Pera’daki Fransız Yüksek Komiserliği binası, parıldayan avizeleri ve yüksek tavanlarıyla ihtişamlı görünse de, içindeki hava Kemal ve Elena için her an patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Elena, başhemşirenin teslim etmesini istediği haftalık revir raporlarıyla birlikte babası Diplomat Henri Reynaud’un çalışma odasının kapısına geldi. Kapıyı hafifçe çalıp içeri girdiğinde, babası pencerenin önünde durmuş, elindeki kadehle kasvetli İstanbul sokaklarını izliyordu.
"Ah, Elena," dedi Henri, sesinde bir imparatorluğun kibri ve yorgunluğu vardı. "Gel tatlım. Bırak raporları masaya."
Elena sessizce masaya yaklaştı. Tam raporları bırakacağı sırada, masanın üzerinde duran kırmızı mühürlü, üzeri "Gizli" ibareli dosya gözüne çarptı. Dosyanın hemen yanında, işgal istihbaratının gizlice çektiği siyah beyaz bir fotoğraf duruyordu. Kalbi bir anlığına duracak gibi oldu; fotoğraftaki adam, Yüksek Kaldırım’daki tütüncü Kemal’di. Fotoğrafın altında kalın, kırmızı harflerle Türkçe ve Fransızca bir not düşülmüştü: Kemal... Kuva-yı Milliye Karakol Cemiyeti üyesi. Görüldüğü yerde infaz edilmesi veya canlı ele geçirilmesi emredilmiştir.
Elena’nın elleri titredi, rapor kağıtları masaya hışırtıyla düştü. Henri Reynaud, kızının ses çıkarması üzerine arkasını döndü. Elena hemen toparlanmaya çalışarak gözlerini dosyadan kaçırdı.
"Bir sorun mu var Elena? Solgun görünüyorsun," dedi Henri, kızına yaklaşarak.
"Hayır baba," diye yalan söyledi Elena, boğazı kurumuştu. "Sadece... revirdeki yaralı askerlerin durumu beni yoruyor. Bu şehir... İstanbul insanı tüketiyor."
Henri içini çekti, kızının omzunu okşadı. "Az kaldı kızım. Bu isyancıları temizlediğimizde, rıhtımlardaki son direniş vapurunu da engellediğimizde bu şehir tamamen bizim olacak. O tütüncü kılıklı casusları yakalamamız an meselesi."
Elena odadan nasıl çıktığını bilemedi. Koridora adım attığı an sırtı duvara yaslandı ve derin derin nefes aldı. Kemal büyük bir tehlikedeydi. Babasının masasında duran o emir, Kemal'in ölüm fermanıydı. Onu uyarmalıydı. Ama bunu yaparsa kendi ülkesine, babasına ve görevine tamamen ihanet etmiş olacaktı. Vicdanı ile milliyeti arasında sıkışıp kalmıştı.
O gece Galata’da yağmur dindirmiş, yerini kör bir sise bırakmıştı. Kemal, dükkanının arka odasında İhsan Bey ve diğer direnişçilerle harita başında toplanmıştı.
"Son sevkiyat haftaya," diyordu İhsan Bey, parmağıyla rıhtımı göstererek. "Anadolu’ya gidecek son vapur Karaköy’den kalkacak. Bu sefer yakalanırsak dönüşü yok Kemal. İngilizler de Fransızlar da tetikte."
Tam o sırada dükkanın ön kapısının camına ardı ardına üç kez hafifçe vuruldu. Bu bir şifre değildi. Kemal elini belindeki toplu tabancasına attı, İhsan Bey’e gözleriyle arkaya geçmesini işaret etti ve yavaş adımlarla ön tarafa yürüdü. Kapıyı araladığında, sislerin içinden çıkan figürün Elena olduğunu gördü. Elena pelerinine sarınmış, korkudan titriyordu.
Kemal onu hızla içeri çekip kapıyı kilitledi. "Elena? Senin ne işin var burada? Delirdin mi sen? Sokaklar devriye kaynıyor!"
Elena, Kemal’in yakalarına yapıştı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Gitmelsin Kemal... Hemen bu şehri terk etmelisin."
Kemal şaşkınlıkla kadının yüzüne baktı, ellerini Elena’nın titreyen ellerinin üzerine koydu. "Ne oldu? Sakin ol, anlat."
"Babamın masasında gördüm," dedi Elena nefes nefese. "Fotoğrafın, adın... Her şey ellerinde. Senin bir direnişçi olduğunu biliyorlar. Hakkında infaz emri çıkmış Kemal. Yarın sabah dükkanına baskın yapacaklar. Eğer burada kalırsan, seni öldürecekler."
Kemal’in yüzü kasıldı. İstihbaratın bu kadar hızlı sızacağını tahmin etmemişti. Arkadaki perdenin arkasından Elena’nın sözlerini duyan İhsan Bey içeri girdi, gözleri nefretle çakmak çakmaktı. "Sana demedim mi Kemal! Bu kadın düşman, bizi tuzağa çekiyor!" diyerek silahını Elena’ya doğrulttu.
Kemal aniden Elena’nın önüne siper oldu. Kendi arkadaşına karşı göğsünü gerdi. "Dur İhsan Abi! Eğer bizi tuzağa düşürmek isteseydi, buraya tek başına gelip bizi uyarmazdı. Askerlerle gelirdi."
İhsan Bey silahını yavaşça indirdi ama öfkesi geçmemişti. "Hemen toparlanıyoruz. Burası bitti."
Kemal, Elena’ya döndü. Genç kadının gözlerindeki o saf korku ve kendisi için akan yaşlar, Kemal’in kalbindeki tüm şüpheleri yok etmişti. Elena kendi hayatını ve ailesini hiçe sayarak düşman ilan ettiği bir adamı kurtarmaya gelmişti.
Kemal, Elena’nın yüzünü ellerinin arasına aldı. Sisli ve soğuk odada, aralarındaki o imkansız çekim en yüksek noktasına ulaşmıştı. "Bunu neden yaptın Elena? Neden beni kurtardın?" diye sordu, sesi fısıltı gibiydi.
Elena gözlerini Kemal’in gözlerine dikti. "Çünkü... eğer sana bir şey olursa, benim de bu şehirde yaşayacak bir anlamım kalmaz," dedi.
Kemal daha fazla direnemedi. Eğildi ve Elena’yı dudaklarından öptü. İstanbul esirdi, sokaklar barut kokuyordu, ölüm kapıdaydı; ama o tütün kokulu dükkanda, iki düşman kalbin birbirine attığı o an, zaman tamamen durmuştu. Bu, savaşın ortasında açan en tehlikeli karanfildi.
Ayrıldıklarında Kemal, Elena’nın alnına başını yasladı. "Gitmelisin. Yarın sabah buraya baskın yaptıklarında seni burada bulmamalılar. Ben kaçacağım, ama seni arkamda bırakmak..."
"Yine buluşacağız," dedi Elena, kararlı bir sesle. "Galata'dan kalkacak o son vapurda, ben de seninle olacağım."