İçeriğe geç

Galata'da Son Vapur

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Galata'da Son Vapur

Bölüm 1

Galata’da Son Vapur

BÖLÜM 1: Galata’da İlk Kıvılcım

1920 yılının kasım ayı, İstanbul’un üzerine kurşun rengi bir sis gibi çökmüştü. Galata Koyu’nda demirli duran İngiliz ve Fransız zırhlılarının gölgeleri, şehrin üzerine karanlık birer kâbus gibi düşüyordu. Bir zamanlar neşeyle çınlayan sokaklar, şimdi yabancı askerlerin postal sesleriyle, süngü şakırtılarıyla yankılanıyordu. İstanbul esirdi, ama kalbi hâlâ atıyordu.

Kemal, Yüksek Kaldırım’daki tütün dükkanının ahşap tezgahının arkasında durmuş, parmaklarının arasındaki tütün yapraklarını sarıyordu. Gözleri dışarıdaydı. Cebinde, o gece Sirkeci rıhtımından Anadolu’ya kaçırılacak olan mühimmatın gizli listesi vardı. Bu liste, vatanın kaderi demekti. Kalbi her zamankinden hızlı çarpıyordu çünkü İngiliz istihbaratı son günlerde Pera ve Galata çevresindeki denetimleri sıkılaştırmıştı. En ufak bir hata, kurşuna dizilmek demekti.

Dükkanın kapısındaki çıngırak ince bir sesle öttü. İçeriye giren soğuk hava akımıyla birlikte, Kemal başını kaldırdı. Gelen bir işgal askeri değildi. Başındaki hemşire kepi ve omzundaki lacivert pelerinle, Fransız revirinden çıktığı belli olan genç bir kadın girdi. Dalgalı kumral saçları nemli havadan hafifçe kabarmıştı. Gözleri, İstanbul’un denizi gibi derin ve endişeli bir yeşildi.

Elena, titreyen ellerini düzeltmeye çalışarak Fransızca akıcı bir aksanla, ama kırık bir Türkçe ile konuştu:

"Afedersiniz... Sert bir tütün arıyorum. Babam için. Diplomat Henri Reynaud. Burayı tavsiye ettiler."

Kemal, kadının gözlerindeki ürkekliği hemen fark etti. Yabancı bir diplomatın kızıydı, yani düşman tarafındandı. Ama bu kadının duruşunda, sokaklarda kibirle yürüyen diğer işgalcilerin o küstahlığı yoktu. Kemal, sakin kalmaya çalışarak masanın altından özel harman tütün kutusunu çıkardı.

"Babanız ağzının tadını biliyor matmazel," dedi pürüzsüz bir Fransızca ile. Elena, bir tütüncünün bu denli temiz Fransızca konuşması karşısında şaşırarak kaşlarını kaldırdı.

Tam o sırada, sokağın başından gelen çığlıklar ve düdük sesleri dükkanın içine kadar ulaştı. Fransız ve İngiliz devriyeleri, sokaktaki herkesi duvara dizmeye başlamıştı. Ani bir baskındı bu. Kemal’in beyni bir anda zonkladı. Cebindeki mühimmat listesi! Eğer üstü aranırsa her şey biterdi. Kendisiyle birlikte rıhtımdaki düzinelerce direnişçi de yakalanırdı.

Elena dışarıdaki kargaşayı görünce panikle geriledi. "Neler oluyor? Devriye mi?" diye fısıldadı.

Kemal, hayatının en büyük kumarını o an oynamaya karar verdi. Cebindeki katlanmış küçük kağıdı çıkardı. Elena’nın şaşkın bakışları altında, kağıdı genç kadının elindeki tıbbi çantasının açık duran yan gözüne bıraktı.

Elena ne yapacağını bilemeden geri çekilmek istedi ama Kemal iki adımla aralarındaki mesafeyi kapattı. Genç kadının omuzlarından tuttuğunda, Elena’nın kalbinin göğüs kafesini dövdüğünü hissedebiliyordu. Kemal, kadının kulağına doğru eğildi. Nefesi Elena’nın tenini yakıyordu.

"Lütfen," diye fısıldadı Kemal, sesi bir yalvarıştan ziyade emir gibiydi. "Eğer o kağıdı bulurlarsa beni öldürürler. Seni aramazlar, sen bir Fransız hemşiresisin. Yalvarırım, sadece birkaç dakika sakla."

Elena’nın gözleri irileşti. Karşısındaki bu adam bir casus ya da direnişçiydi. Babasının ve ülkesinin düşman ilan ettiği adamlardan biri. Onu hemen ele verebilirdi. Kapıdan dışarı çıkıp askerleri çağırabilirdi. Ama Kemal’in gözlerindeki o korkusuz, vatanı için ölmeye hazır duruş, Elena’nın içindeki bir telleri titretti. O sırada dükkanın kapısı büyük bir gürültüyle tekmelenerek açıldı.

İçeriye iki Fransız askeri girdi. Süngüleri parıldıyordu. Askerlerden biri kaba bir sesle bağırdı: "Üst araması! Herkes duvara!"

Askerlerden biri Kemal’i sertçe yakalayıp duvara yasladı ve üstünü aramaya başladı. Diğer asker ise Elena’yı fark edince duraksadı. Elena’nın omzundaki Fransız reviri amblemini ve asil duruşunu görünce hemen toparlandı, hafifçe eğilerek selam verdi.

"Matmazel? Bir sorun mu var? Bu adam size saygısızlık mı yaptı?" diye sordu asker.

Kemal duvara yaslanmış, nefesini tutmuştu. Elena’nın ağzından çıkacak tek bir kelime, hayatının sonu olacaktı. Gözlerini hafifçe yana çevirip Elena’ya baktı.

Elena, elindeki çantayı sıkıca kavradı. Parmakları bembeyaz kesilmişti. Askerin gözlerinin içine bakarak, hayatında ilk kez kendi ülkesine yalan söyledi:

"Hayır, çavuş. Ben sadece babam Diplomat Reynaud için tütün alıyordum. Bu beyefendi bana yardımcı oluyordu. Bir sorun yok."

Asker başını salladı. Kemal’in üstünde de tütün ve birkaç bozuk paradan başka bir şey bulamamışlardı. Çavuş, Kemal’e ters bir bakış fırlattıktan sonra Elena’ya döndü: "Buralar güvenli değil matmazel, size revire kadar eşlik edelim."

Elena dükkandan çıkmadan önce arkasına döndü. Gözleri, duvarın önünde dik duran Kemal’in koyu kahverengi gözleriyle kesişti. İkisi de tek bir kelime etmedi ama o an, İstanbul’un soğuk bir kasım gününde, aralarında geri dönüşü olmayan gizli bir bağ kuruldu. Elena askerlerle birlikte çıkıp gitti. Kemal’in canı, kalbi ve direnişin en büyük sırrı şimdi düşman bir kadının çantasındaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.