 · 9 dk okuma

GECE GÜNEŞİ

Bölüm 1

BÖLÜM-1

Bir acı ne kadar sızlatırdı yüreği. Kaç yıl, kaç hafta, kaç saat geçmeliydi acının dinmesi için. Belki de koca bir hiçlik. Zordu. Baş edemeyeceğim kadar zor. Kaybetmenin acısını bir kez daha yaşamak hayatın bana sunduğu koca bir haksızlıktı. Annemi almıştı zaten benden. Bana nefes olurken ölmüştü annem. O öldü, bir sıfır yenik başladım hayata. Hep eksikti her güzel anı. Sanki bir kişilik boşluk vardı her güzel fotoğrafta. O gitti, ben hep biraz yarım kaldım. Hiç duymadığım bir kokunun hasreti tüttü hep burnumda. İşte ilk kaybedişimdi annem. İlk gözyaşım, ilk kalp ağrımdı. Mevsimler geçti. Kaç kış yerini yaza bıraktı kim bilir. Kaç bahar tekrar yeşerdi ağaçlar. Zaman derdi babam. 'O hiçbir acıyı unutturmaz ama her acıyla yaşamayı öğretir.' derdi.

Öğrenmiştim baba. Seninle öğrenmiştik. Sen sevdanın acısıyla yaşamayı bense hiç bilmediğim bir sevginin acısıyla yaşamayı öğrenmiştim. Ama şimdi bildiğim, ögrendiğim her şeyi unuttum. Oysa babaların anlattığı masalların sonu hep mutlu biterdi. Ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar diye kapatırdım gözlerimi. Şimdi bütün masallarımın sonu sonsuza dek yok oldu. Benim masalımda mutlu bir son yoktu sanırım. Belki de artık mutlu bir son yazmaya cesaretim yoktu.

Yağmurun pencereye vuran seslerini belli belirsiz duyuyordum. Kirpiklerimin arasından sızan güneş sanki bilerek canımı yakmak istercesine aralamaya çalışıyordu gözlerimi. Fakat kirpik diplerime kadar yorgundu bedenim. Sanki her bir hücrem feryat ediyordu uyanmaya.

Arsız güneş ışığı yağmura aldırış etmeden göstermişti yüzünü. Oysa yağmurlu havalarda karanlığı severdim ben. Aslında hep karanlığı sevdim ben. Koyu gecenin altında sadece yıldızların belli belirsiz ışıklarına bakarak uyumak sanırım hayatımdaki en güzel şeydi.

Güneş ışığının açamadığı gözlerimi kıyamet koparcasına çalan zilin sesiyle açtığımda hayatımdaki ikinci güzel şeyin geldiğini anladım. Hızlıca yorganı üzerimden atıp çıplak ayaklarla kaymadan kapıya koşmayı başarmıştım. Bence bu gerçekten büyük bir başarıydı. Ve kimin geldiğine bakmadan kapıyı sonuna kadar açtım. Çünkü kapı açılana kadar parmağını zilden çekmeyen ve her seferinde beni sinir etmeyi başaran tek kişi son zil bükücü arkadaşımdan başkası olamazdı. Karşımda duran bayan kahkaha kocaman gülümsemesiyle yüzüme bakıp "Günaydın güzellik, çok kızmadın umarım." demişti kokusu burnuma dolan sıcak simitleri sallayarak. Sanki kızmak mümkünmüş gibi. Bu kadar güzel gülen birine insan nasıl kızabilirdi ki. Beni her seferinde kendine hayran bırakmayı başaran bir kadındı. Benim aksime fazlasıyla enerjik bir sabaha uyanmıştı anlaşılan.

"Günaydın Duygu. Elindeki o sıcak simitler olmasa seni içeri almayı düşünmüyordum aslında." dedim.

Tabi ki gerçek olmadığını bildiği için lafımı bitirmemi beklemeden girmişti içeri. Ona asla kapımı kapatmazdım. Çünkü hayatımda kalan güzel şeylerin sonuncusu oydu. Belki sadece bir yıl olmuştu tanışalı ama bir yıla ne kadar çok şeyin sığabileceğini öğretmişti hayat bana. Hiçbir zaman dilimini küçümseyemezdim çünkü bir saniyenin hayatımızdan neleri alıp neleri kazandıracağını asla bilemezdik. Ve hayatın bana ilk gülümseyişi işte bu muhteşem kadın olmuştu. Kapıyı kapatıp hemen peşinden ilerledim. Şuan oturduğum ev babamdan kalan son şeydi. Küçük bir mutfak, biraz eskimiş ama hala iş gören bir koltuk takımının olduğu bir misafir odası ve bir yatak odası vardı. Normal bir aile için baya küçük olan bu ev babam ve bana yeterliydi. Önemli olan büyük olması ya da güzel eşyaların olması değildi. Hiçbir zaman böyle isteklerim olmamıştı. Sadece babamla olan huzurlu bir hayat yeterliydi benim için. Ama artık sadece ben kalmıştım ve o daracık ev benim için içinde kaybolduğum bir karadelikten farksızdı. Duygu çoktan kahvaltı masasına kurulmuştu.

"Artık güzel ellerinle bir çay yaparsın bana değil mi güneşim?" demişti.

Bana hep adımın anlamıyla seslenirdi. Ve tuhaf bir şekilde bunu duymak hoşuma gidiyordu. Ama bunu ona belli ettiğim söylenemezdi.

"Bir yıl olacak ama hala bana Helya demediğine mi alınayım yoksa koskocaman kadının beş harfi aklında tutamadığına mı üzüleyim bilemedim." demiştim sahte bir sinirle.

"Haha gerçekten çok komiksin güneşim. Ve ayrıca bana yaşlı demeye mi çalışıyorsun sen? Sadece senden 5 yaş büyüğüm. Ama karnım kurt gibi aç ve hala bana çay demlemeni bekliyorum ben ve simitlerim. Bu yüzden seni affediyorum." dedi.

Ah kime laf anlatıyordum ki ben zaten. Hayatımda tanıdığım en dik başlı insan olabilirdi. Kim derdi ki her insanı büyüleyecek kadar güzel gülen birinin bu kadar inatçı olabileceğini. Hemen tezgaha geçip sıcak suyun içine iki tane sallama çay koymuştum. Sabahın köründe geldiği için demleme çay bekleyemezdi öyle değil mi? Bu yüzden hemen kocaman fincanı önüne koydum. Bundan pek şikayetçi değildi çünkü ne kadar inatçı ve dik başlı olursa olsun yapılan emekten asla şikayet etmezdi. Tabi biraz da benim ayrıcalığımın olduğunu söyleyebilirdim. Çayımızla simitlerimizi afiyetle yerken bugün dersimin olup olmadığını hatırlamaya çalıştım. Doğrusu hiç derse gitmek istemiyordum. Okullar açılalı 3 hafta olmuştu. Edebiyat okumayı çok sevdiğim halde babamın ölümünden sonra bir türlü tamamen toparlayamıyordum. Duygu'nun sesiyle düşüncelerden sıyrılıp ona odaklandım.

"Diğer eve ne zaman geçmeyi düşünüyorsun canım? Biliyorum bu konuyu konuşmak istemiyorsun fakat evin tadilatlarının bittiği haberini aldım. Hiçbir dekorasyon yapılmamış. Evin sahibi gerçekten düşünceli birisiymiş. Senin zevkine bırakmış her şeyi."

Bu konuyu tamamen unutmuştum. Çünkü bu evden ayrılmak hiç aklımda yoktu. Ta ki babamın ölümünden bir hafta sonra kapıma bir mektup gelene kadar. Böyle şeylerin sadece filmlerde olacağını düşünürdüm. Bir zarf gelir kıza hiç tahmin edemeyeceği bir miras kalır ve kız hayatının aşkını bulur. İzlerken böyle şeyler gerçek hayatta olmaz dediğimiz o filmlerdeki senaryo sanki tanrının bana oynamam için yazdığı en büyük senaryoydu. Duygunun hatırlatmasıyla tekrar o gün mektupta yazanlar gelmişti aklıma.

Sevgili Helya,

Sen beni hiç görmedin, belki de adımı bile duymadığın bir ömür geçirdin. Ve şimdi hiç tanımadığın bir adamdan gelen bu mektup seni oldukça şaşırtabilir. Benim adım Ali. Sadece Ali olarak tanı beni. Soyadımın ağırlığı olmadan, babanla tanıştığımdaki gibi. Sahip olduklarımın olmadığı, sadece bir bavulumla beni kabul eden, bana kapısını açan baban İbrahim'e can borcu olan Ali olarak bil. Ben babanı tanıdığımda sen daha yoktun. Senin varlığını bilmeden bir söz verdim ben babana. Bir can emaneti aldım ondan. Onun yokluğunda bana emanet olan bir can. Yıllar sonra öğrendim ki o emanet gelmiş dünyaya. Sensin kızım. Sen benim can emanetimsin. Bu mektubu senin varlığını öğrendiğim gün yazıyorum. Şuan kaç yaşındasın bilmiyorum ama tek bildiğim bu mektup sana geldiyse sevgili babanın hayatta olmadığıdır. Mektubum sana ulaşana kadar belki ben de göçüp gitmişimdir bu dünyadan. Babana verdiğim sözü tutuyorum sevgili Helya. Sana bıraktıklarımın kıymetini bilecegini biliyorum. Umarım beni geri çevirmezsin. Umarım babanın yanına huzurla gidebilirim sevgili Helya.

Evet gerçekten olmuştu. Hâlâ aklımın almadığı bu durumunla nasıl başa çıkmam gerektiğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Belki ilk kısmı gerçekleşmişti payıma düşen senaryomun.

Peki ya aşk ?

Sanırım artık kaybetmeyi göze anlamayacağım kimseyi kalbime almaya hazır değildim. Fazlasıyla kaybetmiştim. Artık acıya dolmuştu kalbim, ruhum. Bir kişiyi daha kaybetme lüksüm yoktu. Ruhumu kaybetmeye ramak kalmıştı. Ve bu riski almaya asla cesaretim yoktu. Ben bunların hepsini hazmetmeye çalışırken Duygu'nun sesiyle irkildim.

"Güneşim iyi misin? Eğer canını sıktıysam bir daha konuşmayız bu konuyu." demişti.

Can sıkıntısından çok daha fazlasıydı. Bu kadar da olmaz dediğim her an hep daha fazlası olmuştu. Hayatın bana karşı hep fazlası vardı. Ve payıma düşen hep en kötünün fazlasıydı. Bu sefer iyi mi kötü mü bilemiyordum. Babamın anılarını bırakıp gitmek imkansızdı. Aklımın, kalbimin bildiği ne varsa bu evdeydi. Bir yandan hiç tanımadığım bir adamın sözü vardı. İnsan bir ömür sürecek bir söz verebilir miydi? Zamanı belirsiz bir söz için yıllarca nasıl beklenirdi? Sanırım babamın da dediği gibi zaman, yine bütün sorularımın cevabıydı.

"Yok canım sadece bu konuda ne yapmam gerektiğini hala bilmiyorum. Onca anım hatta acım, en önemlisi babam bu evde. Her yer onun hatırasıyken nasıl giderim. Hiç tanımadığım bir adamın sözü için mi? " dedim.

Gerçekten bir çıkmazın içindeydim ve beni çıkarabilecek tek kişi karşımdaydı.

"Bak güneşim, yaşadığın her anı, her acı döktüğün her gözyaşı hatta baban bile sen nereye gidersen git hep seninle gelir. Sen bu evde olduğun için burda hepsi. Başka yere gitmiş olman onların bir parçan olduğunu değiştirmez. Yaşadığın, yandığın her şey sadece kalbinde. Ve sen nereye gidersen git kalbinle beraber hepsi daima seninle olacak. Diğer adamı tanımam ama kimse böyle bir sözü boşuna vermez bu yükü kimse kolay kolay taşımaz. Ve eminim ki baban da bunu yapmanı isterdi."

Gözyaşlarım sessizce akmaya başlamıştı bile Duygu konuşurken. Gerçekten haklıydı. Bin ışık yılı uzakta bile olsam gittiğim her yerde daima benimle olacaklardı. Sevgili arkadaşıma gülümseyerek baktım.

"Her zamanki gibi yine haklısın galiba. Biliyor musun bazen beni kurtarmakla görevli bir melek olduğunu düşünmüyor değilim." dedim.

O kadar güçlü bir kahkaha attı ki yine içimi ısıtmayı başarmıştı.

"Ne sandın güneşim, bir Duygu Kara kolay yetişmiyor ama öyle değil mi?" dedi.

Gerçekten de yetişmiyordu. En azından benim hayatımda olması mucizeydi. Hızlıca ayağa kalkıp heyecanla konuşmaya başladı.

"O zaman hemen hazırlanıp çıkmalıyız. Aslında o kadar merak ediyorum ki nasıl bir ev olduğunu. Hemen gidip görelim hem sen de merak ediyorsundur öyle değil mi? "dedi biraz da çekinerek.

"Ah evet bu kadar heyecana karşı sanırım ben de biraz merak ediyorum."

Ellerini birbirine vurarak çocuk gibi alkış sesleri çıkarıyordu. Hızlıca hazırlamıştı beni. O yanımdayken kıyafet konusunda bana pek bir şans bırakmıyordu. Doğum günümde aldığı beyaz elbiseyi giymemi istemişti. Aslında pek istekli değildim fakat fazlasıyla heyecanlı arkadaşımı kırmak, isteyeceğim en son şeydi. Çok da kısa olmayan elbisesi ilk defa giyiyordum. Aslında hoşuna bile gitmişti. Gerçekten beni benden daha iyi tanıdığını düşünüyordum bazen. Saçlarımı dünden düzleştirdiğim için başka bir işlem yapma gereksinimi duymayıp her zamanki gibi salık bırakmıştım. Evden çıkmaya hazırdık artık. Mektubun içinde yazan avukat bilgilerine Duygu daha önceden ulaşmış ve iletişime geçmişti ve evet sevgili kurtarıcım aynı zamanda genç bir avukattı. Bu yüzden Ali Bey'in avukatından evle ilgili tüm bilgilere ulaşmıştı. Fakat o da benim gibi ilk kez görecekti. Hemen taksiye binip adrese gitmek için harekete geçtik. Gerçekten tuhaf hissediyordum. Ama yanımda sürekli heyecanlı cümleler kuran arkadaşım beni de heyecana sokmuştu. Adrese geldiğimizi söyleyen şoförün ücretini ödeyip hemen indik. Ve karşımıza çıkan binaya hayretler içinde bakakaldık. Dışardan gören biri bizi gerçekten hiç bina görmemiş diyebilirdi. Ama böylesini gerçekten görmemiştik. Duygu'nun çalıştığı avukatlık bürosu da gösterişli bir bina sayılırdı fakat bu kadar ihtişamlı olması imkansızdı.

"Vay canına güneşim." dedi Duygu gözlerini binadan ayırmadan.

"Burası gerçekten muazzam."

Evet gerçekten öyleydi. Dışı safi camla kaplı, camın dışında kalan kısımları grinin tonlarıyla renklendirdikleri sütunlarla çevrili bina fazlasıyla dikkat çekiciydi.

"Asansör vardır değil mi ama?" dedim. Duygu'nun şaşkın bakışları bu sefer bana dönmüştü.

"Ah güneşim gerçekten mi? Yani sorduğun soru bu mu ? Bazen beni gerçekten dumura uğratıyorsun güzelim." dedi.

Ne var yani çok mu saçmaydı. Evet tamam belki biraz öyleydi ama ne olmuş yani. Hayatımda her gün böyle yerler görmüyordum. Adımlarımızı girişe doğru yönelttik. Tabiki de böyle estetik bir binaya normal bir giriş beklenemezdi. Kapıdaki güvenlik görevlisi turnikelerin başında şaşkın şaşkın etrafa bakan bizi görür görmez yanımıza geldi.

"Buyrun kimin için gelmiştiniz?"

Duygu hemen olayı izah edip bizi içeriye sokmuştu. Gerçekten bu kadar kolay mıydı. En azından bir X-Ray cihazından falan geçeriz sanmıştım. Hemen binaya girip asansörün olduğu bölüme geldik. Duygu aniden "Ah güneşim dairenin anahtarı güvenlik görevlisinden alınacaktı unuttuk sen çık yukarı ben hemen geliyorum ." dedi.

Elime tutuşturduğu kâğıtta kat ve daire numarası yazıyordu. Başımla onaylayarak asansöre bindim. Kâğıdı incelemeye başlamıştım bile. Ben kağıdı incelerken asansöre birinin daha bindiğini hissettim fakat bakma girişiminde bulunmamıştım. Ben hala 23. kat yazısına takılı kalmıştım.

Tanrı aşkına!

23. kat mı? Yukarı çıkana kadar bu insanlar ne yapıyorlardı asansörde. Ben bunları düşünürken bir anda asansörün sarsılması ile ışıklar sönmüştü. Ne olmuştu birden böyle. Sabırsızca asansörün düğmelerine basmaya başladım.

"Hadi ama ne oldu şimdi durup dururken."

Ben kendi kendime söylenirken asansörde varlığını bile unuttuğum kişinin sesi ile hemen sesin sahibine döndüm.

"Düğmelere düşman gibi basmanızın bir işe yarayacağını sanmıyorum küçük hanım."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.