İçeriğe geç

Gece'nin Engeli

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Gece'nin Engeli

Bölüm 1

Gece’nin Engeli 1.Bölüm

Gece

Ben, Gece, 19 yaşındayım. Doğuştan değil, sonradan engelli olmuş, sağlıklı anne ve babanın tek evladıyım, bir kız.

Çocukluğumdan beri her şey zor, özellikle insanların o tiksinç bir varlık görmüş gibi olan bakışları... Çocukların annelerine, "Anne, bu abla niye böyle?" diye sorması ve annelerin de, "Annesinin lafını dinlememiş, böyle olmuş!" demeleri hâlâ dün gibi hafızamda canlanıyor. Ya da "Allah çarpmış." diyenlerde. Her bir bakış, her bir cevap hafızamda kazılı, silinmiyor. Evde geçen bir çocukluk, tek arkadaş oyuncaklar, gözyaşları...

Ergenlik ise felaketti. Benim yaşıtlarım kız veya erkek arkadaşlarıyla flört eder, hafta sonları arkadaş gruplarıyla gezmeye giderdi. Okulda benle konuşurlar, ancak bir yere giderken çağırmak akıllarına gelmezdi. Açık açık dışlamazlardı, ama içlerine almadıkları da ortadaydı.

Üniversiteyi kazandıktan sonra ailemi yaşadığım şehirde bırakıp İstanbul'a geldim.

Hep yalnızdım, arkadaşlarım oldu ama bir dosttan ve sevgiliden çok uzaktım. (O arkadaşlarım dediğim de internetten.) Ve yine sabah oldu, gün aydı. Tabii başkaları için aydı...

Bezgin bir şekilde gözlerimi açıp çarşafı üzerimden çektim, homurdanarak yatakta doğruldum, biraz öyle durup koltuk değneğimden destek alarak ayağa kalktım. Her sabah yaptığım gibi odamın havalanması için camı açıp temiz havayı içime çektim.

Bugün neyse ki hafta sonu, hafta sonlarını severim.

Gerçi kim sevmez ki?

Ektiğim güllerin kokusunu içime çekip gülümsedim.

Kendim, tek başıma ekmiştim bu gülleri...

Her boş vaktimde bahçede durmayı seven biriydim.

Bunları düşünmeyi bırakıp camın önünden çekilerek mutfağa kendime bir kahve yapmaya gittim, kahvemi yaptıktan sonra her hafta sonu yaptığım gibi kahve keyfi yapmayı sevdiğim balkonuma giderek kahvemi güzel manzarama karşı yudumlayarak kitabımın ilk sayfasını açtım.

Kitabı okurken sanki içinde kendimden bir parça buluyordum. Aynı bana benzeyen kızın hayalleri vardı, tek bir farkla... Onun kendinden emin bir tavrı varken, benim küçücük bir umudum dahi yoktu kendime.

Herkes gibi değildim, olamayacaktım da...

Derin bir nefes alarak düşünceli bir şekilde kitabın kapağını kapattım ve sehpanın üzerine bırakıp arkama yaslanıp derin düşüncelere daldım.

Hayatı, hayatımı düşünüyorum da ne acımasız bir hayat bu, ne acımasız bir hayatım var benim.

Bunları düşünürken bir damla yaş düştü, geçti gözlerimden...

O yaş süzülüp giderken gözlerimi kapattım ve iç çektim yaşadıklarıma.

Düşünüyorum da o lanet günden bu yana hiç mutlu oldum mu ben?

Malesef olmamıştım...

O olay nasıl mı olmuş?

Annem o gün ev işleriyle uğraşırken, babaannem beni uyutmak için evimizin bahçesindeki o bir zamanlar huzurla uyuduğum salıncakta sallıyormuş, babaannem uyuklaması üzerine o an salıncağın ipi kopmuş ve ben düşmüşüm.

Ben düştükten sonra babaannem sesime uyanıp ortalığı velveleye vermiş.

Annem, babam, herkes babaannemin başına toplanmış ne olduğunu anlamak için benim halimi gördüklerinde hemen beni kucağına alıp apar topar hastaneye götürmüşler.

Oradaki müdahale sonucunda geri dönülemeyecek bir hasar oluştuğu saptanmıştı.

Hayat beni daha küçükken vurmuştu şimdi ne o salıncağı binecek kadar hevesim, ne de huzurlu uyuyacak kadar umudum vardı.

Benim için hayat buydu... Çocukluğum da hayatımın geri kalanı da o salıncaktan benle birlikte paramparça olmuş, kirlenmişti.

Umutlarım gibi hayatım da bitmişti.

Birden silkelenip bu düşüncelerimi aklımdan silmeye çalıştım. Nasıl silinecekse artık...

İçeri girmeye karar vererek değneğimi alıp içeri girdim.

Evim sahile yakındı, biraz sahile gidip deniz havası almaya karar verdim.

Sahile gitmek için hazırlanıp çıkmış, sahile giden yolda yürürken insanlar her zaman ki gibi yine tuhaf ve acı bir duygu ile bakıyorlardı.

Bu duruma artık alıştığım için umursamadan her zaman oturduğum banka oturup temiz havayı içime çektim.

Denizi izlemeye başladığımda kulağıma gelen dalga sesleri en güzel müziği andırıyordu sanki maviliğin, hırçınlığın yanında huzur kalıyordu.

Düşünsenize size huzur veren şeyin hırçınlığını denizde böyleydi huzurdu ama hırçındı içine çektiğinde bir daha kimse bulmazdı.

Sahi bir gün denizde bende kaybolabilirmiydim?

O hırçınlığı iliklerime kadar tadabilir miydim?

Balıklar gibi özgür olmak, bu sanırım en büyük hayalimdi, ama sadece hayalim.

Hayalim gerçek olacak mıydı?

Tabii ki de hayır hiç inanmıyorum...

Burada çok durduğumu fark ederek yerimden kalkarak evin yolunu tuttum.

Eve vardığımda oturup bugün vaktimi nasıl geçireceğimi düşünüp durdum... İç çekerek keşke bir arkadaşım, dostum olsaydı dedim kendime.

Can sıkıntısından elime aldığım telefonda Instagram'da gezinmeye başladım. Bir blogum vardı ve neredeyse milyonlarca kişi takip ediyordu.

Bir sürü mesaj alsam da bendeki bu güvensizlikten dolayı tek birine bile cevap verme gereği duymamıştım.

O sırada mesaj kutuma bir mesaj geldiğine dair bir tik belirdi, hiçbir mesajı bu kadar istemsizce merak etmemiştim. Parmağım ekranda mesaj kısmını açarken nefesimi tuttum.

Mesaja tıkladığımda mesajda bir Can Yücel sözü vardı.

"Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayırmayacak... Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak..." Yazıyordu burada, ne demek istemişti?

Mesajı bir kez daha okuyup ne demek istediğini düşünmeye başladım.

Mesaj yazmak için tıkladım, ancak yazmaktan vazgeçtim.

Ne yazacağım ki? Ne demek istediğini mi sorsam sadece, bu kadar güzel bir söz yazmış, sadece ne demek istiyorsun yazsam olur mu ki?

Bir anda mesajın sahibinin profilini görmek için ismine tıkladım, isim "geceyiaydinlatanadam"dı. Bu ismin nedenini bir an merak ettim.

Profilinde yıldızları izleyen biri vardı, siyah beyaz fotoğraf... Acaba o muydu?

Profilini gezdim, normal bir fotoğraf vardı, gündüz çekilmiş, sarı saçlarıyla, anlam yükleyen gözlerle kameraya bakıyordu...

Neden yazdı? Beni neden buldu? Bu soruların cevabını nasıl alacaktım? Ne yazmalıyım?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.