İçeriğe geç

Garson

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Garson

Bölüm 1

1. BÖLÜM

Kırmızı bir halı önümde serilmiş, etrafımı aydınlatan meşaleler vardı. Herşey o kadar özenle hazırlanmıştı ki... Harikaydı.

Üstümde bembeyaz bir elbise vardı, tam bir prenses gibiydim. Elbisemin uçlarından tutup kırmızı halının üzerinde yürümeye başladım, Allah'ım beyaz atlı prensime kavuşuyor muydum yoksa?

Kırmızı halının sonuna geldigimde durdum. Karşımda kocaman bir sahne, sahneyi aydınlatan rengarenk ışıklar vardı.

Etraftaki ışıklar söndü bir anda sadece beni aydınlatan beyaz bir ışık yandı üstüme doğru. Bu sefer sahneden ayak sesleri geldi, heyecanla sahnenin orda duran beyaz atlı prensimi görmeyi dileyerek baktım...

Ama; ben prensimi görmeyi beklerken etraftan bir ses yükseldi...

"Benim gibilerinden burada çok var.
Dünyada herkesin bir talibi var"

"Hı?"

"Benim gibilerinden burada çok var.
Dünyada herkesin bir talibi var"

"Bu ses?!"

"Yeterrr! Allahım bu iğrenç ses Meltem ablaaaaa!"

Prensim gitti onu görecektim. Tam ışıklar yanıyordu of. Yatağımın üzerinden zıplayarak bağırdım. Her gün bu sese mecbur kalmak cehennem ateşinde azap çekmek kadar kötüydü.

Yatağımın üstünden zıplayarak inip açık olan penceremden kafamı çıkartarak aşağı seslendim.

"Meltemmm ablaaaaaa. Ya Meltem ablaa!" diye bağırdım. Meltem abla hemen bir alt katımızda oturan otuz yaşlarının başında olan bir kadındı. Evde kalmışlığını şarkı söyleyerek dışa vurmayı hobi edinmişti.

İyiydi, hoş kadındı ama her gün buna maruz kalmak nasıl birşey olduğunu anlatamam size.

"Ne var kız?" diyerek o da bağırdı. Her gün bu diyalogları yaşıyorduk. "Sabah sabah kulağımın zarını patlattın ya."

Eğer şimdi karşışında olsaydım bana kötü kötü bakardı. Onu çok iyi tanıyordum artık.

"Cık cık cık, kulak zarı patlamışmış. Gir kız içeri. " Diyerek tekrar bağırarak şarkı söylemeye devam etti.

Kime diyorum ki ben! Pencereden içeri kafamı geri sokarak odamda bulunan lavaboya geçerek elimi yüzümü yıkadım. Üstümdeki pijamalarla odamdan çıkarak, mutfağa gittim annem salatalık doğrarken, o beni görmeden yanağına öpücük kondurdum. "Günaydın anneciğim."

"Günaydın, hayırdır erkencisin?" Dedi sorarcasına,"sence bu pazar gününde bu saate uyanma sebebim ne olabilir?"

Annem hafifçe güldü "Ah tabiki bilmem lazımdı Meltem mi?"

Annemin doğradığı salatalıktan bir tane alıp ağzıma attım. Olumsuzca kafamı sallayarak "evet" dedim.

"Hadi kahvaltı hazır, baban ile kardeşini uyandır."

Kardeşim Mert, on yedi yaşında sinir edici tavırları ile beni çileden çıkartmayı çok seven bir . Tabi bana böyle davranması asla onu sevmediğim anlamına gelmiyor. Bizim de 'kardeş kavgası' ya da kardeş savaşı adında kavgalarımız oluyordu elbet.

Her evde olurdu değil mi?

Mert'in odasına kapıyı çalmadan bodoslama girdim, yatağında değildi fakat odasında bulunan aynanın karşısında saçını yapıyordu.

"Abla! Şu kapıyı bir defa da çalarak gir ya!" Yüzümü buruşturarak " ıyy bana bak ergenüs ister çalarım ister çalmam."

"Mahremiyet diye birşey varr!"

Arkamdan bağırmasını umursamadan babamı uykudan uyandırmak için odasına gittim. Babamı da uyandırdıktan sonra ailecek güzel bir kahvaltı yaptık.

Neşeli güzel bir ailem vardı.

Babam bankada müdürlük yapıyordu, annem ise bir lise de Tarih öğretmeniydi. Tam da adını taşıdığı gibi biriydi gül gibiydi. Annemle anne kızdan çok arkadaşlık ilişkimiz çok iyiydi, evde onunla çok iyi anlaşırdık ancak Mert ergenlik döneminden dolayı henüz o hırçın yapısından çıkamamıştı. Her zaman annemle aynı konu hakkında tartışır dururdu.

Annem Mert'in onun olduğu lisede okumasını istiyordu ancak Mert, arkadaşlarından dolayı başka bir okulda okumayı kabul etmemişti.

Annem onun gözünün önünde olmasını çok istiyordu ama yine de zamanla bu konuyu saygıyla karşıladı.

Tatlı sohbetlerle devam eden kahvaltımızın sonlarına doğru masadan kalktım.

"Hadi size afiyet olsun. Anneciğim babacığım ben kızlarla buluşacağım, kocaman öptüm hepinizi." Diyerek elimle öpücük atarak mutfaktan çıktım.

Direk odama gidip güzel bir duş alarak giyindim. Mavi kot pantolonumu, üstüme de beyaz yünlü yarım kazağımı da giydim. Pantolonumun paçalarını katladım. Omuzlarımın biraz aşağısında olan sarı saçlarımı taradım zaten fazlasıyla düzlerdi fön çekmeme gerek yoktu.

Evde biraz oyalandıktan sonra sırt çantamı alarak dış kapıya gittim. Mert arkamdan gelirken "abla bekle birlikte çıkalım." Diyerek bağırdı. Ben ayakkabılarımı giyerek kapının önünde beklemeye başladım. Mert'te geldiğinde birlikte asansöre bindik. Bir sitede beşinci katta oturuyorduk. Tamamen aile gibiydik komşularımızla, hepsi çok samimi insanlardı.

Birlikte asansörden indikten sonra Mert'in telefonu çaldığında benim gitmemi söyleyerek telefonunu açtı. Dış kapıdan çıktıktan sonra Meliha teyzenin çağırmasıyla yan tarafımda bulunan siteye ait çardakta kız kardeşi Melahat ve Meltem abla ile oturuyorlardı. Onlara doğru giderek selam verdim.

"Sarı kız. Bulamadın mı hâlâ bir tanesini?"

"Melahat abla sende ya! Daha yaşım kaç başım kaç." Meliha teyze bu sefer ellerini dizlerine vurarak, "kızım öyle deme valla bak bunun gibi evde kalırsın bulamayız sonra sana birini," diyerek Meltem ablayı göstermişti.

Meltem abla surat asarak kafasını yana çevirdi.

"Allah korusun Meliha teyze." Bu sefer Melahat teyze araya girerek. "Şu Nejla' nın sümsük kızı bile zengin birini buldu. Siz evde kaldınız."

"Aaa Teyzeler ayıp ama ya. O bulmuşsa nolmuş bende bulurum, hem ben elimi sallasam ellisi." Diyen Meltem ablaya gülümsedim.

"Iyyy bak bak geldi, nasıl da hava atıyor." Tiksinmiş bir şekilde Nejla teyzenin siteye girişini izliyorlardı.

Meliha ve Melahat ikiz ardeşler bizim sitenin neşe kaynaklarıydı. Altmış beş yaşında olmalarına rağmen ruhen bana göre çok gençlerdi, Meliha teyzenin kocası 16 yıl önce vefat etmiş bir süre çocuklarıyla kalmış fakat geliniyle türlü sorunlar yaşamıştı. Meliha teyzenin kocasının ölümünden sonra Melahat teyzenin kocası amansız bir hastalıktan vefat etmiş, iki kardeş birbirlerine destek olarak Melahat teyzenin evine yani bizim siteye taşınmışlardı. İyi ki de gelmişlerdi. En az ailem kadar severdim onları.

"Hadi tontişlerim benim işlerim var, size bol bol günah çıkarmalar." Diyerek Melahat teyze bana daha yakın olduğu için onda doğru eğilerek yanağına öpücük kondurup yürümeye başladım,

"Ah deli kız seni..." Arkamdan sesi bana gelirken gülümseyerek yoluma devam ettim.

Mert çoktan gitmiş olmalıydı. Siteden çıkıp on dakikalık uzaklıktaki durağa yürüdüm. Etrafımda ki çoğu ev site olduğu için sessiz sakin bir mahalleydi, tabii hep sessiz olduğu söylenemez.

Bahar ve yaz aylarında çocukların çoğu dışarda parklarda olurdu bencereyi açtığımda çocukların sesleri etrafa neşe katıyor gibiydi benim için.

Deli dolu bir kız olmanın verdiği mutluluk benim için bambaşkaydı. Ah! Tabiki kişiliğim asla ismime uymuyordu! Ben Eflal Kamer, evin prenses kızı, apartmanın sarı delisi ve... erkeklerin göz bebeği.

Bu söylediklerime kendi kendime gülerek durakta bulunan oturma yerine oturdum. Eflal; kurak bitki, susuz yer demekti. Ve gerçekten söyleyiş olarak ismimi seviyordum ama anlam olarak fazlasıyla kurak bir isimdi.

Dilan ve Işıl'la görüşmek için anlaştığımız kafenin önüne geldim. Içeri girmeden önce telefonumu çantamdan çıkartarak saate baktım on iki olmasına on dakika vardı. Kafenin kapısını iterek içeri girdim, buraya ilk defa geliyordum gayet hoş bir yere benziyordu.

Kafeyi ikiye bölmüşlerdi bir tarafı kütüphane şeklinde dizayn edilmiş kafeyle kütüphaneyi ayırmak için de boydan boya camla ayırmışlardı. Işıl'ın burayı neden ısrarla istediğini şimdi anlıyordum. Işıl kitap okumayı çok seven sırf bu yüzden edebiyat bölümünü tercih etmişti.

Bugün günlerden pazar olduğu için kalabalıktı, boş bulduğum masalardan birine geçerek oturdum. Çantamı yanımda bulunan boş masaya koyarak telefonumla uğraşmaya başladım. Dilan onların hâlâ gelmemiş olmasından dolayı arasaydım onları iyi olurdu rehbere girdiğim zaman "biz geldik," diyerek arkamdan ciyaklamıştı Işıl.

Kafamı kaldırarak "gelmeseydiniz kaç dakika oldu!" Dedim. "otobüsü kaçırdık diğerini bekledik ondan geciktik." Diyerek Dilan yanımda bulunan sandalyeyi çekerek oturdu.

"Ne sipariş edeceğiz. Ben sütlü kahve içeceğim." Işıl'ın kahve istemesiyle gözümü devirdim. Kahve kokusunu sevmezdim ve bundan dolayı da içmezdim. Sevmediğim dediğim çok şey yoktu fakat şiir kitaplarını da sevmezdim. Evet gerçekten şiirleri sevmezdim, nedenini bende bilmiyorum ama sevmiyordum işte. Dilan da kahve sipariş ettiği için bende onlara zıtlık yaparak çay istemiştim.

Çayı severdim.

"Siparişler gelene kadar kütüphaneye bir bakalım mı?" Işıl hepimizden önce kalkıp gitmişti bile, bizde arkasından ilerleyerek kütüphanenin cam kapısını iterek içeri girdik kafe bölümüne göre fazlasıyla sessiz bir yerdi tek tük bir kaç kişi dışında kimse yoktu. Hepimiz ayrı yerlere dağıldığımızda ben dikkatimi çeken kitaplara bakarak ilerliyordum. Elim bir tanesinde durduğunda rafından çekerek aldım. Kitabın içeriğine biraz göz attıktan sonra tekrar yerine bırakıp ilerledim. Hemen diğer kitapların olduğu yere doğru ilerlerken kulağıma ilişen naif ses ile durdum ve onu dinlemeye başladım. İçimi titreten bu ses kalbimi ettirmişti sanki.

Bir insan bir şiiri bu kadar güzel okur muydu?

"Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim
Parlak bir inciydin benim için
Paha biçilmez bir inci
Ben seni soguk ve yağmurlu bir günde
Seni düşünürken gülüşündeki sıcaklığın içime dolup da
Beni sardığı bir anda sevdim
Seni sadece selvi boyun,siyah saçların yada kara gözlerin
Güzel bir yüzün var diye değil
Fikirlerinle,konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
Ben seni derinden ve hissederek sevdim
Her kalp atışımda vücudumun dört bir köşesine yayıldığını
Beni sardığını her nefes alışımda ciğerlerime işledigini bilerek sevdim
Seni kış gecelerinin o soğuk yatağında birlikte uyuyup beni ısıtığın
Yaz sıcağında uyuyamayıp sıkıntılarım olduğun
Ve rüyalarımda buluştuğumuz gecelerde sevdim
Seni ellerinden tutup kanımın kaynadığı
Kalbimin yerinden fırlayacağını hissettiğim anlarda
O ıslak dudaklarınla beni sevdiğini söyleyeceğin anlari düsünerek sevdim

Ben seni o sensiz anlardaki boş ve degersiz geçen dakikalarda
Kayıp zamanlarımızda seni arayıp bulamadığım
Çaresizlik içinde olduğum,içki sofralarını dost bildigim anlarda sevdim
Sen ne kadar uzak olsan da,
Aramızdaki kilometreler nasıl çoksa
Bende seni o kadar yogun ve o denli çok sevdim
Seni kalbimde yanan ateşin ile
Zihnimde olusan hayallerin o ay parçası çehrenle
Bana derinden bakan o gözlerindeki ışıltıyı göreceğim anları beklerken
Kalbimin yanıp tutuştuğu anlarda
Gelip o bu ateşi alevlendirerek
Bana sarılarak beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim

Korkuyorum!
Hakkettiğin mutluluğu sana verememekten korkuyorum.
Seni beni sevdiginden fazla sevememekten korkuyorum.
Senin sevgine layık olduktan sonra başkaları tarafindan o sevgiyi kaybetmekten korkuyorum.
Seni kazandım derken kaybetmekten korkuyorum.
Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum.
Senin kalbini daha fazla kırmaktan korkuyorum.
O temiz ve masum göz yaşlarını daha fazla akıtmaktan korkuyorum.

Evet korkuyorum;
seni kaybetmekten, seni daha fazla üzmekten
Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum.
Yada yanlış anlaşılmaktan korkuyorum.
Uçurumun kenarında yalnız kalmaktan korkuyorum.
Dostluğuna doyamadan uluorta yalnız kalmaktan korkuyorum.
Yüreğimdeki o ince sızının bir gün çoğalmasından ve beni sarmasından korkuyorum.
Sevgi denen güzelliğinin bir gün beni terk etmesinden korkuyorum.
Dostlugun ölüp yerine nefretin yeşermesinden korkuyorum."

Dedi, ardından "Atilla İlhan" diyerek ekledi.

Dinledim dakikalarca okuduğu şiiri bitirene kadar.

Kalbim hızlı hızlı atmaya başlamış ne kadar güzel okuduğunu kalbimde ki huzurla anlamıştım.

Dinlenmek için dinlediğim onca şarkının yanında, bu şiiri okuyan ses ilk sırada yer alırdı.

Sesi huzurdu sanki... Kimdi bu? Şiiri okuyan kişiyi görmek için diğer kitaplığın olduğu yöne geçtim fakat benim geçmemle şiiri okuyan genç ben yüzünü görmeden arkasını dönüp ilerlemeye başlamıştı.

Onu görmek istemiştim, böyle güzel şiir okuyan birinin nasıl biri olduğunu merak etmiştim. İlerleyen gencin arkasından bakarken arkasına doğru bağladığı bu kafenin önlüğü vardı üstünde.

Yüzümde oluşan gülümsemeyle fısıldadım, "buldum seni 'şiir sesli adam...' "

Öylece onun arkasından bakıp giderken arkamdan birinin omzuma dokunmasıyla irkilerek arkamı döndüm.

Dilan arkamda zebani gibi dururken elimi ağzıma koyup yukarı kaldırdım

"Ödümü kopardın."

"Seni arıyoruz sabahtan beri, gel içeceklerimiz soğuyacak." Dilan ile birlikte kütüphaneden çıkarak kafe bölümüne geçtik. Işıl çoktan geçip oturmuş eline bir kitap almıştı bile.

"Nerdesin sen kayıp prenses?"

"Burdayım Işıl." Diyerek sandalyeme oturdum. Gözlerim etrafı tarıyordu, onu tekrar görme dileğiyle ama, burda tüm garsonların üstünde ayını önlük vardı. Umutsuzca kafami iki yana salladım.

Seni görmeyi diliyorum şiir sesli adam... İçimde bir heyecan dolup taşıyordu sanki elim terlemişti.

"Eflal iyi misin, Kötü görünüyorsun?"

"Ha? Ben iyiyim ya," diyerek önümdeki çayımı yudumladım. Kızlarla birlikte biraz daha vakit geçirdikten sonra vedalaşıp ayrıldık.

Otobüse binmek yerine yürüdüm iki durak ilerisine kadar. Çok farklı hissediyordum, sadece sesini duyduğum bir kişi bu kadar aklıma takılabilir miydi?

Olumsuz anlamda kafami iki yana sallayarak telefonumda saate baktım üçe geliyordu. Mart ayının verdiği serinlikle ilerledim. Baharın gelişi ayrı bir huzurdu zaten.

Akşam babamdan izin alıp bir gece Dilan'larda kalmayı isteyecektim. Dilan kuzenimdi amcamın kızıydı, karakter olarak bana benzerdi tip olarak da aslında benziyordu. Kısa sarı saçları beyaz tenli biriydi. Işıl ise küçüklükten beri Dilan onlarla aynı apartmanda oturan Dilan'nın yakın arkadaşıydı.

Küçükken onlara sıksık gidip gelmemiz ile Işıl ile bende arkadaş olmuş fazlasıyla samimi bir üçlü olmuştuk. Işıl ben ve Dilan'dan farksız değildi. Neşeliydi, dostane tavırlarıyla çok iyi bir kızdı. Beyaz tenli siyah saçlarıyla çok güzel biriydi.

Onlarla aynı üniversiteyi tutturmuştuk fakat ben ikinci öğretimdim bu biraz üzücüydü, ama olsundu okuduğum bölümü severek okuyordum.

Çocukları fazlasıyla sevdiğimden Okul öncesi öğretmenliği ikinci sınıfı okuyordum. Yirmi yaşında olmama rağmen pek yaşımı göstermiyordum daha çok 18-19 gibiydim. Düşüncelerim içinde diğer durağa kadar gelmiştim, benim durağa gelmem ile gelen otobüse bindim hemencecik. Boş bir yere oturup camdan dışarıyı izlemeye başladım.

Eve geldiğimde annem babamla dışarı çıkmıştı. Mert çoktan eve gelmişti, daha içeri girmeden televizyon sesinden anlayabiliyordum. Çantamı odama bırakarak oturma odasına geçtim.

"Ablaa, valla bu dizide yapılan entrikalar, bizim bu Meliha ve Melahat teyzenin birilerinin arkasından nasıl kuyu kazdığının kanıtı. Demek ki bu diziyi izleyerek iş çeviriyorlar, vay be."

"Iyy Mert cidden sende ki de bu çene Melahat ve Meliha teyzede yok yani, sende bunu bir düşünsen iyi olur." Deyip kendimi koltuğa bıraktım.

Çok yorgun hissediyordum kendimi.

Telefonumu çıkartarak bugün o gencin okuduğu şiiri açtım, Atilla İlhan'nın İlk defa seviyorum şiiriydi. Ben şiir sevmediğime rağmen okudum bu uzun şiiri.

Her kelimesi dudağımdan dökülürken sanki o şiir sesli adamın sesi yankılanıyordu kulağımda.

Seni bulacağım, şiir sesli adam...

O kafeyi mesken etmeye gidicektim! Ben Eflal Kamer o genci bulacaktım.

Ama nasıl? Imkansiz değildi ama biraz zor olacaktı belki kolayca bulurdum ama yüzünü görememiştim, off...

Annemler halâ gelmemişti muhtemelen geç geleceklerdi amcamlara gitme ihtimalleri vardı, ben ve Mert'e akşam için bir şeyler hazırlasam iyi olurdu.

Annemle babam yirmi iki yıllık evlilerdi. amcam sayesinde birbirleriyle tanışmışlardı. Amcam da matematik ögretmeniydi annemle aynı okulda görev yapmışlardı. Yani onların da hikayesi küçük bir aşktan doğmuştu. Benim de öyle olmasını dileyerek oturduğum koltuktan kalktım.

Düşünmek bana iyi gelmiyordu. Beynim de hâlâ yankılanan onun sesi içimi kıpır kıpır ediyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.