Gülcemal vapuru, Karadeniz’in hırçın ve kapkara dalgalarını yararak kuzeye doğru ilerliyordu. Arkalarında kalan İstanbul, sislerin ve işgal zırhlılarının gölgesinde yavaşça silinmişti. Vapurun loş, rutubetli ve cephane sandıklarıyla dolu ambarında Kemal, diz çökmüş bir halde Elena’nın başucunda bekliyordu.
Elena’nın sol omzundaki yara, vapurun sallantısında neyse ki durdurulmuştu ancak kaybettiği kan ve soğuk hava yüzünden genç kadının ateşi yükseliyordu. Sayıklıyor, kesik kesik nefes alıyordu. Kemal, ceketini onun üzerine örtmüş, nasırlı elleriyle Elena’nın buz gibi ellerini ısıtmaya çalışıyordu.
"Dayan Elena... Az kaldı," diye fısıldadı Kemal, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, Elena’nın solgun yanağına düştü. "Anadolu topraklarına varacağız. Seni kurtaracağım. Bizim için yeni bir hayat başlayacak."
Elena gözlerini hafifçe araladı. Yeşil gözleri, ambarın cılız fener ışığında son bir gayretle parıldadı. Kemal’in yüzünü görünce acısını unutup hafifçe gülümsedi. "Gitmiyor muyuz... Galata’dan?" diye fısıldadı kırık dökük sesiyle.
"Gittik matmazel," dedi Kemal, içi titreyerek. "O son vapura bindik. Artık esir değiliz."
Ertesi sabah şafak vakti, vapur İnebolu rıhtımına yanaştı. İnebolu, Anadolu’nun dünyaya açılan kapısıydı. Sahilde, vapurdan indirilecek silahları kağnılarla cepheye taşımak için bekleyen yaşlılar, kadınlar ve çocuklar vardı. Kemal, Elena’yı kollarının arasına alarak vapurdan indi. İnebolu’nun fedakar insanları, yaralı bir Fransız hemşiresini düşman olarak görmedi; onu hemen kıyıdaki revire taşıdılar. Anadolu’nun dürüst ve temiz kalpli doktorları, Elena’nın omzundaki kurşunu başarılı bir operasyonla çıkardı.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı...
Yıl 1923 oldu. Ankara’da atılan tarihi adımlarla, o esir imparatorluğun küllerinden yepyeni, hür bir cumhuriyet doğdu. İstanbul’u işgal eden yabancı zırhlılar, tıpkı geldikleri gibi sessizce ve arkalarına bakmadan çekilip gittiler. İstanbul artık özgürdü.
Sonbaharın serin bir akşamüstü, Galata Rıhtımı’nda bir hareketlilik vardı. Deniz her zamankinden daha sakin, gökyüzü ise pırıl pırıldı. Rıhtımdaki kalabalığın arasında, üzerinde şık bir takım elbise olan, bıyıkları hafifçe kırlaşmış ama gözlerindeki o gururlu bakışı hiç kaybetmemiş bir adam duruyordu: Kemal.
Kemal, cebinden gümüş köstekli saatini çıkarıp zamana baktı. Tam o sırada, vapur iskelesinin merdivenlerinden aşağıya doğru, omzunda lacivert bir pelerinle genç bir kadın indi. Kumral saçları rüzgarda uçuşuyor, yeşil gözleri İstanbul’un parıldayan denizini yansıtıyordu. Elena, Fransa’ya dönen babası Henri Reynaud’un tüm ısrarlarına ve engellemelerine rağmen, kalbinin sahibine, hür İstanbul’a geri dönmüştü.
Elena adımlarını hızlandırdı. Kemal ona doğru yürüdü. Üç yıl önce patlayan silahların, kanın ve barut kokusunun ortasında ayrıldıkları bu rıhtımda, şimdi özgür bir ülkenin hür vatandaşları olarak karşı karşıya duruyorlardı.
Kemal, Elena’nın ellerini tuttu. Bu sefer elleri buz gibi değil, sıcacıktı.
"Hoş geldin Elena," dedi Kemal, sesi eskisinden daha gür ve huzurluydu. "Sana bu şehirde aşk tehlikelidir demiştim."
Elena, Kemal’in göğsüne yaslanırken gözlerini denize, Boğaz’ın sularına çevirdi. "Artık tehlikeli değil Kemal. Bu şehir artık bizim. Bu vapur, bizim son vapurumuzdu ama hayatımızın ilk günü."
Boğaz’dan bir vapur daha kalktı, düdüğü tüm İstanbul’da yankılandı. Ama bu kez kaçmak için değil, hürriyeti ve sonsuz aşkı müjdelemek için...
- SON -
