İçeriğe geç

Gece Güneşi

Bölüm 1 · 35 dk okuma

Gece Güneşi

Bölüm 1

"Karanlık ve Dört Duvar"

Nil'den Senelerim vardı. Herkes gibi bu fani dünyada geçirdiğim saatlerim ve günlerim, haftalarım ve aylarım, yıllarım ve ömrüm vardı fakat benim geçirdiğim bu zaman diğer insanlardan farklı ilerleyen bir kısır döngüydü. Çoğunlukla içinde kaybolduğum dipsiz bir kuyuyu andıran hayatım asla değişmiyor ve sanki kalan ömrümün fragmanını bana izletiyordu. Karanlık odam vardı. Perdeleri asla açamadığım, yirmi bir senedir gündüz vakti dışarıyı izlememi engelleyen koyu mor perdelerim vardı ve bir parça olsun ışığın içeri girmesine, odamı aydınlatıp belki de beni ısıtmasına izin vermiyordu. Duvarlarım vardı. Her günümü aynı yaşattıran, attığım çığlıkları yutan, kendi sesimden başka ses duymamı engelleyen ve senelerimi yalnız geçirmemin sebebi olan duvarlarım vardı. Ve içinde ben vardım. Yalnızlığımın sebebi olan güçsüz bir karakteri olan, sonunu getirecek güneşe saplantılı aşık, hayat hakkında, hisler hakkında hiçbir fikri olmayan ve dünyayı sadece kitaplarda okuduklarıyla tanıyan, kötülüğü bilmeyen ve bomboş bir kalbe sahip, kimseyi sevmeyen ve kimsenin sevmediği bir ben vardım. Hastalıklı bir bünyeye sahip olmak benim suçum değildi fakat yaşadığım bu katlanılmaz hayat benim eserimdi. Ve ben de bu eserin yaralı sanatçısıydım. Tuvalimi önüme çektim ve cılız, mor gece lambamdan sızan ışığın bana gösterdiği kadarıyla eklemeler yaptım. Düşünmemeye, çığlık atmamaya, hıçkırıklarıma boğulmamaya çalışırken bana yardımcı olan resim sakat ruhuma iyi gelen tek şeydi fakat yine de gözlerim merakla saate kaydı; Altı saat kırk sekiz dakika. Tuvalime geri döndüm ve fırçamı mavi boyama batırdım. Ardından günlerdir rüyalarımda gördüğüm ve kime ait olduğunu dahi bilmediğim bu sonsuz okyanusu andıran mavi gözleri çizmeye devam ettim. Belki bu mavi gözleri yirminci çizişimdi ve artık irisindeki harelerin renklerine kadar ezberlemiştim. Bu mavi gözleri çizerken kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu hissediyordum ve ben her aklımı kaybetmeye başladığımı hissetsem kendimi mavi boyama fırçamı batırırken buluyordum. Altı saat yedi dakika. Biri, biri beni duysun. Fırça darbelerim tuvalde izler bırakırken ellerimin tekrar titremeye başladığını hissettim ama görmezden gelerek tüm dikkatimi önümdeki resme vermeye devam ettim. Uzun gür kirpiklerden oluşan bu gözlerin hapsinde hissettiklerimden kaçmaya çalıştım ve zehirli düşüncelerimden uzak kalmak için direndim. Beş saat otuz sekiz dakika. Yalvarırım, biri beni bulsun. Mavi gözler tüm güzelliğiyle karşımdaydı. Dudaklarımda ufak bir gülümseme belirirken tuvali aldım ve hemen yana, diğer tuvallerimin ve mavi gözlerin yanına koydum. Bir süre ayakta kalarak bu gözlere baktım ve bir sonuca varmaya çalıştım fakat başaramadım. "Kimsin sen?" diye bir mırıltı kaçtı dudaklarımdan. Başım yana eğilirken o gözlerin içinde hapsolduğumu ve dipsiz kuyumda düşmeyi kestiğimi hissettim. Bir anlığına, sadece bir anlığına bu mavi gözlere inandım. Ama her zaman olduğu gibi gerçekler peşimi bırakmadı, gözlerim saate kaydı; Dört saat elli dokuz dakika. Ses, keşke biraz ses olsa. Bu odada, bir başıma çürüyordum ve beni duyan tek bir kişi yoktu. Hayatım o kadar değersizdi ki bu değersizlik can yakıyordu. Bomboştu, his yoktu, değer yoktu, mutluluk yoktu, sevgi yoktu. Hiçbir şey yoktu, sadece ben vardım ve ben bile kendime yetmiyordum artık. Üç saat bir dakika. Ölüyorum. İki saat kırk dakika. Yalnızım. İki saat beş dakika. Korkuyorum. Bir saat otuz dört dakika. Eksiğim. Elli bir dakika. Üşüyorum. Yedi dakika. Biri, biri beni duysun. Ve sonunda gölgeler uzadı, hava serinledi. Beklediğim an yaklaşırken kalbim hızlanmadı, ama içimdeki sıkışmış nefes yavaşça çözülmeye başladı. Akşam olup da güneş battığında deri, mor eldivenlerimi taktım, kusurlarımı kapattım, karanlığa bir adım attım ve içime derin bir nefes çektim. Dudaklarım benden bağımsız bükülürken keyifle bir adım atarak özgürlüğün tadını çıkartmak üzere adımlarımı her zaman gittiğim o banka yönlendirdim. Geçirdiğim her dakika benim için oldukça kıymetliydi ve ben bu süre boyunca dünyayı ezberlemek istiyorcasına çevremi izledim. Sokak tabelalarına, kafede dumanı tüten kahveler içen insanlara, gürültülü kahkahalar eşliğinde sohbet eden gençlere, köpeğini gezdiren insanlara, karanlık gökyüzüne bulutlara ve hatırı sayılır yıldızlara baktım. Hafızama kazıdım ve eksikliğini çektiğim bu hayatla özlem gidermeye çalıştım. Sekerek, mutlulukla gezdiğim yol bitince ezberden on altıncı banka ilerledim ve oturmadan kendime bir pamuk şeker aldım. Ardından bağdaş kurarak kulaklıklarımı taktım ve Tuğkan'ın sesine bıraktım kendimi. Keyifle pamuk şekerimden ısırık alırken mor converse ayakkabılarımı sallayarak denizi izlemeye koyuldum. İçime çektiğim denizin kokusu bana kendimi daha özgür hissettirirken çocukluğumun bir parçası olan pamuk şekerimden bir ısırık daha aldım. Keyifli ve huzurlu, bir yandan da eksik hissediyordum, yine de güneş gitmiş, gece kendini göstermiş ve beni özgür kılmıştı. Yine de geceyi sevmezdim. Ben güneşe aittim ve güneşi görmeyeli, tenimde hissetmeyeli seneler oluyordu. Neticede benim sonumu getirecek olan da onun ışıklarıydı. Yine de onu sevmek benim tutkumdu. Yanıma bir grup insan geldiğinde istemsizce meraklı gözlerle onlara baktım. Gür kahkahalarla sohbet eden grupları üç erkek iki kızdan oluşuyordu. Fazla dikkat çekmek istemesem de elimde değildi. Çevremde olan her şey oldukça ilgimi çekiyordu çünkü bu hayatı sadece kitaplardan okuduğum kadarıyla tanıyordum. Ne hakkında konuştuklarını anlayamamıştım fakat oldukça eğleniyor gibi görünüyorlardı. Oldukça güzel olan sarışın kız, kıkırdayarak yanındaki adama yaslandı ve yanağına öpücük kondurdu. Adamın yüzünde hoş bir ifade belirirken kolunu kaldırıp kızın omzuna attı ve kendine çekerek saçlarını kokladı. Gözlerimi kırpıştırarak izlediğim bu sahne beni değişik duygulara sürüklerken elimdeki pamuk şekerden küçük bir ısırık aldım. Mutlulardı ve hissettikleri şey sevgiydi, değil mi? Birbirlerini nasıl bulmuşlardı? İlk karşılaştıklarında ne yapmışlardı? O kalp çarpıntısı gerçekten olmuş muydu? Hiç kavga etmişler miydi veya birbirlerinin kalbini kırmışlar mıydı? Sevgi ve aşka dair bilgilerim oldukça sınırlıydı fakat birini sevmeyi her şeyden çok istiyordum. Onu bu dünyadaki her şeyden, kendimden bile çok sevebilirdim. Bütün hayatımı, yani ne olacağını bilmediğim bu kısacık ömrümü ona verebilirdim. Ama hayır, sevilmek istemezdim. Sevmenin nasıl bir his olduğunu tahmin edebiliyordum. Çok şey severdim. Güneşi severdim mesela, mor rengi, pamuk şekeri. Sevmek basitti. Ama sevilmek? O da basit miydi? Veya nasıl hissettiriyordu? Birini sevmekten daha mı güzeldi? Muhtemelen evet, sevmekten daha güzeldi. Ama hayır, sevilmek istemezdim. Ben sevebilirdim, canımdan çok sevebilirdim. Onunla pamuk şekerimi paylaşabilirdim mesela. Her üzüldüğünde yanında olabilir, onu hiç bıkmadan dinleyebilir ve ona çizimlerimi gösterebilirdim. Ben çok güzel severdim. Onu masum, hiç kirlenmemiş kalbimde bir fanusta saklayabilirdim. Ama hayır, sevilmek istemezdim. Sevdiğimin, ölümün ruhumda gezindiği bir hayatı sevmesine izin veremezdim. Kahkaha sesiyle düşüncelerimden sıyrılırken pamuk şekerimden bir ısırık daha aldım ve onlara geri döndüm. Gözlerim grubun diğer üyelerine kaydığında bu sefer siyah saçlı kız dikkatimi çekti ve gözlerim ilgiyle onda gezindi. Fazla güzeldi, özgüveni yerinde olan ve her istediğini kolaylıkla elde edebilecek biriydi. Bir anlığına, sadece bir anlığına onun yerinde olmak istedim. Onun kadar güzel giyinmek, makyaj yapmak ve özgüvenli olmak istedim. Bu sayede benim de arkadaşlarım, hatta sevdiğim olabilirdi ama bu düşüncem sadece birkaç saniyede yıkılmıştı. Çünkü ismini bilmediğim siyah saçlı kız, o sarışın kıza gülümsedikten sonra başını bana doğru çevirmiş ve göz devirmişti. Bu hareketiyle afallarken pamuk şekerimden bir ısırık aldım. Belki de onu kıskanıyordu, belki de onun yerinde olmak istiyordu. Hatta belki de, o da sevilmek istiyordu çünkü sarışın kızda olup, onda olmayan bir şey vardı. Ben siyah saçlı kız olamazdım. Ben arkadaşımın yüzüne gülüp, içten içe onu kıskanamazdım. Eğer benim bir arkadaşım olsaydı, onun için her şeyi yapabilirdim. Ama yoktu ve ben sadece izleyerek bunu böyle, şunu şöyle yapardım diyebiliyordum. Belki de sandığım gibi değildi hiçbir şey? Ne arkadaşlık, ne de sevgi benim kalbimdeki gibi değildi. Belki de dünya artık pis bir yerdi, belki de insanlar kitaplardaki gibi değildi. Bu düşünce beni ölesiye korkuturken hızlıca önüme döndüm ve bir süre ne yapacağımı bilemedim. Mor converse ayakkabılarımın bağcıkları yerde sürünürken kahkahaları duymamaya çalıştım. İçimi büyük bir korku sarmıştı çünkü ben bildiğim her şeyi kitaplardan öğrenmiştim ve eğer kitaplar artık bu dünyaya ait değilse ne yapacağımı nasıl bilecektim? Olurda bir gün arkadaş edinirsem tıpkı kitaplardaki gibi onun bana ihtiyaç duyduğunda yanında olamayacak mıydım? Veya o beni seviyormuş gibi davranırken arkamdan göz mü devirecekti? Aşk peki? Görünce o kalp hızlanmayacak mıydı? Sarıldığımızda dünyada sadece biz varmışız gibi hissetmeyecek miydim? "Hayır," diye mırıldandım kendi kendime. Kaşlarım kızgınlıkla çatıldı ve siyah saçlı kıza tekrar döndüm. Onu artık sevmiyordum. Hayallerimle oynamıştı ve kurduğum küçücük dünyamın yanlış olduğunun kanıtıydı. Gözlerim hırsla ayakta dikilen diğer adama döndü. Gözlerini siyah saçlı kızdan ayırmıyordu ve dudaklarında hoş bir kıvrım vardı. Bu oldukça dikkatimi çekerken daha dikkatli bir şekilde izlemeye başladım ve ikinci pamuk şekerimi paketinden çıkardım. Kızın yaptığı espriye tatlı bir şekilde gülerken gözlerinde büyük bir mutluluk vardı. Evet, kesinlikle onu seviyordu ve bunu ben bile anlamışken kızın anlamaması oldukça enteresandı. Anladığım kadarıyla arkadaşlardı çünkü. Bu sefer farklı bir düşünceye kapıldım. Platonik olmak nasıl bir histi? Oldukça can yakıyor olmalıydı neticede uğruna her şeyini verebileceğin kişi seni görmüyordu. Görüyordu, ama öyle görmüyordu işte. Sen onun için bir insandan fazlası değildin. Öylesine biriydin. Sen ona baktıkça hayaller kuruyor ve kalp atışlarına hakim bile olamıyordun ama o, o her şeyden habersizdi. O seni sevmiyordu ve ben sanırım, bir aşka düşeceksem bunun platonik olmasını isterdim. Onu çok sevmek isterdim. Ama hayır, sevilmek istemezdim. Ve biri daha vardı. Yüzünü görmüyordum, sırtı bana dönüktü ve bankın demirine oturmuş, ellerini de yanına koyarak demiri sıkıca tutmuştu. Başını geriye atmış orada öylece duruyordu. Ne onlarla kahkaha atıyor ne de sohbetlerine katılıyordu. Diğer hisleri az çok anlayabilmişken, bu adamın ne hissettiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Neden gülmüyordu? Neden diğerleri gibi değildi? Onu bu andan uzaklaştıran, düşüncelere sürükleyen düşünce, his neydi? Bedeni buradaydı fakat ruhu oldukça uzak gibiydi. Başım yana eğilirken ilgili gözlerle onu izlemeye devam ettim ve bu çözülmemiş dava karşısında kalp atışım hızlandı. Uzun bir adamdı, hatta fazlaca uzundu. Üzerine giydiği saks mavisi sweatshirt onu olduğundan daha iri gösterirken mavi converse ayakkabılarını görmemle dudağımın kenarı kıvrıldı ve kendi mor converse ayakkabılarıma baktım, ayaklarımı keyifle salladım. Pamuk şekerimden büyük bir ısırık alırken gözlerim ellerine kaydı. Bembeyaz elinin parmak boğumları kızarıktı. Üşüyor muydu? Veya kavga mı etmişti? Sinirlenince kendine zarar mı vermişti? Neydi bu kırmızılık? Sonra kendi eldivenlerime kaydı ellerim, fark ettim o an. Ve dudaklarım hüzünle büküldü. Belki de yaralı ellerinin bir sebebi vardı. Tıpkı benim eldivenlerle kapatmaya çalıştığım gibiydi ama onun elleri, bu yarayı ve sebebini haykırıyordu. Bense saklamaya çalışıyordum. Eldivenimin birini çıkardım o an, gözlerim ellerimdeki yanık izlerine kaydı, su toplamıştı ve kızarık görünüyordu. Dudaklarım hüzünle bükülürken bu fikirden hemen vazgeçtim ve mor eldivenlerimi tekrar taktım. Sonra ona döndüm çünkü o benden daha kusursuzdu. Demir künyesini ve yüzüğünü gördüğümde ilgiyle onu izlemeye devam ettim ve tam o sırada, başını denize çevirerek gözlerini kapattı. Adamın görünüşüyle dudaklarımı utançla birbirine bastırırken gözlerimi çekmeye çalıştım ama yapamadım. İçimdeki onu inceleme dürtüsü öyle kuvvetliydi ki bunu bastırabilecek güce sahip değildim. Koyu kumral saçları uzun, dağınıktı ve rüzgara karşı hafifçe uçuşuyordu. Hafif dalgalılardı ve özenmediğine emin olduğum halde oldukça iyi durduğuna karar vermiştim. Düzgün, uzun ve kalkık bir burna sahipti. Yüzündeki orantı onu daha yakışıklı kılıyordu ki zaten gördüğüm en yakışıklı adamdı. Dudakları kırmızı, dolgun ve biçimliydi. Gözlerini ise göremiyordum. O gözleri kapalı bir şekilde rüzgarı hisseder ve denizin sesini dinlerken ben hala bir anlam arıyordum. Neydi hissettiği? Yorgunluk? Mutsuzluk? Acı? Veya... Hayır. Olabilir miydi? Bu düşünceyle onu daha dikkatli bir şekilde izledim ve gözüm tekrar yanındaki insanlara, arkadaşlarına kaydı. Onu görmüyorlardı. Onu sormuyorlardı. Kendi aralarında keyifle sohbet edip gülüyorlardı ve o adam orada bir başınaydı. O grubun bir parçası değil gibiydi. Arkadaş grubundan kaynaklı değildi bu, aksine bu grubun sözü geçeni o gibiydi. Bu adamın onlara karşı hissettiği bir soyutlanmaydı. Oraya ait olduğunu düşünmüyordu. Yalnızdı. Benim gibiydi. O an yalnızlığın başka türlerinin olduğunu öğrendim. Etrafında insanlar varken de yalnız kalabiliyordu belki de insan. Ve bu adamın hissettiği, bu olmalıydı. Onun arkadaşı ben olmak istedim. Yalnızlığımı onun yalnızlığıyla paylaşmak ve ona herkesten çok değer vermek, onu görmek istedim. Pamuk şekerimi ve on altıncı bankımı onunla paylaşıp saatlerce konuşmak istedim. Ama o oradaydı ve ben bu bankta bir başımaydım. Tam o an, ben ona bakarken o elleriyle yüzünü sıvazladı ve oturduğu kenardan kalktı. Gözlerim her hareketini incelerken ellerini ceplerine sokarak önüne döndü. Ve ben gözlerini gördüm. Dalga seslerinin yok olduğu, etrafta ben ve o hariç kimsenin kalmadığı, pamuk şekerimin elimden düştüğü ve oturduğum on altıncı bankı dahi hissedemediğim o anda, mavi gözlerle karşılaştım. Herhangi, sıradan bir mavi göz değildi onun gözleri. Bu gece vakti bile parlaklığını belli eden, her gece rüyalarıma giren, harelerini ezbere bildiğim okyanus gözlerdi. O çizdiğim mavi gözler ona aitti. Ellerim titrerken bir an ne yapacağımı, ne düşüneceğimi veya ne hissedeceğimi bilemedim. Bu mavi gözlerin sahibini bu kadar çabuk bulabileceğimi veya gerçekten bulabileceğimi tahmin dahi edemezken, o gözler karşımdaydı. Aramda sadece üç metre vardı. Hayatımda ilk defa hissettiğim bu sıcaklık ve heyecan karşısında afallarken dudaklarım benden bağımsız büküldü ve kendimi gülümserken buldum. Oydu. Gerçekten onun mavi gözleriydi. Bir şey yapmalıydım. Onu bulmuşken kaybedemezdim fakat ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Annem ve babam dışında kimseyle bir kere bile konuşmamış olan ben, bir adamın yanına giderek onunla tanışamazdım. Her zaman kırılgan ve utangaç biri olmuştum, yeterli özgüvenim yoktu ve böyle bir adamın karşısında olmak bile benim için ölüm gibiydi. Ama gidemezdi. Onu kaybedemezdim. Bir daha bu mavi gözleri göremeyeceğim düşüncesiyle kalbim sızlarken titreyen ellerimle saçlarımı kulağımın arkasına attım ve titrek bir nefes çektim içime. Ne yapmalıydım? Ne yapabilirdim? Ben, ben ne yapabilirdim ki? Ben acizdim, ben yalnızdım, ben eksik ve kusurluydum, ben birileri için kimseydim. Değersiz ve küçüktüm. Ben hiçbir şey yapamazdım ve bu adamı bir daha göremeyecektim. Gözlerim dolduğunda önüme döndüm ve pamuk şekerimi sıkıca sardım elimle. Gözyaşım yanağımı ıslatırken onu kaybetmenin acısını, daha onu hiç tanımadan tatmıştım. Nasıl biriydi, bilmiyordum. Onu tanımıyor veya bilmiyordum. Oysa kaybetmekten korktuğum en değerli insandı çünkü o okyanus gözler ona aitti. Bir şey olsun. Yalvarırım. Bir şey olsun. Fakat ben daha ne tepki vereceğimi dahi kestiremezken arkadaş grubu ayaklandı. Ellerim korkuyla titrerken nefesimin kesildiğini, nabzımın hızlanmasından anladım. Gidiyordu. O gidiyordu ve ben onu kaybedecektim. Arkadaş grubu büyükçe bir kahkaha atarken hepsi birden bana arkasını, ona ise önünü döndü. Aralarından onu görmeye çalıştım. Korkudan irileşmiş gözlerim ve sıkıca tuttuğum pamuk şekerle arkalarından bakakalırken siyah saçlı kız, ona döndü. "Bana geçiyoruz, hadi!" O kısa bir süre kıza baktı, ardından başını iki yana salladı. "Siz geçin, antrenmana yetişeceğim." Sesini ilk kez duymamla heyecanlanırken bir anda onun şarkı söylediğini düşündüm ve istemsizce bu dudaklarımın kıvrılmasını sağladı. Sesine, Tuğkan çok yakışırdı. Kızın omuzları düşerken elini omzuna koydu ve ona bir adım yaklaştı. "Hadi ama, ek şunu zaten çok sıkı çalışıyorsun!" "Ekemeyeceğimi biliyorsun." dedi hoşnutsuzca. Sarışın kıza kolunu atmış adam ona döndü ve şakayla karışık omzuna vurdu. "Ulan bütün madalyaları aldın daha ne kazanacaksın?" Onlar gülerken o bu konudan pek memnun olmamışçasına dudaklarını gergince ıslattı. Gözlerim biçimli dudaklarından ayrılmazken utançtan yanaklarım kızarmış, pamuk şekerimi daha sıkı tutmuştum. Onlar arkaya doğru birkaç adım atıp uzaklaşmaya başlamışlardı fakat o hala bana dönük bir şekilde duruyor, omzunun arkasından onlara bakıyordu. "Hadi gidelim, niye duruyorsun?" dediklerinde kalbim korkuyla hızlandı. Gidecekti. Ellerimden kayıp gidecekti ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Lütfen. Sesimi duy. Lütfen. İçimden ona yalvarıyordum çünkü o olmalıydı. Benim arkadaşım, karanlığımı ve dört duvarımı yıkan kişi o olmalıydı. Başkası değil, bu mavi gözlerin sahibi olmalıydı. Gitmek için yeltendiğinde yeşil gözlerim onu son kez gördüğünü biliyor olsa gerek her ayrıntısı ezberlemeye çalışıyordu. Ben ona bakakalmışken bir şey oldu ve hiç beklemediğim bir anda gözleri bana kaydı. Nefesim kesilirken başımı çevirmek istedim ama rüyalarımda gördüğüm o mavi gözler tam gözlerimin içine bakarken yapamadım. Öylece kitlenmiştim ve sanki hiçbir uzvum çalışmıyordu. Kalbim yirmi bir senedir hiç atmadığı kadar hızlı atıyordu. Parmaklarım pamuk şekerimi daha sıkı kavrarken onun biçimli kaşları hafifçe çatıldı ve başını yana eğerek bana bakmaya devam etti. Gözleri önce gözlerimde gezindi, daha sonra belime ulaşan saçlarıma baktı, oradan sıkıca kavradığım pamuk şekerimi gördü ve hemen ardından eldivenlerime baktı. Kaşlar hafifçe çatıldı, anlamaya çalıştı. En sonunda gözleri banktan sarkıttığım ayaklarımı, mor converse ayakkabılarımı buldu. Kaşlarının çatıklığı düzelirken gözleri tekrar gözlerimi buldu ve dudağının kenarı hoş bir kıvrımla kıvrıldı. Kaşları hafifçe havalanırken gülümsemeyi sürdürdü ve ben o gülümsemesinde hiç hissetmediğim hislerle baş başa kaldım. "Evran!" Siyah saçlı kızın buraya seslendiğini işittim. Ona sesleniyordu. Mavi, okyanusu andıran gözlere sahip adama sesleniyordu. İsmi oydu. Evran'dı. Gözlerimiz hala ayrılmamıştı ve ben ne düşündüğünü, aklından ne geçtiğini veya neden bana güldüğünü anlamıyordum. Ki anlamadığım sadece bu değildi. Şu an içimde oluşan hislerin hiçbirini anlayamıyordum. Titrek bir nefes çektim saniyelerin sonunda ve gözlerimi birkaç kez kırparak ona bakmayı kesmeye çalıştım ama yapamadım. Gözlerimi gözlerinden ayıramadım. Dalga seslerini tekrar duydum, bankı tekrar hissettim, esen rüzgarın yüzümü ıslattığını fark ettim ama hayır, gözlerimi ondan çekemedim. Ama o çekti. Başını denize çevirerek gözlerini kapattı ve tekrar gergince dudaklarını ıslattı. Ardından ellerini cebine attı, yavaşça arkasını döndü ve benden uzaklaştı. Gitti. Arkasından öylece bakarken tekrar titrediğimi, yutkunup nefes dahi alamadığımı hissettim. Ama içimdeki huzur, çok farklıydı. Oydu. Gerçekten oydu. Buldun beni. Buldun beni. Evran'ın gidişinin ardından geçen otuz beş dakika hiç hareket etmedim ki pamuk şekerimi bile yememiştim. Hala burada duruyor ve gittiği yola bakıyordum. İçimdeki küçücük umut asla sönmüyordu. Onu tekrar görebilecek miydim bilmiyordum fakat bu banktan ayrılmaya korkuyordum. Yine de ayağa kalktım ve onun gittiği tarafa doğru küçük adımlarla ilerlemeye başladım. Bacaklarım benden bağımsız hareket ediyordu, sanki hala o on altıncı bankta oturuyor, ona bakıyormuş gibi hissettiriyordu ki kalp atışım bir nebze olsun yavaşlamamıştı. Saat sekize geliyordu. Onu sadece beş dakika kadar kısa bir sürede görmüştüm ama sanki tüm gece yanımda kalmış ve ben onu saatlerce incelemiş, ezberlemiş gibi hissediyordum. Zaman durmuş, dünyamda sadece o kalmış gibi hissettirmişti ve bunu bir daha yaşayamayacağım gerçeği kırgın kalbime ağır geliyordu. Adımlarımı kordon boyunca sürdürdüm ve onu aradım. Fakat hiçbir arkadaş grubu onun grubu değildi veya yanından geçtiğim hiçbir adam onun mavi gözleri değildi. Omuzlarım ümitsizlikle düşerken olduğum yerde durdum ve tam sokağın ortasında yere oturup hıçkıra hıçkıra ağlama isteğimle başa çıkmaya çalıştım. Neden ben? Onca insana baktım. Bu sefer onları izledim ve neden ben olduğumu, güneşin neden beni seçtiğini düşündüm fakat asla bir cevap bulamadım ki yeryüzünde bu cevabı verecek tek bir insan yoktu. Artık, artık yalnız kalmak istemiyordum. Biri benim sesimi duysun istiyordum ve bu akşam, buna hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştım. Oysa o ellerimden kayıp gitmişti. Başka biri de olabilirdi, herhangi biri ama bu düşünce beni mutsuzluğa sürüklüyordu. O olmalıydı, benim arkadaşım Evran olmalıydı. Ne yapacağımı bilemezken sağ tarafımdaki bir afiş dikkatimi çekti. Başım yana eğilirken yeşil afişi inceledim. Şöyle yazıyordu; Birini mi arıyorsunuz? Afişi incelerken bunun dayanışma grubu olduğunu fark ettim. Her türlü soruna ait olan insanların katıldığı, sorunlarını ve yalnızlıklarını paylaştıkları bir konferanstı. Gözlerim ilgiyle afişi incelerken bahsettiği binaya baktım ve aynı afişi en üst kattaki cama yapıştırılmış olduğunu gördüm. Bacaklarım ben daha karar dahi veremeden oraya ilerlerken çok geçmeden binaya girmiş, merdivenleri çıkmaya başlamıştım. Merdivenin duvarlarında sayısız renkli afiş vardı ve ben ilgiyle onları okurken henüz birinci katı bile çıkamamıştım. Yeşil bir afişte şu yazıyordu; Kendini sevmezsen, kimse seni sevmez. Kırmızı bir afişte şu yazıyordu; Güçsüzsen, güçlü gibi davranmak zorunda değilsin. Siyah afişe kaydı gözlerim; Gökyüzünün ardında ne fırtınalar koptuğunu bilemezsin. Kahverengi de vardı; Acı ve sakinlik iki yakın dosttur. Mor renge baktığımda heyecanlandım ve o afişle bütün hissettim; Hayat kısaysa daha iyi yaşamanın bir yolunu bul. Merdivenlerim bittiğinde ben hala afiş yazılarını düşünüyor ve etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. İkinci kat merdivenine ulaştığımda bir afiş daha gördüm, ve o maviydi. Gözlerim heyecanla yazıda gezindi; O seni bekliyor, uzan ve sıkıca tut. Dudaklarımda ufak bir gülümseme belirirken aklımda tekrar mavi gözler belirdi. Tam o anda aklıma gelen fikir, tüm bedenimin titremesine sebep olmuştu. Ellerim telefonuma giderken kendimi uygulamaya girmiş, onun ismini aratırken bulmuştum. Sonuçlar bir bir önüme dökülürken heyecanla gözümü profillerde gezdirdim. Zaten sadece üç sonuç vardı ve ilk hesap ona aitti; Evran Civan. Heyecanlı, titrek bir nefes aldıktan sonra profiline girdim. Sadece birkaç fotoğrafı vardı ve görünüşü, tam da hatırladığım gibiydi. "Buldum seni," diye mırıldandım. Ardından vakit kaybetmeden ilk fotoğrafına tıkladım. İşte, okyanus mavisi gözleri karşımdaydı. Dudaklarım büyük bir gülümsemeyle kıvrılırken özlemle fotoğraflarını inceledim. Heyecandan öyle çok titriyordum ki bir anlığına kalp krizi geçireceğimi sanmıştım. Peki şimdi ne yapmalıydım? Onu kazanmam gerekiyordu. Daha önce hiçbir erkekle konuşmamış olan ben, bu kadar yakışıklı bir adamla nasıl konuşup onu etkileyebilirdim ki? Üstelik hesabımda fotoğrafım bile yoktu ki zaten olsa, beni tanırdı. O bankta beni dikkatle incelemişti, elbet gördüğünde anlayacaktı. Fotoğrafımın olmaması daha iyiydi, fakat bu anonim hesapla konuşmak istemeyecekti. Titreyen elim mesaj kutusuna tıkladı ve birkaç saniye klavyeyi izledim. Normal insanlar nasıl tanışıyordu? Merhaba? Nasılsın? Nasıl gidiyor? Belki de sadece selam vermeliydim? Başımı inleyerek arkaya attım ve gözlerimi kapattım. Ne diyebilirdim ki? Bu tarz işler nasıl yürür bilmiyordum ve korkuyordum. Daha mesaj bile atmadan onu kaybetmekten, hatta hiç kazananamaktan korkuyordum. Bir şekilde dikkatini çekmeliydim. Olağan bir hızla düşünürken dudağımın kenarını ısırdım ve gergince ellerimi telefonun üzerinde gezdirdim. Yazdım, sildim. Birkaç kelime fazla geldi, bazıları eksik hissettirdi. Doğru cümleyi bulamazsam, onu tamamen kaybedecekmişim gibiydi. "Hayır, hayır..." Ağlamak istiyordum. Korkuyla atan kalbimi sakinleştirmek istercesine derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. O maviliği ilk kez gördüğüm anı düşündüm ve bana ne hissettirdiğini anlamaya çalıştım ama hiçbir hissi tanıyamıyordum. Yine de tam o an, sanki sıcacık hissetmiştim. Aydınlıkmış gibi, gökyüzü açık maviymiş gibi, ben özgürmüşüm gibi. Sabah gibi, gündoğumu gibi, belki de, güneş gibi. Evet, buydu hissettiğim. Gece vakti, güneşi bulmuşum gibiydi. Beklemeden bu soruyu ona sordum; "Sence gecenin de bir güneşi var mı?" Ve belki de Evran, bu sorunun cevabıydı. Gönder'e bastığımda heyecanla telefonumu cebime koydum ve kalan merdivenleri çıktım, attığım mesajı veya bana cevap verip vermeyeceğini düşünmemeye çalıştım. Zorlukla yutkundum ve en üst kata titreyen bacaklarımla ulaştım. Koridor boyunca yürürken hangi oda olduğunu bilmiyordum, hepsinin kapısı açıktı fakat içerisi boştu. Bağcıklarım peşimde sürükleniyordu fakat eğilirsem kalkabileceğimden emin değildim. Son odadan duyduğum seslerle oraya ilerledim ve tam kapının yanında durdum. İçeri girmeden meraklı, iri gözlerle içeri bakındım. Beyaz floransların aydınlattığı büyükçe odada yaklaşık on beş kadar sandalye daire şeklinde dizilmişti. Sadece üç tanesi boştu ve kalan on iki insan sandalyelerde oturuyor, sessizce aralarından birini dinliyordu. Moderatörün yüzündeki gülümseme samimiydi. Kırklı yaşlardaki adamı dikkatle dinlerken kahvesinden bir yudum aldı. "Çocuklarım beni asla affetmeyecek..." diyordu adam. "Ben onlara babalık yapmadım." Gözyaşını sildi ve titreyen ellerini kucağında kavuşturup ellerinin titremesini bastırmaya çalıştı. Başım hüzünle yana eğilirken tüm dikkatim o adamdaydı. Moderatör adam anlayışlı bir şekilde başını salladı samimi bir sesle soru sordu; "Onlara neden babalık yapmadın?" Adam zorlukla başını kaldırıp etrafına çekingence baktı. Mod, bunu yakalamış ve sandalyelerin etrafında yavaş adımlarla daire çizmeye başladı. "Burada hiç kimse seni yargılamaz, güven bana. Bazı pişmanlıklar ve acılar paylaştıkça azalır. Hadi, anlat bize." Adam çekingence etrafına baktıktan sonra suçlulukla başını öne eğdi. "Kumar oynadım, çok para kazandım ve bağımlı hale geldim. O parayı..." durdu, derin bir nefes aldı. "Ailem için harcamadım, bataklığa süründüm. Evimi, karımı ve çocuklarımı terk ettim. Yanlışlar yaptım. Ben, ben iğrenç adamın tekiyim. Başka biriyle evlendim ve iflas ettim. Hiç param kalmadı ve o beni bıraktı." Adam ağlamamak için direnirken ben ne düşüneceğimi bilmiyordum. Oldukça pişman görünüyordu fakat ailesine çok acı çektirmişti. Bu affedilir bir şey miydi? Çocuklarının çektiği acıyı silebilir miydi? "Ben ailemi geri istiyorum," dedi akan yaşını hızla silerken. "Temizlendim, ve kendimi affettirmek istiyorum ama nasıl yapacağım?" dedi ve çaresiz gözlerle çevresindeki insanlara baktı. "Ben ne yapacağım?" "Pişmanlığını dile getirdin mi?" dedi mod. "Yani," adam durdu ve moderatöre baktı. "Özür mü dileyeceğim?" Mod elinde kahvesiyle adama yaklaştı ve elini omzuna koydu. "Bazı hatalar özür dilemekle affedilmez." dedi. Adamın dudakları titrerken başını öne eğdi. Mod hafifçe gülümseyerek omzunu sıktı. "Ama 'özür dilerim' tam da bu anlar içindir. Onlara ne kadar pişman olduğunu göstermelisin." Başım yana eğilirken onların hayatlarını dinlemeye devam ettim ve bu acı, bu dünya bana ağır geldi. Kendimi o sandalyede, onlarla konuşurken hayal ettim çünkü dünyanın dokunduğu bu insanların arasında yerim vardı, bunu biliyordum. Ölmek üzere olan kanser hastası bir genç kızın sevgilisinden, ailesinden ayrılmak istemeyişini, Temizlik hastası bir yaşlı kadının hastalığı yüzünden evine kimseyi alamadığını ve çocuklarının onu huzurevine yerleştirmekle tehdit edişini, Kocasından defalarca dayak yemesine rağmen onu affeden ve tekrar aynı sorunu yaşayan uslanmaz kadının kocasını ne kadar sevdiğini, Kardeşinin zekası yüzünden ailesi tarafından ayrımcılık yaşayan on altı yaşındaki genç bir çocuğu, Bir sarhoşun ona anayolda çarpması yüzünden bir bacağını kaybeden ve küçüklüğünden beri ünlü bir balerin olmak için çabalayan kadını, Üç çocuğunu rahimde kaybeden bir annenin acısını, İki çocuğunu aç bırakmamak, zar zor okutmak için genç yaşından beri kenarda köşede çalışan zengin bir adamın para fobisini, Ailesi tarafından psikolojik şiddete uğrayan genç bir çocuğun ailesi tarafından sanki bu onun suçuymuşçasına trajikomik bir şekilde bu toplantıya zorunlu olarak katılmasını, Annesi önceden genelevde çalışan kırk yaşındaki kadının cinsellik fobisini dinledim. Sadece bir kişi anlatmadı. Kaşlarım çatılırken hepimiz ona döndük. Zorlukla yutkunurken ellerini kucağında birleştirdi ve gergince gülümsemeye çalıştı. "Ben..." dedi ama devamını getiremedi, sustu. Yeşil hırkasının kollarını ellerine kadar çekerek derin nefesler almaya çalıştı. Benim yaşlarımdaydı, gözleri hızla etrafta geziniyor ve gergince dudağının kenarını ısırıyordu. İlgili ve meraklı gözlerle ona bakarken o gergince elini ensesine attı ve ovaladı. "Ben henüz paylaşmaya hazır değilim, bu benim ilk toplantım." Dudağımda ufak bir gülümseme oluşurken onu izlemeye devam ettim ve içim şefkatle doldu. Onu yargılayacaklarından korkuyordu ve kendinden utanıyor gibi görünüyordu. Kendinden neden utanıyordu? Utanılacak bir şey mi yapmıştı? Moderatörün sesini duydum; "Sorun değil, Yiğit. Biz buradayız. Sen ne zaman kendini hazır hissedersen o zaman seni memnuniyetle dinleyeceğiz." Yiğit. Yiğit hafifçe başını sallayıp önüne döndü tekrar. Gözlerim ondan ayrılmazken dolu gözlerimi kırpıştırdım. Keşke, keşke onun için bir şey yapabilecek, onun hayatına dokunacak gücüm olsaydı fakat benim kendi hayatımı değiştirecek gücüm bile yoktu. "Hepinizin acıları, korkuları ve tabiri caizse sorunları var. Ama buradayız, her birimiz birbirimize yardımcı olmak için burada duruyoruz." dedi moderatör. "Sizi asla yargılamayacak ve her daim sizi dinleyecek bir ailenizin olduğunu asla unutmayın. Ne zaman kendinizi anlaşılmaz ve yalnız hissederseniz, buraya gelin. Burada sizi bekliyor olacağız." Bu topluluk karşısında içim huzurla dolarken, benim gibi insanlarla tanışmanın oldukça iyi geldiğini fark ettim ve o an karar verdim. Yüzümdeki gülümsemeyle bu topluluğun bir parçası olmak için bir adım atacaktım ki, telefonumdan alışık olmadığım bildirim sesi yükseldi. Kalp atışım tekrar hızlanırken titreyen elimle telefonumu elime aldım. Ekranı gördüğümde dudaklarımda ufak bir gülümseme oluşurken toplantı odasına tekrar baktım, ardından geri dönerek merdivenlere yöneldim. Çünkü ben kurtuluşumu bulmuştum. Çünkü rüyalarımda gördüğüm o mavi göz, gerçekti. Çünkü Evran, bilmeden o yardım elimi tutmuştu. Çünkü Evran, bana cevap vermişti. Dışarı çıktım ve derin bir nefes aldım. Titreyen ellerimle sıkıca telefonumu tuttum ve gökyüzüne baktım. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Ardından gözlerimi telefonuma çevirdim ve yazdığı mesajı okudum; "Bazen gece, güneşi kaybetmiş gibi hissedebiliriz. Ama bence her gece, bir şekilde kendi ışığını bulur." Evimde, yatağımda ve mor battaniyemin altında yatarken, hala ne yazacağımı düşünüyordum. Neredeyse bir saat geçmişti ve benim heyecandan aklım asla çalışmıyordu. Resmen bana yazmıştı. Evran bana mesaj atmıştı. Ve attığı mesaj, içimdeki tüm hislerin gerçek olduğunun kanıtıydı. Gece, bir şekilde kendi ışığını, kendi güneşini buluyordu. Evran'ın düşünceleri ve benim hissettiğim buydu. Attığım her mesajda onu kaybetmenin korkusunu yaşayacağımdan emindim. Muhtemelen her mesajımı en ince ayrıntısına kadar düşünecektim ve bu elimde değildi. O korku banktan gittiği andan beri kalbimdeydi. Ne yazacağımı bilmiyordum. Kendimi tutmasam ona, benim gece vakti bulduğum güneş sensin diyecektim ama ne yazık ki bunu yapacak cesaretim yoktu. Ki benim deli olduğumu düşünmesi muhtemeldi. Ve yeni, ilk, tek arkadaşımı daha fazla bekletmemek adına olabildiğince normal bir mesaj attım; "Benim gibi düşünen biri olması güzel, yalnız olduğumdan emindim." Birkaç dakika cevap gelmedi ve ben bu birkaç dakika boyunca şekilden şekile girip, vereceği cevabı bekledim. Kim bilir, belki de cevap bile vermeyecekti. Ama ben daha bu düşüncemle üzülmeye fırsat bulamadan, telefonumdan tekrar o bildirim sesi yükseldi. "Senin gibi düşünen birini bırak, düşünen bir insan bulmak zor. Şu dönemde insanlar felsefeyi pek kaale almaz." İnsanları veya dönemimizi bilmiyorum diyemedim. Dudaklarımı birbirine bastırarak tekrar bir mesaj yazdım; "Yani gece vaktinde güneşi hissetmek mümkün diyorsun?" Bu sefer mesaj, beklediğimden hızlı geldi ve ben mutlulukla dolup taştım. "Bazen gece güneşin hiç doğmayacak gibi hissettirdiği bir yer olabilir. Ama belki de gecenin en koyu anında, ışığı sadece bekleyen biri bulur." "Onu aramak gerekir," diye düşündüm. "Onu aramak gerekir." dedi onaylayarak. Ve ben buldum. Seni buldum. Heyecanlı, mutlu ve huzurlu hissediyordum. Yirmi bir senenin sonunda burada yatağımda oturmuş yeni biriyle konuşuyordum ve buna inanmakta hala zorluk çekiyordum. Mesaj attığım ve mesajını beklediğim biri olduğu, üstelik bu kişinin o mavi gözlerin sahibi olduğu gerçeği beni korkutuyordu çünkü birini kazanmak, kaybetme korkusunu da beraberinde getiriyordu. Evran'ı kazanmış sayılmazdım neticede aramızda herhangi bir bağ yoktu. Gerçi, benim ona karşı elbet bir bağım vardı ama ben onun için herhangi bir insandım. Oysa o benim tek arkadaşımdı. Bundan haberi olmasa bile, öyleydi. Hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu bilse ne düşüneceğini merak ettim. Senelerini karanlık bir odada geçirmiş ve sadece güneş battığında özgürlüğü hissedebilen hasta, yalnız bir kızın ilk kez onunla konuştuğunu, ilk kez ona heyecanlandığını, hatta haberi dahi yokken onu aradığını bilse, ne düşünürdü gerçekten? Onu tanımak istiyordum. Hakkındaki her şeyi bilmek ve dinlemek, saatlerimi, günlerimi ve hatta kalan ömrümü onunla konuşarak geçirmek istiyordum fakat diğer yandan, bu onun hayatıydı ve kendimi, merakımı ve eksikliğimi onun hayatına taşımak istemiyordum. Benim aksime bir hayatı, arkadaşları, ailesi ve kariyeri vardı. Yani muhtemelen. Yoğundu, bir şeyler başarmak için çabalıyordu ve ben oturup sadece benimle konuşmasını veya vaktini çalmak istemezdim. İster istemez bu vaktini bana harcamasını istemedim o an. Dakikalarını, ömründe geçirdiği bu özel saatleri bir hiç için kullanmamalıydı. Gerçek dostluklar biriktirmeli ve aşık olmalıydı. Gezmeli, yeni yerler görmeli ve mutlu olmalıydı ve ben daha Evran'ı tanımadan, kendi yalnızlığımdan çok onu düşünmeye başlamıştım. Evet, ben çok güzel severdim ama hayır, sevilmek istemezdim. Son mesajda gözlerimi gezdirdikten sonra konuşmaya devam edip etmemeyi ona bırakmaya karar verdim ve bir soru yönelttim; "Gecenin bu saatinde rahatsız etmiyorumdur umarım?" Ayağa kalkıp beyaz masama ilerledim ve kendime temiz bir kağıt çıkarttım. Evran'dan mesaj beklerken ben karakaleme başlamış, alışık olduğum göz yapısının taslağını oluşturmuştum. Gözlerim dakikada bir ekrana kayarken içimdeki heyecanı azaltmaya çalıştım fakat olmuyordu. Kapımın çalınmasıyla heyecanım yarıda bölünürken içeri babam girdi. Dudaklarımda gülümseme oluşurken gözlerim frambuazlı önlüğüne kaydı. Elindeki dumanı tüten kurabiye tabağını getirip masama bıraktı ve saçlarıma derin bir öpücük kondurdu. "Kurabiyen," dedi babam ve çizdiğim resme dikkatli bir şekilde baktı. "Yine mi rüyanda gördün?" Başımı hafifçe sallayıp kahvemden bir yudum aldım. Babam kalçasını masaya yaslayarak gülen gözleriyle bir süre beni inceledi. Elime kurabiyeden alıp üfledim ve hevesle ağzıma attım. Her zamanki gibi oldukça lezzetli olmuştu. "Her seferinde nasıl daha lezzetli olabilir bu!" Elimdeki ortası kalp şeklinde oyulup frambuazla doldurulmuş enfes kurabiyeye baktım. "Nil kurabiyesi," dedi babam, ardından göz kırptı. Gülerek kopardığım kurabiyeyi üfledim ve ağzına uzattım. Babamla keyifle kurabiyeyi yerken göz çizimime devam ettim. O ise her gece uyumadan önce olduğu gibi benimle son sohbetini etmek için başımdaydı. "Bu kadar etkilenmen normal mi?" derken çizdiğim sayısız göz resimlerine bakıyordu. İlgiyle omuz silktim. "Bilmiyorum." "Ne yaptın sahilde?" "Her zamanki gibi. Aa! Sana söylemeyi unuttum. Bugün bir dayanışma toplantısına denk geldim ve beni gerçekten çok etkiledi." Babama kısaca oradaki insanlardan ve sorunlarından bahsettim. O mutlulukla beni dinlerken kurabiye tabağımın sonuna gelmiştik. "Neden kayıt olmadın?" diye bir soru yönelttiğinde dudağımın kenarını ısırdım. Ona Evran'dan bahsetmeli miydim? Babama her şeyimi anlatırdım ki hayatımda zaten anlatacak pek bir şeyim olmuyordu. Yine de Evran'ın bir süre sadece bana özel kalmasını istedim ve omuz silktim. "Bilemiyorum, belki başka bir zaman." Babam anlayışla başını salladıktan sonra odamdan çıktı, birkaç saniye sonra ise elinde bir paketle geri döndü. "Al bakalım," paketi bana uzattığında heyecanla bağdaş kurup saçlarımı topuz yapıp kalem geçirdim. "Bayılırım hediyelerine!" Hevesle paketi açmaya başladığımda aslında ne olduğunu biliyordum; Mor bir günlük. Babam her yaşımda bana farklı mor tonlarında günlük alırdı çünkü küçüklükten beri yalnızdım. Ve hep yazar veya çizerdim. O da bana her yıl doğum günümde mor bir günlük alırdı. Sene bitmeden defterimi bitirmiş olurdum ki babam da bunu tahmin etmiş olacak ki doğum günüme daha iki ay olmasına rağmen günlüğümü almıştı. "Bu ton çok güzel..." diye mırıldandım günlüğümü incelerken. Babam saçlarımı karıştırarak boş kurabiye tabağını aldı ve saçlarıma son bir öpücük kondurarak odamdan çıktı. Günlüğümün ilk sayfasını açıp heyecanla kalemimi elime aldım. Benim durumumda günlüğü günlük olarak kullanmak pek mantıklı olmazdı çünkü hayatımda olanları anlatacağım bir hayatım yoktu. Her günümü aynı geçirirdim ve çoğunlukla aynı hislerde boğuşurdum. Günlüklerim yalnızlığımın sesiydi. Kusurlarımdı. Güneşe olan özlemim, hayallerim ve acılarımdı. Kaç günlüğümü bunlarla bitirmiştim bilmiyordum fakat artık günlüklerimi eskisi gibi kullanmıyordum. Kenarlarına resimler çiziyor, şiirlerimi ve deneme yazılarımı yazıyordum. Hislerim ve hayallerimle dolan sayfalardan ibaretlerdi. Önce her zaman yaptığım gibi tarihi attım ve mor tükenmez kalemimle sağ üste bir çiçek karaladım. Ardından o an ki hislerimle birkaç cümle yazdım. Beğenmedim, üstünü çizdim. Ardından kendimi Evran'ın cümlesini yazarken buldum; Bazen gece, güneşi kaybetmiş gibi hissedebiliriz. Ama bence her gece, bir şekilde kendi ışığını bulur. Dudaklarımdan silinmeyen gülümsemeyle yazının hemen üstüne mavi gözler çizerken beklediğim oldu ve mesaj geldi. Heyecanla kalemi bırakıp telefonumu elime aldım ve mesaj bildirimine tıkladım. "Hayır, pek sayılmaz. Zaten gece yeni başlıyor." Onu sıkmadığım veya kendi isteğiyle hayatıma dahil olduğu düşüncesi beni mutlu ederken onun gecesinin de yeni başlamasına sevinmiştim. Çünkü genelde sabaha kadar ayakta kalır, akşam güneşin batma saatine kadar kendimi zorla uyuturdum. Onu bekletmemek adına hızla bir mesaj yazdım; "Benim için de öyle." Bir soru sormam gerekiyordu. Konuşma devam etmeliydi fakat ne diyeceğime dair pek bir fikrim yoktu. Ona güneşle ilgili sorular sormak, kendi felsefelerini dinleyerek onu tanımak istiyordum. Dünyayı onun ağzından dinlemek, içinde nasıl bir dünya yaşattığını bilmek ve o dünyaya ait hissetmek istiyordum. Ama yazacağım veya soracağım her mesaj bir riskti. Ve ben bu riski alamayacak kadar korkaktım. Fakat Evran bir mesaj attığında ve ben mesajı okuduğumda, karşımdaki adamın da benim felsefemi merak ettiğini anladım; "Gece senin için ne ifade ediyor?" Birbirimize sorduğumuz bu sorularla tanışmak, hayatımın en güzel olayıydı. Birbirimizi gece ve güneş üzerinden tanıyor, sanki gerçek dünyaya sırt dönüyorduk. Sorduğu sorunun cevabı benim için oldukça kolaydı, asıl merak ettiğim ise onun gecesiydi. "Özgürlük. Ve biraz da yalnızlık. Ya senin için?" "Sessizlik. Bazen de yorgunluk. Ama şu an pek sessiz olduğu söylenemez." Sessizlik. Yorgunluk. O an gözümün önüne banktaki hali geldi ve kaşlarım hafifçe çatıldı. Yanılmıştım. O yalnız değildi. O yorgundu, tükenmişti. Etrafında bir hayat dönüyordu, saat daima akıyordu ve seslerle doluydu. Oysa o oraya ait değildi. Kendi seçmediği bir döngüde sıkışıp kalmıştı ve evet, kendini o hayata ait hissetmiyordu. Sessizlikti istediği, kendi sesini duymaktı. "En son ne zaman kendi sesini duydun?" "Bugün," Bu cevabı beklemiyordum. Belki de düşüncelerim yanlıştı ki zaten insanları tanıyabileceğimi düşündüren neydi ki? Küçük dünyamda bildiklerim yetersizdi. "Farklı olan neydi?" "Bilmiyorum. Anlatamıyorum. Sadece o an, ilginçti. Sanki her şey çok sessizdi ama içimde bir şeyler konuşuyordu." "Bu güzel bir his olmalı." Bugündü. En son bugün o sesler gitmiş, yerine sadece sessizliğe bırakabilmişti onun dünyasında. Peki neydi o an? Ne olmuştu da kendisini bulabilmişti? Belki bir müzikle olmuştu, belki bir arkadaşının sayesindeydi, belki de sadece dalga sesleriydi. "Sanırım öyleydi. Ama garip olan şu ki, ben genelde böyle hissetmem." "Nasıl hissedersin?" Evran yazmaya başladı, ama sadece birkaç saniye sonra yazması durdu. O kararsızlıkla tekrar yazıp sildikçe ben heyecanla atacağı mesajı bekliyor ve hislerini okumayı bekliyordum. Bana içinde ne varsa haykırmasını, mavi gözlerindeki yorgunluğun sebebini ve sessizliğini nasıl bulduğunu anlatmasını istiyordum. Onun hayatına dokunmak ve bir yer edinmek artık benim için en önemli amaçtı. "Ayaklarımın yere değmediği kilometrelerce derinliği olan bir okyanustaymış ve yüzeye çıkamıyormuş gibi hissederim." Ben daha yazdığı cümlenin etkisindeyken bir mesaj daha geldi; "Sanki boğuluyor ve yardım istiyormuşum ama elini uzatan herkes daha da batmamı sağlıyormuş gibi hissederim." Ve bir mesaj daha; "Bunca sesin ortasında kendi sesini duymak için sağır olmak isteyen biri gibi hissederim." Ve son mesaj. "Ve ben bugün ilk kez sağır oldum." Hisler. Hisleri. Evran'ın sessizliği ve benim yalnızlığım. Gözlerim kaç dakika cümlelerinde gezinmişti bilmiyordum fakat o ekrana bakarken, kalbimden sayısız his geçiyordu. Tam o an, gecenin bir yarısında ben kendi yalnızlığımı ve eksikliğimi, kusurlarımı ve hayallerimi bir kenara iterek sadece Evran'ın hislerini anlamaya çalıştım. Kendim dışında kimsem olmadığı için bu his bana oldukça yabancıydı fakat hayatımın hiçbir anında bu kadar içimi dolu hissetmemiştim. Farklıydı, o kadar farklı ve heyecanlıydı ki saatlerce, sabahlara kadar ve hatta günlerce sadece bu mesajlara bakarak Evran'ı ve hislerini düşünebilir, sorgulayabilirdim. Üzülmesi veya gülmesi, yorgunluğu veya dinginliği, geçmişi veya geleceği ne hissettiği pekala önemli değildi. O bana başka bir hayatı hissetmeme izin vermişti. Benimle o hisleri paylaşmıştı ve ben, bunun için bile günlerce mutlu olabilecek kadar aciz, eksik bir insandım. Çok fazla yapardım aslında bunu. Akşamlarımı, özgür saatlerimi bir sahil bankında, on altıncı bankta ve pamuk şekerimle insanları izler onların hislerini, onların dünyalarını tanımaya çalışırdım. Kendimce senaryolar kurar ve onları başrol yapardım ki bu gece yaptığım da bundan farksızdı fakat ben Evran'ı, diğer insanlar gibi aklımda yazıp çizememiştim. Ve şimdi o kendi cümleleriyle hayatına çıkacak bir merdiven sunuyordu bana. O merdivenin ilk adımını atmış olan ben, öyle çok korkuyordum ki hiçbir şeyden bu kadar korkmamış olabilirdim. Onu kazanamadan gitmesinden, hayatından, ona üzülmekten ve acılarından, belki bana gülümsemesinden, belki ona bağlanmaktan ve en çokta kendime bağlamaktan. Çünkü ben biliyordum ki eğer onunla bir bağ kurarsam, onu çok güzel severdim. Fanusta saklardım ve küçük, yapayalnız dünyamda onu saf bir sevgiyle sevebileceğim kadar severdim fakat korkuyordum. Olur da o da bana karşı bir bağ kurar diye. Ve ben çok güzel sevebilirdim ama hayır, sevilmek istemezdim. Ekranı kapattım. Telefonumu yatağa, uzak bir kenara fırlattım. Yapamadım. Korktum. Üşüdüm. Gözlerim doldu ve gözyaşım aktı. Ellerim titredi. Ağlamak istedim. Küçük kalbim kırıldı. Olmamalıydı. Giderdim. Yalnız bırakırdım. Tıpkı benim olduğum gibi yalnız kalırdı. Yapamazdım. Üzülürdü. Kalbi kırılırdı. Kötülüktü. Ellerim daha çok titredi. Gözlerimi kırpıştıramadım ve hareket edemedim. Dondum ve düşündüm. O ölümün soğukluğu üzerimde gezinirken ve ben ısınamazken, bunu yapamadım. "Hoşçakal," diye mırıldandım kırgın bir sesle. Bunu Evran'a mı, yoksa içimdeki umuda mı söylemiştim ben bile çözememiştim fakat önemi yoktu. Hoşçakaldı. Geri alınmazdı. Ona her şeyden çok ihtiyacım vardı fakat hayır, onun hayatını etkileyemezdim. Kusurlarımı, hastalığımı ve eksikliğimi onun hayatına taşıyamazdım. Hem, bu bencillik olmaz mıydı? Bencillik olurdu. Kötülük olurdu. O gece boyunca mavi gözleri, onu gördüğüm o dakikayı, sesini, ellerini, saçlarını ve bana gülümseyişini tekrar ve tekrar zihnimde canlandırdım. Her canlandırışımda kalbim biraz daha karanlığa gömüldü. İçindeki ufacık umudu olan kısmının gerçeklerle karanlığa yaklaştığını hissettim. Ben buraya aittim. Ben yalnızlığa mahkumdum. Eksik ve kusurlu olandım ve kimsenin bunu değiştirmeye gücü yetmeyecekti. O gecenin devamında bunları düşünmeyi bir kenara bıraktım ve bu sefer zihnimde, onunla olabilecek hayalleri kurmaya başladım ki bu, diğer düşüncelerimden daha acı vericiydi. On altıncı bankta pamuk şeker yerken, bu sefer tek değildim ve hatta tam şu anda, Evran bana inanılmaz gözlerle bakıyordu ama neden böyle baktığını çözememiştim. Belki yirmi bir yaşında olduğum içindi ama pamuk şekerin yaşla ne ilgisi vardı ki! "Ya ne bakıyorsun?" diye sordum kaşlarımı çatıp, sert bakmaya çalışarak ama elbet işe yaramadı. O okyanus gözleriyle bana bakarken bunu yapabilmem pek mümkün değildi. "Nil," dedi ciddi olup olmadığıma bakarken. "Dördüncü pakete geçtin, farkında mısın?" diye hayretle konuştuğunda bir pamuk şekere, bir de Evran'a baktım. Ardından oldukça sakin bir şekilde pamuk şekerimden bir ısırık alırken beşinci paketi arkama sakladım ama o bunu gördü ve ufak bir kahkaha attı. "Ver onu bana, şeker komasına gireceksin!" Gözlerim irileşirken pamuk şekerimi daha sıkı tuttum. "Asla!" Pamuk şekerim için kanımın son damlasına kadar savaşabileceğimi bilmiyor muydu? "Delirdin iyice," dedi kızgınlıkla ama o da gülüyordu. Zaten Evran bana bakarken hep gülümsüyordu. Dudağının kenarı kıvrılır ve her daim dikkatli gözlerle beni incelerdi. Bunun beni utandırması gerekirdi ama hayır, beni izlemesini seviyordum. Ben ona dalmışken, pamuk şekerimin ellerimden kayıp gittiğini fark ettim. Gözlerim hızla açılırken Evran çoktan pamuk şekerimi almış, arkasına saklamıştı. O gülerek bana bakarken ben uzanmaya, pamuk şekerimi almaya çalışıyordum. "Ya versene şunu! Yiyeceğim ben onu." Evran şekeri biraz daha arkasına saklarken bir yandan kolumu tutuyor ve bana engel olmaya çalışıyordu. Bir anda attığı kahkahayla afallarken pamuk şekeri unutmuş, ona bakakalmıştım. Gözlerim gözlerinden ayrılmazken ben tekrar tekrar kahkahasını duyuyordum. Pırıl pırıl parlayan o gözler birkaç santim uzaktaydı ve ben kanımın ısındığını, tenimin karıncalandığını hissediyordum. Kahkahası tekrar kulaklarıma doldu ve ben o an düşündüm ki, duyduğum en güzel şarkı onun sesiydi. Ve ben artık yalnız değildim. Duvarlarım onun kahkahasını geçiriyor, koyu mor perdelerim ve sıkı sıkıya kapatılmış camım onun gözlerini saklayamıyordu. Dipsiz kuyumda ise düşmeyi bırakmıştım çünkü bu karanlıkta, o bana ışığı göstermiyordu belki ama hissettiriyordu. Acı veriyordu. Fazla acıtıyordu. Yaşanmışlık ve kaybetmek elbet can yakardı fakat yaşanamayanlar ne olacaktı? Onlar daha acı verici değil miydi? Bir başka hayale sürüklenirken yastığıma sıkıca sarılarak burnumu çekmiş, gözyaşımı silmiştim. Madem imkansızlıklarla kurulmuş hayaller yaşatıyordum zihnimde, biraz daha ileriye gittim, imkansızlıkla aramı kilometrelerce açtım. Ve gözlerimi kapattığımda gözlerimin önünde açık mavi bir gökyüzü belirdi. Güneşin doğuşunu oturduğum kumsalda izlerken kulaklarımda dalga sesleri yankılanıyordu. Gökyüzü karanlık değildi, hava oldukça aydınlanmıştı ve güneş git gide kendini yukarıya çekiyordu. Bu görüntü karşısında gözlerim huzurla gökyüzünde dolanırken tenimin ısındığını hissettim. Oradaydı, bana dokunuyordu ışıkları ve ben acı çekmiyordum, ölmüyordum, ısınıyordum ve hissediyordum. Kumsaldaydık ve Evran, oldukça keyifli bir şekilde kumda uzanıyor, müzik dinliyordu. Tuğkan çalıyordu telefonunda. O da benim gibi seviyordu. Ki beraber hep bir kulaklığı paylaşır, Tuğkan dinlerdik. Kahkaha sesleri duyduğumda başımı yana çevirerek arkadaşlarımıza baktım. Kumsalda, deniz dalgalarının hemen yanında koşuyor ve birbirlerini ıslatıyorlardı. O kahkahalar bana öyle huzur veriyordu ki sadece onlara bakıyor ve mutluluklarının tadını çıkartıyordum. Ve gözlerim ona kaydı, Yiğit'e. O da oradaydı. Korkmuyordu, utanmıyordu, mutluydu ve gülüyordu. Seviliyordu, seviyordu ve bana bakarak heyecanla ellerini sallıyor, yanına çağırıyordu. Ayağa kalktım ve ellerimdeki kumu silkeledim, Evran'a döndüm. Ki o zaten bana bakıyordu. Bir süre ayağa kalkmadı, sadece beni izledi. Güneşin kusursuz bir şekilde vurduğu yüzüme baktı, saçlarımın rüzgarla uçuşunu izledi, yeşil harelerime dakikalarca baktı. Ve sonra ayağa kalktı, tam karşımda durdu ve ben heyecanla titredim. O bana ne kadar uzun süre bakarsa baksın, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin her baktığında böyle titreyeceğime emindim. Başını tekrar yana eğdi, o on altıncı banktaki gibi dudaklarının kenarı kıvrıldı. Bana tekrar öyle baktı. Yine. Bana hep öyle bakmasını istedim fakat, Dayanamadığım o anda, dudaklarımdan ufak bir hıçkırık kaçtı. Ellerim yüzüme kapanırken ben bağırıp çağırmak, hıçkırıklarımı tüm dünyaya duyurmak istiyordum. Bu hayaller, öyle çok canımı yakmıştı ki ben, ben ölümün bile böyle acıtmayacağına emindim. Artık gelsindi ölüm, çünkü ben dayanmıyordum. O kuyu her geçen saniye daha da derinleşirken benim tek yaptığım düşmek ve düşmekti. Çaresizdim, korkaktım. Bir yanım onu tekrar görmem ve hayallerimi geçrekleştirmem için bana yalvarırken diğer yanım hayır diye sayıklıyordu. Bırak, bırak mutlu olsun. Bırak ölümün ruhunda gezindiği bir hayatı ona verme. "Korkuyorum," ellerimin titreyişini izlerken gözlerim bu sefer karanlık odamda gezindi ve delirmişçesine her bir noktaya baktım. "İğrenç, burası iğrenç!" diye sayıklarken delirmenin eşiğinde olmaktan habersizdim. Yataktan kalktım, fakat titreyen bacaklarımla dizlerimin üstüne düştüm. Ellerim yumruk olurken hıçkırıklarımı serbest bıraktım. "Ne yapacağım?" diye sayıkladım, defalarca kez bunu sordum. Sordum fakat yanıt alamadım, ben bir yolu seçemedim. Dayanamadım, bitsin istedim. Ölmek ve uyumak istedim. "Evran," beni hiç tanımayan adamın adı hıçkırıklarımın arasından kaçarken yaşlı gözlerimi sildim. "Yalvarırım yardım et." Ne yapabilirdi? Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu o beni bilmiyordu ki. Beni kimse bilmiyordu beni kimse duymuyordu. Hıçkırıklarım arttı. Hıçkırıklarım arttıkça ben sağırlaştım. "İstemiyorum!" Başımı hızla iki yana salladım. "Yalnızım, ben...Ben yalnız ölmek istemiyorum." Bir gün. Sadece bir gün. Sadece bir gün tanıyacaktım onu. Bir gün daha bakacaktım gözlerine ve ertesi gün bu olmayacaktı. O bana bağlanmadan ben ondan gitmiş olacaktım. Küçücük bir zaman diliminde ben ruhumu doyuracaktım, kusursuz ve mutlu olacaktım. Sadece bir gündü ve sonra, Sonra, Gözlerim kararlılıkla kapanırken her daim benim bir adım arkamda olan o seçeneği kabullendim ve, ve yirmi dört saat verdim kendime. Yirmi dört saat. Sonrası hep karanlık olacaktı. Sadece yirmi dört saatti. Yirmi dört saat.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.