Bölüm Yedi
"Anlaşılmak"
|||
Açıkcası 'beni takip et' deyince fikrimi kabul etmiş ve beni bırakacak diye düşünmüştüm.
Lakin şu an oturduğum masa ve karşıma konulmuş tabaktaki sulu yemek tüm umutlarımı kül etmişti.
Hım hım, yemek yemek için öyle demiş!
Bu düpedüz oyunbozancılıktı! Nasıl onca söylediğim şeyi göz ardı edip yemek yemeği düşünebilirdi ki? Sanırım bu Harp denen adam bayağı abur biriydi.
Uyandığım odadan beraber çıkmıştık. Tahmin ettiğim gibi burası bir ev değil de saray hatta malikeneydi! Kapının hemen dışında ki koridor yine siyahtı ve aynı koridorda çıktığımız oda hariç 2 gri kapı daha vardı. Bunun yanısıra bu uzun koridorun duvarlarında çeşitli ve ne anlama geldiğini bilmediğim tablolar vardı. Ancak birini çok net seçebilmiştim. Diğerlerine nazaran daha büyük geniş ve göze çarpan türdendi. Sanki aralarında en özeliymiş gibi, bir kurt resmedilmişti. Kocaman simsiyah dimdik karşısındaki avını izlermiş gibi bakan vahşi kırmızı gözlü bir kurt. Ürkünç gözüküyordu. Diğerleri gibi şekilli şukullu olsaydı ya işte. Ne anlamı vardı acaba? Bu detaya fazla takılmamaya çalışırken koridorun sonunda aşağı uzanan ahşap görünümlü beyaz merdivenlerden inmeye başladık. Yukarısı eminim ki sandığımdan daha büyüktü ancak biz hemen merdivene yöneldiğimiz için açıkta kalan geniş yeri inceleyememiştim. Yine ikinci katta da hiç durmamış ve merdiveni inmeye devam edip en alta inmiştik. Bu da tahminlerimi doğru çıkartıp buranın üç katlı bir saray olduğunu kanıtlamıştı zaten. Duvarlar öncekiler gibi siyah olsa da aşırı ferah bir görünümü vardı buranın da. Yere kadar uzanıp dışardan yükselen büyük uzun ağaçları gösteren camlar. Kocaman ferah gri tonlarındaki salon, boşta kalan yerleri süsleyen aksesuar vazo ve biblolar, salondan tam içerisini göremesemde kenarları döşemeli amerikan mutfak, çok olmasa da belli köşelerde tablolar ve yine üst katta ki gibi burada da ayrıcalık kazanmış o ürkünç kurt resmi, yan yana dizilmiş geniş gri beyaz mobilya takımları ve önlerine konulan cam uzun bir sehpa, onun da önün de dev bir televizyon ekranı ve altında ki siyah ahşap renginde ki ünite vardı. Kısa bir göz süzmesiyle bu kadar görebilmiştim.
Ben dışarıya açılan bir kapıdan çıkacağız diye beklerken- aynı zamanda kapıyı ararken- önümdeki adam merdivene çapraz kalan salona ilerlemiş ve devasa camlardan birinin önüne yerleştirilmiş büyük yemek masasınsa ilerlemişti. Daha sonra masanın başında dikilip bana dönmüş ve sorgulayıcı bir bakış atıp. "Gelmiyor musun?" Demişti. Evet resmen böyle dedi! Oysaki gidiyoruz sanmıştım... dengesiz adam ne yaptığını yapacağını, çözememiştim ki.
Ben ona anlamayarak bakıyorken yine. "Hadi." Diye ısrarını sürdürmüştü aksini istemeyen bir tonda konuşarak, her şeyin kafam da oturmasını sağlamıştı zaten.
"Ama gitmeyecek miydik..." diye kısık sesle-biraz da çekinerek- sordum.
"Hayır. Nereden çıkarttın, gel de otur şuraya." Diye masada bir yer gösterdi. Nereden çıkartmıştım acaba! Belki de dediklerimden sonra doğru dürüst bir cevap vermeden aşağı indiğimiz için çıkartmışımdır!
Sanırım gözümün iliştiği kapı bu sefer dışarıya açılıyordu. Acaba hiç dinlemeden arkama bakmadan kaçsam ne olurdu? Gitse miydim? Hem belki şansın yaver gider de kurtulurdum. Tabii yakalanıp boş yere sonunu bilmediğim sorunlar çıkabilirdi. Bu polis karakol işi hiç içime sinmiyor belki bu iyi bir zamandır! Hâlâ daha kapıya odaklanmış belli olmadığını düşündüğüm planlar yaparken yine o tavizsiz ses yankılandı.
"Aklından bile geçirme," hemen kapıdan çekip masa da oturmuş beni bekleyen adama çevirdim gözlerimi. "İnan bana hiç istemediğin şeyler olur ve ben bunlarla uğraşmak istemiyorum. Şimdi derhal otur şuraya." Açık ve net! Yutkunup dediğini yaptım. Belki bir kez daha derdimi anlatırsam anlardı. Pekala kendimi kandırıyorum ne derse o oluyordu zaten! Tabii bunu değiştirmek de benim elimdeydi.
Ağır adımlar eşliğinde işaret ettiği sandalyeye varmış ardından çekip oturmuştum. O masanın bir ucunda bende sağında ki yerdeydim. Siyah irisleri bir an olsun benim dışımda başka bir yerde hissetmezken rahat etmek güçtü doğrusu. Biraz önce beni dinlemediği için kırılan cesaretimi toplayıp bir daha tekrarlamaya karar verdim dediklerimi. Derin bir nefes aldım ve bende gözlerimi onunkilerle kesiştirip konuştum. Yatıştırıcı bir sesle "Bak," diye başladım. "Az önce de söylediğim gibi, oyalanmaya gerek yok. Beni merak edip endişelenecek insanlar var. Senin söylediğin gibi bir belirsizliğin içinde bulunamam anlıyor musun?" Bir süre durup tepkisini ölçtüm. "Hem... niye olmasın ki? Niyetin ders vermek ise söz bir daha çıkmam karşına. Sadece Ömer amcayı alıp gitmek istiyorum."
Kayıtsızca bakarken. "Haklısın..." diye kendince konuştu. Biraz sonra, "Gidersin." Dedi bu kez yine bana odaklanarak. "Ama buna ben karar vermek istiyorum." Diye sonlandırdı sert bir biçimde.
Kaşlarım çatılıp onun bu tavrına hayretler içinde kalakaldım. "Anlamıyorum." Diye tahammülsüzce başladım. "Burada ortak bir çözüm atıyorum ortaya ve sen saçma sapan itiraz ediyorsun! Kimsin necisin bilmiyorum ve bu şekilde sonumu beklemek aptallıktan başka hiçbir şey değil. Daha fazla katlanmak istemiyorum bu duruma. Korkuyorum anlıyor musun?" Titrememsi için birbirine bastırdığım dudaklarımı kısa süreli yumduğum gözlerimle birlikte açıp. "Lütfen... hemen bitir şunu." Dedim.
Baktı... baktı ve baktı. Ne düşünüyordu ki. Kaşları yavaştan düşünceleriyle çatıldı. Sıkıntılı bir nefesin ardından, "Çözmem gereken bir sorun var Gece. Çözer çözmez seni rahat bırakacağım.-"
Hiddetle. "Nereden bileyim? Niye güveneyim sana? Belki aklındaki her neyse sona erince bir yerde öldürüp savacaksın başından beni. Anlaması güç bir insansın."
"Söz veriyorum ve ben verdiğim sözü ne pahasına olursa olsun tutarım. Ayrıca korkmana gerek yok sana zarar vermeyeceğim."
İnanmaktan başka ne yapabilirdim. Yalan söyler gibi bir hali yoktu. "Söz verdin..."
Varla yok arası bir dudak kıvrılmasıyla beraber, "Söz..." dedi kararla.
Şimdilik yeterliydi bu. Bana zarar vermek ona bir şey katmazdı belki kısa süreli de olsa bu sözüne inanmalıydım. Olumluca salladım başımı benden beklediği üzere.
"O zaman aklındaki soruları da def ettiğine göre yemek yiyebiliriz." Dedi ve soğumaması için üstüne kapatılan yemek kabının yanındaki kepçeyi aldı ardından kapağı indirip buharları çıkan ve kokusu bu yere yayılan yemeği önce benim önümdeki tabağa ardından kendine katıp kapattı ve yerine koydu kullandığı kepçeyi.
Sorun şu ki ben aşırı kötü bir huya, yemek seçme huyuna sahiptim. Ve bu sulu çeşitli sebzeli ek olarak etli yemeğin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim yemekleri bile aşırı seçicilikle yerken bunu yememe imkan yoktu! Harika! Dünden beri de epey acıkmıştım doğrusu. Söylese miydim acaba? Saçmalık ne diyecektim, ya biliyorum beni kaçırdın falan ama ben yemek seçiyorum bunu verdiğe şükredeceğime yemeyip sana yemek siparişi verebilir miyim mi! Ah rezalet. Aç kalmak daha cazip geliyor. Ki zaten istediğim bir yemek verir miydi orası da meçhul. Belki sinirlenip zehirlerdi. Bu düşündüğüme göz devirmemeye çalışarak buruşturmamaya özen gösterdiğim yüzümü kaldırıp bana yine çatık kaş altı bakan gözlere baktım.
Kafasıyla tabağı işaret edip. "Yemeyecek misin?" Dedi belki bana öyle gelen ilgili ve meraklı sesiyle.
Beceriksiz bir gülümsemeyle, "Pek aç değilim aslında. Yemeyeceğim sanırım. Karnımda nedendir bilinmez ağrıyo-" daha devam edecektim tek kaşını kaldırıp şüpheli bakışlar atmasaydı. Yutkunup. "Ah stresten olmalı boşver sen beni, yemeğini ye." Çakmamasını umarak sırıtıp ifadesini kontrol ettim.
"15 saat kadar uyudun ve dün de bir şey yemediğini varsayarsak acıkmamış olmak için müthiş bir dirayete ihtiyacın var." Kafasını bana doğru yaklaştırıp. "Sana bir tavsiye, bu kısa süreçte sakın bana yalan söyleme. Kendi iyiliğin için. Sana zarar vermem ancak istediklerimin dışına çıkıp oyunbozancılık yaparsan aleyhine sorunlarla uğraşırsın."
Gözlerimi kaçırıp. "Doğru söylüyorum." Diye mırıldandım. Sağ eli kalkıp nazikçe çenemi kavrayan parmakları ona bakmama sebepti.
Bu sırada yaklaştı ve yaklaştı. Yüzlerimiz arasındaki bu yakınlık fark etmediğim şekilde nefesimi tutturdu. "Yalan söylüyorsun..." "biliyorum çekinmek ve korkmakta haklısın, ancak bunu yemek hoşuna gitmediyse yemek zorunda değilsin başka bir şey yiyebilirsin." Dedi. Gerçekten çözemiyordum bu adamı. Bir kötü bir iyi oluyordu. Gevşekçe tutan elinden çenemi çektim.
"Sadece bilmediğim yemekler yiyemiyorum..." ondan iyice uzaklaşıp mutfağa bir bakış attım, "aslında her evde bulunan malzemelerle bir sandviç yapıp yiyebilirim."
"Sandviç?"
"Evet evet, yeterli olur. Yanlış anlama hani ısrar ediyorsun diye... yani şey o yüzden varsa onu yiyebilirim." Diye geveledim. Yerin dibine girmek istiyorum. Ne diye beni kaçırıyorsun ki kardeşim sen? Ah Ömer amca ah! Hep senin yüzünden. Bana her şeyi anlatsan belki adamın karşısında şekilden şekle girip sandviç yemek istediğimi söylemeyecektim. Neden hep benim başıma geliyor bunlar, neden!
"Bekle beni."
Masadan kalkıp mutfağa girdi.
|||
Karnımdaki boşluk afiyetle yediğim sandviçle dolmuştu. Az da olsa rahatlamanın etkisiyle daha iyi hissediyordum.
Harp, çözmesi gereken sorunlardan söz etmişti gerçi onu şikayet etmem dışında nasıl bir sorunu çözebileceğini de bilmiyordum ama sonuçta ben kurtulacaktım. Gerisinin ne önemi vardı ki? Hem bilmediğim bir şeye kafa yorup iyice karman çorman yapmak istemiyordum düşüncelerimi.
Ben salondaki koltukların cama bakan kısmında otururken o da koridor kısmında telefonla konuşuyordu. Belli bir ritimle zemine vurduğum ayağımı adım sesleri nedeniyle kestim. Az sonra yanıma gelmiş ve elindeki hap kutusunu cebinde koyuyorken karşımda duruyordu.
Sinir eden türdeki otoriter sesiyle, "Kalk hadi gidiyoruz." Dedi.
Bir çırpıda ayağa kalkıp düşündüğüm şey olmasını dilerken, "Nereye?" Diye sordum.
"Gidince görürsün. Ayakkabıların odandaki dolabın içinde, giy gel onları."
"Şimdi niye söylemiyorsun ki." Dedim tabii bu adamın normal iletişim kuramamasını unutmuş bulunarak söylemiştim.
"Gece!" Diye önce uyarı dolu söylendi. "Git giy kapının önünde bekliyorum." Sırtını dediğini yapmak için döndü ve gitti.
Bende bu sırada içimi kemiren merakla üfleyip merdivene yöneldim. Hızlı hızlı, geldiğimiz gibi durmadan katları çıkmış ve üçüncü kata ulaşınca direkt uyandığım odaya girip dolabı açtım. Dolabın alt kısmına koymuştu ayakkabıyı, düz taban şık görünümlü ayakkabımı giyip yine aynı hızla indim aşağıya.
Düşündüğüm gibi dışarıya açılan kapının önünde onu gördüğümden beri yine siyah ama değiştirildiği belli takım elbisesini giymiş siyah klasik ayakkabısıyla tamamlamıştı. Beni fark edince üstümü süzmüş ve kapının arkasındaki kapağı açarak bir ceket çıkartıp giymem için iki yana açtı. Bana verir diye düşündüğüm için duraksayıp daha fazla bekletmeden kolarımı ceketten geçirip giydim. "Gidelim."
Başımı sallayıp onaylayınca kapıyı anahtarla açmıştı. O dışarıya çıkınca bende arkasından çıkıp onu takip ettim.
Devasa avluda bulunan sabahki arabayı koydukları yerden aynı araba çıkmıştı. Bu sırada bende her yere göz gezdirmiştim. Koca ev dışarıdan içerisi gibi muazzam görünüyordu. Avlu da bulunan üç yapıtta yanılmıyorsam biri garaj, biri kulübe gibi bir yer, bir diğeri de arada ortaya çıkan beyaz siyah takım elbiseli adamların girip çıktığı yerdi ve o adamların da haraketlerinden Harp için çalıştığını anlamıştım. Büyük taş düşemeli duvar ise evin arkasından da dolanıyordu.
Garajdan çıkan araba önümüzde durunca içindeki adam inip Harp'ın önünde durduğu arka kapıyı açtı. Harp arabaya binince bende binmem gerektiğini anlayarak halen açık olan kapıdan arabaya geçtim. Adam kapımızı kapatıp şoför koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı. Araba duvarla hemen hemen aynı olan kapıdan ormanlık yola çıktı. "Nereye efendim." Diye soran adama kısaca, "Şehir merkezine." Dedi Harp.
|||
Bölüm sonu
