İçeriğe geç

Galata'da Son Vapur

Bölüm 5 · 3 dk okuma

Galata'da Son Vapur

Bölüm 5

Fırtına Öncesi Sevkiyat

Cuma gecesi, İstanbul’un üzerine adeta simsiyah bir kefen gibi çökmüştü. Boğaz’dan esen deli rüzgar, Galata Köprüsü’nün zincirlerini gıcırdatıyor, yağmur damlalarını sokak lambalarının kırık camlarına bir tokat gibi çarpıyordu. Şehir, tarihinin en karanlık gecelerinden birine uyanıyordu. Bu gece ya Anadolu’ya giden o son vapur cephaneyle dolup kalkacak ya da direnişin ışığı tamamen sönecekti.

Pera’daki Fransız karargahının üst katındaki küçük odasında Elena, adeta kafese kısılmış bir kuş gibi odanın içinde bir ileri bir geri yürüyordu. Kapının önündeki iki Fransız askerinin postal sesleri her koridorda yankılandığında yüreği ağzına geliyordu. Saat gece yarısına yaklaşıyordu; yani Kemal’in rıhtımda olacağı o kritik saate.

"Düşün Elena, düşün..." diye fısıldadı kendi kendine.

Gözü, revir raporlarını düzenlemek için odada bırakılan küçük tıbbi ecza dolabına takıldı. İçinde ağır hastalar için kullanılan güçlü bir uyku eteri vardı. Elena derin bir nefes aldı. Bu onun tek şansıydı. Kapıya yaklaştı ve hıçkırarak ağlama numarası yapmaya başladı. Ardından elindeki porselen bardağı yere fırlatarak büyük bir gürültü çıkardı.

Kapı hızla açıldı. Nöbetçi askerlerden biri içeri daldı. "Matmazel? Ne oluyor?"

Elena yüzünü elleriyle kapatıp arkaya doğru geriledi. Asker ona doğru bir adım attığında, Elena sakladığı etere batırılmış sargı bezini ani bir refleksle askerin ağzına ve burnuna bastırdı. Asker ne olduğunu anlayamadan çırpındı, ancak birkaç saniye içinde eterin etkisiyle Elena’nın kolları arasında yığılıp kaldı. Elena titreyen elleriyle askerin belindeki anahtarları aldı, koridordaki diğer nöbetçi arkasını dönmüşken odadan fırladı ve karargahın arka merdivenlerinden yağmurlu İstanbul gecesine kaçtı. Kalbi göğsünü yırtarcasına çarpıyordu. Kemal’e gitmeliydi.

Aynı dakikalarda Karaköy Rıhtımı’nın loş bir köşesinde, gölgelerin arasında büyük bir hareketlilik vardı. Kemal ve İhsan Bey, üzerlerine geçirdikleri hamal kıyafetleriyle, Fransız devriyelerinin göremeyeceği kör bir noktada duran ahşap cephane sandıklarını rıhtıma yanaşmış olan "Gülcemal" vapurunun ambarına taşıyorlardı. Her sandık, vatanın kurtuluşu için bir umuttu. Kemal’in yüzü yağmur ve ter içinde kalmıştı. Gözleri sürekli iskelenin girişindeydi; içten içe Elena’nın gelmesini umut ediyordu ama mantığı ona bunun imkansız olduğunu söylüyordu.

"Son üç sandık Kemal! Çabuk ol!" diye fısıldadı İhsan Bey, sırtındaki sandığı vapura yüklerken.

Tam o sırada, rıhtımın girişinde fenerlerin ışığı parıldadı. Bir düzineden fazla Fransız askeri, ellerinde tüfeklerle rıhtımı kuşatmaya başladı. En önde ise sert adımlarla yürüyen Diplomat Henri Reynaud vardı. Bir muhbir yerlerini ihbar etmişti.

"Kıpırdamayın! Herkes silahlarını yere bıraksın!" diye bağırdı Fransız yüzbaşı.

İhsan Bey elini belindeki silaha attı ama Kemal onun kolunu tuttu. "Dur İhsan Abi, çok kalabalıklar. Boşuna öleceğiz."

Askerler Kemal ve direnişçileri çembere alıp duvara dizdi. Henri Reynaud, adımlarını büyüterek Kemal’in tam karşısında durdu. Gözlerinde soğuk bir zafer gülümsemesi vardı. "Demek o meşhur tütüncü sensin," dedi Henri Fransızca. "Kızımın aklını bulandıran, ülkeme ihanet ettiren casus."

Kemal, Henri’nin gözlerinin içine dik dik baktı. "Ben casus değilim bayım. Kendi toprağımda, kendi hürriyetim için dövüşüyorum. Asıl casus ve işgalci olan sizsiniz."

Henri öfkeyle elindeki bastonu Kemal’in göğsüne bastırdı. "Haddini bil! Bu gece hem bu vapur batacak hem de sen kurşuna dizileceksiniz."

"Hayır! Yapma baba!"

Sislerin ve yağmurun içinden gelen sesle herkes o tarafa döndü. Elena, pelerini yırtılmış, saçları ıslanmış bir halde rıhtıma koşarak girdi. Doğrudan Kemal’in yanına gitmek istedi ama askerler onu tuttu.

Henri kızını karşısında görünce dehşete düştü. "Elena? Senin orada kilitli olman gerekiyordu! Ne işin var bu pisliklerin arasında?"

"Eğer Kemal’i öldürürsen beni de öldürmek zorundasın baba!" diye bağırdı Elena, askerlerin kollarından sıyrılmaya çalışarak. Gözleri Kemal’in gözleriyle buluştu. Kemal, kadının bu fedakarlığı karşısında içindeki tüm korkuyu yitirmişti.

Henri’nin yüzü öfkeden mosmor kesildi. "Sen bir Fransızsın Elena! Bir düşman için aileni ve vatanını mı satıyorsun?"

"Ben aşka ve adalete inanıyorum baba, sizin kirli savaşınıza değil!" dedi Elena.

Henri Reynaud derin bir nefes aldı, gözlerindeki şefkat tamamen silindi. Yüzbaşıya döndü ve buz gibi bir sesle o ölümcül emri verdi: "Vapurdaki tüm cephaneye el koyun. Bu adamları da rıhtımın arkasında hemen şimdi kurşuna dizin. Kızımı da gemiyle yarın sabah Fransa’ya göndereceğiz."

Askerler tüfeklerinin mekanizmalarını şakırdattı. Kemal ve Elena, iki ayrı tarafta, namluların ucunda birbirlerine son kez baktılar. Galata’da son vapur kalkmak üzereydi ama etraflarındaki çember tamamen daralmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.