İçeriğe geç

Füruzan

Bölüm 6 · 11 dk okuma

Füruzan

Bölüm 6

Bölüm5 ‘kader ve kaza’

Yaşın kaç ki gitmiş gözlerinin feri?

Söylesene kimdir bu genç yaşta hayata küstüren seni...

🍷

Cehennem ateşinin içine düşmüş bir kar tanesiydim. Erimem gereken yerde için için buz tutuyordum. En kötüsü ise kimse bu perişanlığımı görmesin diye aysberg misali asla çözülmüyordum.

İçim daralıyordu, onunla yaşadığımız anları düşündükçe. Oysa üstünden koca on üç gün geçmişti. Ona karşı olan ketum ve acımasız tavrımdan sonra çekip gitmişti yanımdan. Ve o gün bugündür de görmüyordum. Neredeydi, ne yapıyordu meraktan ölüyordum ama gururumdan ötürü bana mısın demiyordum. Diyecek gücü de zaten kendim de görmüyordum.

Ne hissetmişti mesela, kalbi yanmış mıydı kalbim gibi? Gittiği günlerin acısının öyle kolay geçmeyeceğini anlamış mıydı?

Her şey bir yana Faruk'tan da hala bir haber yoktu. Etrafımızdaki karmaşa gün geçtikte artıyorken, babaannem ve abim bana bir şey olacak korkusuyla etrafımda dört dönüyordu.

"Ne oldu güzelim, daldın gittin."

Abim Bedran'ın sedasıyla kendime geldiğimde asık suratımı değiştirme gereksiniminde bulunmadım.

"Daha ne olabilir abi! Faruk yüzünden evden çıkmama dahi izin vermiyorsunuz." Sitemkar sesim hoşuna gitmemiş olsa da gönlümü kırmak istemedi ve uzanıp saç diplerimi öptü.

İkimiz beraber kış bahçesinde oturuyorduk.

"Söylenme artık, hiçbir faydası olmayacak bize. Hem seni dışarı salarsam neler olacağını az çok tahmin ediyor olmalısın."

Elbette biliyordum. Buranın kurallarıyla büyümüştüm neticede. Yine de içimdeki küçük asi kızı susturmakta zorluk çekiyordum.

"Boşuna dert ediyorsunuz. Bedirhan'ın benimle berdele kurban gitmek istediğini hiç sanmıyorum."

Burnundan umutsuz bir soluk bıraktı. Ve önündeki acı kahveyi tek dikişte içti. "Umarım bacım umarım." dedi oldukça ilkel bir üslupla. "Aksi olursa çok kan dökülecek!"

"Korkmuyorum abi-"

"Ben korkuyorum Feris!" Sertçe kaşlarını çattı ve dik dik yüzüme baktı. "Benim bu hayatta bir tane kardeşim var. Anamın, babamın emanetisin sen bana. Kurda kuşa seni yem edeceğime kafama sıkarım daha iyi."

"O nasıl söz öyle!" İçim daraldıkça daralıyordu. "Hem bu Faruk daha ne kadar saklanacak?" Diye sordum, konuyu değiştirmek adına.

Hayıflanır gibi elindeki tesbihi avuçlarının içinde topladı. Esmer teni öfkeden kavruluyordu ve belli etmemek için de üstün bir çaba gösterme ihtiyacında bulunmuyordu.

"Eninde sonunda gelecek buraya, parasızlığa çok dayanamaz it." Böyle dediğine göre abim onun tüm hesaplarına el koymuş olmalıydı.

"Aklım almıyor hala, nasıl olur da düşman kızına aşık olur. Yetmezmiş gibi de kaçırır."

"Aşkını sikeyim onun! Başımıza ne çoraplar ördü, hele bi gelsin." Dedi başını sallarken ve ekledi. "Hele bir gelsin, göstereceğim ona dünya kaç bucakmış."

"Sen göstermeden önce kafasına sıkmazlarsa tabii."

"Sus Feris sus." Faruk'a çok kızgındı ama ölmesinden de korkuyordu, bunu gözlerine bakınca görebiliyordum.

"Abi?" Dedim, yüreğimin orta yerine düşen ateşi ona da atmak için.

"Hm."

"Diyelim ki Faruk ortaya çıkmadı-"

"Kendimi feda etmekten bir an olsun çekinmem." Kararı netti. Ve benim de en çok korktuğum buydu.

"O zaman yapacaklarımdan gerçekten kork." Ters ters yüzüme baksada yılmadım. "Olurda namlunun ucu sana çevrilecek olursa hiç düşünmem evlenirim o Bedirhan'la."

"Hele öyle bir şey yap, işte o zaman sen benden kork." Kendimi harcayacağım diye ölüp ölüp diriliyordu. Ailenin başı olarak kimi, nasıl koruyacağını şaşırmıştı. İki koca enkazın arasında sıkışmıştı ve hangi yöne gitmeye çalışsa sonu gözyaşı oluyordu.

Son sözleri de bu oldu zaten. Yanımdan öfkeyle kalkıp gittiğinde beni bahçede bir başıma bırakmıştı.

Stresle saçlarımı çekiştirdiğimde yüreğimdeki ateşin yeri hala cayır cayırdı. Bundan sonrasının ne olacağını bilmemek beni çıldırtıyordu. Faruk'u canımdan kanımdan çok seviyordum ama çok büyük yanlış yapmıştı. Bu işin sonunun iyi olmayacağını göremeyecek kadar mı sevmişti. Gerçi onu da en iyi benim anlamam gerekiyordu. Sevda deyince akan sular duruyordu.

"Derdin kuş olup uçsun, inci tanesi." Babaannemin yumuşak sesiyle arkamı döndüğümde o, az evvel abimin kalktığı yere oturmuştu.

Hiç düşünmeden kollarımı ona sardığımda o da bu anı bekliyor gibi kollarının arasına almıştı beni.

"Bu nasıl bir bela babaanne. Bir yandan sevdiklerim bir yandan-" kesti sözümü hiç düşünmeden.

"Bir yandan da sevdalığın."

İrkilerek ona sardığımı kollarımı çözdüğümde birkaç saniye nefesimi tutmuştum. Göz göze geldiğimizde ise içimi okur gibi kırık bir tebessümü bana bahşetmişti.

"Ne sevdalığı babaanne." Allah'ın bildiği kuldan saklanılmaz derlerdi de boşa derlerdi.

"Şu göğsün," dedi elini kalbimin üstüne bıraktı. Ürkek bir ceylan misali atan kalbim ise çoktan onun adını haykırıyordu. "Çocukluğundan beri ona ait bilmem mi..." iç çekti ve ekledi. "Nasibinde varsa döner dolaşır yine sana gelir. Kendi kendini yiyip bitirme."

Kaşlarım çatıldı büyük bir hırsla. "Yok öyle bir şey Gül Hanım. Bizim yollarımız farklı. Rabbim yazdıysa da kaderime silsin atsın." demiştim, oluk oluk kan ağlarken. Allah'ım onu yaz kaderime, ondan başkasının helali olmayı nasip etme bana.

Tıpkı abim gibi öfkeyle kalkmıştım oturduğum yerden. Zira benden başkasının kalbimi okumasından hoşlanmıyordum. Bunun da tam aksine babaannem içinden geçirdiğim en ufak şeyi bile hissediyordu. Hiç beklemeden bahçeden çıkmış evin içine girmiştim. Adımlarım sekmeden beni odama götürdüğünde nefes nefese kapımı kapatmış ve sırtımı yaslamıştım. Gözlerim on üç gün önce onu öptüğüm noktaya kaydığında ise korkuyla titreşmişti.

Ağır konuşmuştum ve içim yavaş yavaş pişmanlıkla dolmaya başlamıştı. Pişmandım pişman olmasına ama geri adım atamayacak kadar da gururundan ölen insafsızın tekiydim.

Sanki onsuzlukla yıllarca sınanmamışım gibi on üç gündür görmemiş olmanın yükü binmişti omuzlarıma... Özlemiştim. Bir kez olsun görseydim yüzünü, uzaktan baksaydım. Bana dönük sırtına bile razıydım. Yeter ki varlığını hissetseydim.

Zira ben onu onsuzken de sevmiştim...

•

"Abin nerde?" diyen Havin'le beraber tek kaşımı sorgulayıcı bir edayla kaldırmıştım. Akşama doğru bize gelmişti. Sürekli yanımızda olmaya çalışıyordu.

"Hayırdır!"

Omuz silkti. "Hiç." dedi ehemmiyetsiz bir şeyden bahseder gibi. "Morali çok bozuktu dün, aklım kaldı."

"Aklın kaldı?" Dedim şaşkın bir sesle.

Hemen göz devirdi. "Ay!" diye parladı. "Tamam, demedim bir şey."

"Sen, abimden hoşlanıyor olabilir misin Havinciğim." En yakın arkadaşımın abimle olmasını isterdim. Üstelik abimin de ondan etkilendiğinin farkındaydım.

"Hoşlanmak değil, değer vermek." Kendi kendini ikna eder gibi başını salladı. "Sonuçta gözümü sizinle açtım, çocukluk arkadaşımsınız."

"Senin çocukluk arkadaşın benim. Abim bizden yedi yaş büyük." Bir şeyleri hatırlatsam iyi olacak gibiydi.

Benden bunları duymayı beklemiyor olacak ki kalakaldı birkaç saniye. "Amacın ne? Seni çok bilmiş!"

"Yengem olsan fena olmaz aslında."

Gözlerinin parladığına yemin bile ederdim.

"Saçmala-" demesine kalmadan terasın merdivenlerinde görünen abim onu susturmuştu. Sabahki haline oranla şu an daha sakin görünüyordu.

"Kim yengen oluyormuş?" Hevesli miydi biraz. Eh, Havin güzel kızdı ve ondan etkilendiği belliydi. Yine de bu kadar moral bozukluğumuza rağmen eğlenmek istedim.

"Bizim üniversiteden biri, Havin'den hoşlanıyormuşta..." Havin'in gözleri anında bana döndüğünde sessiz bir bakışma sonrası amacımı anlamıştı. Onaylamaz bakışlarına rağmen içten içe abimin tepkisini merak ettiğini anlayabiliyordum. "Bana çıtlattı biraz, onu konuşuyorduk."

İstediği cevabı alamayan abimin yüzü biraz düşse dahi çaktırmamayı başardı.

"Kimmiş?" Gözleri Havin'e döndü. "Açıldı mı sana?"

Kafasını iki yana salladı. "Feris'e anlatmış sadece, ilk kez duyuyorum." diyerek küçük oyunuma dahil oldu.

"İyi." Dedi ters bir ifadeyle. Sonra yönünü bana döndü. Bir şeyler söyleyecekken koştur koştur içeri giren genç oğlanla hepimiz susmuştuk. Nefesini düzene sokmaya çalışan çocuk, felaket tellalı misali bağırdı.

"Bedran Ağam! Bedran Ağam!"

"Noldu lan!" dedi abim büyük bir panikle. Kötü bir haber geleceğinin zaten bilincinde olmalı ki beklediği geldi mi acaba diye sorguya düştü. Korkuyla yerimden kalktığımda, can kulağıyla gelene baktım.

"Ferman Bey'i vurmuşlar." Zaman durdu, kum saatinin camları patladı ve etrafa kum taneleri değil de kan parçaları dağıldı.

Dehşetle elim ağzıma kapandı ve çok geçmeden bir şaşkınlık nidası döküldü, dudaklarımın aradından. "Hi!.. İnanamıyorum."

"Durumu nasıl?" diyen abimdi, benim aksime daha soğukkanlıydı fakat içten içe kahrolduğuna emindim. Zira o, ölümden nefret ederdi. Bizzat en sevdiklerini toprağa gömmüş olmanın ağırlığını her daim sırtından taşırdı.

"Hastaneye götürmüşler, yoğun bakımdaymış. Durumu ağır diyorlar."

Ferman abim, canım, kanım, kuzenimdi. Onu bir daha göremezsem korkusu içimi yiyip bitirmeye başlamıştı. Abim ve felaket telallı gibi gelen çocuk hızla yanımızdan ayrılırken abim, yönünü bana dönmeden bağırmıştı.

"Çiftlikten dışarı adım atmıyorsun Feris!"

Onlar, çok geçmeden gözden kaybolduğunda ben arkalarından boynu bükük bakakalmıştım. Kendime gelmemi sağlayan ise kolumu sıvazlayan Havin'di.

Ağlamaklı bir yüz ifadesiyle ona baktığımda hiç düşünmeden sarılmıştı bana. "Ölüm git gide yaklaşıyor." Sesim, bir intihardan farksızdı. "Ocağımızı yakacaklar Havin, sevdiklerimi alacaklar benden."

"Şşt." Dedi sakinleştirmek ister gibi. Elleri, saçlarıma gitti ve bir anne edasıyla okşadı. "Hiçbir şey olmayacak, korkma. Bedran halledecek her-"

"Edemeyecek!" Diye yükseldim ve dayanamayıp ağlamaya başladım. "Abime de sıkacaklar," dizlerim beni taşıyamadı ve olduğum yere çöktüm. Kan çanağına döndüğüne emin olduğum gözlerim, en yakın arkadaşıma saplandı. "O da ölürse ben yaşayamam."

Korktu, hem de öyle çok korktu ki gözlerinde dar ağacıyla asılı kalpleri gördüm. Abime aşıktı...

"Sus!" Dedi hiddetle. "Sus, ölümü yakıştırma ona." Sonra beraber ağladık zira amansız hastaydık.

•••

Karanlığı aydınlatan bir şimşek vardı zihnimin en ücra köşesinde. Olanlar ve olacaklar için düşünüp duruyordum. Düşünmekten öteye gidememek ise beni koca bir vicdan azabına sürüklüyordu.

Zaman git gide daralıyor ve bizi ateşten bir çemberin içine hapsediyordu. Dahası ise o ateşin bizi yakacak olması kaçınılmaz sonumuz gibi görünüyordu.

Nefes alamaz gibi olunca, gözlerim hemen köşede duran seccademe kaymıştı. İçime düşen gamı, kederi bir tek rabbim söküp atardı. Yönümü kıbleye dönüp, defalarca kez secdeye gittim ve her gittiğimde yalvardım. Zira o, yaradan rabbinin adıyla iste demişti.

"Rabbim," dedim içli içli, kim bilir belki de ağıt yakar gibi.

"Karanlığımı dindir," diye devam ettim. "Güneşsiz sabahları gösterme, boynu bükük mezar taşında beyhude bekletme. Kalbime İnşirah ferahlığı ver."

Avuç içlerime hapsettiğim duamı yüzümle buluşturduğumda az önceki halimin aksine daha iyiydim.

Hiç adetim olmamasına ve yasak olmasına rağmen, gecenin karanlığına kafa tutmayı severdim. Üzerime geçirdiğim ceketimin önünü ilikleyip kimseyi uyandırmadan çıktım çiftlikten. Abim, hala gelmemişti. Kimseden tek bir haber yokken kara kara beklemek artık illallah ettirmişti. En azından biraz yürümek iyi gelirdi.

Hemen çaprazımızda kalan bir diğer çiftlik evi epey uzağımızdaydı. Yine de Siraç'ın orada olduğunun bilincinde olmak beni heyecanlandırıyordu. Oranın önünden geçmek için epey yürümek gerekiyordu, bu oldukça cazipti fakat tanıdık kimseyi görmek istemiyordum. Bu yüzden ters istikamete doğru yürüdüm.

Hava oldukça sertti. Gerçi Kars'ın havası her daim sertti. (Yazarınız burada içinden şunu geçirdi. 'Kars'ın havası serttir, erkekleri de merttir' hahahaha)

Üşüyerek üzerimdeki cekete daha çok sarıldım. Kemiklerime kadar soğuk havayı hissediyordum. Biraz ileride olan ağaçlık alana doğru ilerleyip en sevdiğim banka kuruldum. Etrafta in cin top oynuyor dediklerinden çıt çıkmıyordu ve ben, buna rağmen meydana gitmek istememiş olabilecek en kuytu ilk yere oturmuştum.

Önümde oluşan küçük su birikintisini umursamadan ayaklarımı uzattığımda, beyaz ayakkabımın belli başlı yerleri kirli bir suyla yıkanmıştı. Ehemmiyeti yoktu o an için.

Ta ki o sesi duyana kadar.

"Hasta olacaksın."

Korkarak yerimden sıçramış ve omzumun üstünden sesin geldiği yere bakmıştım. Göz göze geldiğim adam günler öncesinde kalbini delik deşik ettiğim o kişiydi.

"Siraç?" Dedim şaşkınlıkla fakat sesim bir fısıltıdan farksızdı. Gözlerim epey uzakta gördüğüm siyah arabasına takıldığında ise onun beni yoldan geçerken fark ettiğini anlamak zor olmamıştı.

Suratındaki düz ifadeyi bozmayıp yanıma adımlamış ve hiç beklemeden oturmuştu.

"Gece üç!" Bu saatte dışarı çıkmak için delirmiş olmalısın demenin en sade yoluydu bu.

Omuz silktim sadece ve tıpkı onun gibi önüme döndüm. İkimizde neye baktığımızı bilmeden sadece karşıyı izledik. "Biraz daha evde dursaydım çıldıracaktım," dedim. Duygularımı en açık haliyle ifade ederek.

Sessiz kaldı. Titreşen göz kapaklarım yönümü ona döneyim diye feryat figandı. Konuşsana be adam, diye geçirdim içimden. Konuşta şu gönlümün ağrısı biraz dursun.

"Ferman abimden haberin var mı?" Sıkkın bir nefes verdi sorumla beraber, belli ki bir şeyler biliyordu. Gururu bi kenara itip yönümü ona çevirdim, birbirine değen dizlerimiz ben fark etmesem de onu etkilemişti. "Ne oldu Siraç, kötü bir şey mi oldu?" Ardı ardına sorduğum sorulara karşın o sakince cevap verdi.

"Ferman, gayet iyi. Şanslı ki kurşun kalbinin sadece birkaç santim altına denk gelmiş."

Şükür çekerek rahat bir nefes verdim. Öyle iyi gelmişti ki bu haber, bir anlık dahi olsa hafiflemiştim.

"Çok korktum," dedim. "Ölüm haberini alsaydım şayet kendimi feda etmekten bir an olsun çekinmezdim." Bana bir kez olsun dönmeyen gözleri ben bu cümleyi kurar kurmaz ışık hızında bana çevrilmişti. Kehribarlarında yer yer obruklar vardı ve o obruklar, bizim için en büyük engeldi.

"Ne saçmalıyorsun sen!" diye hiddetlendi.

"Duydun işte. Berdeli kabul edecektim-"

"Mirhan," dedi dişlerinin arasından. Alnında atan ufak bir damar öfkelendiğinin kanıtıydı. "Sil at kafandan şu düşünceleri. Böyle bir şey asla olmayacak."

Başkasıyla evleneceğim düşüncesi onu kahrediyordu. Bu denli öfkelenmesi ise elinin kolunun bağlı oluşundandı.

"Neden," diye sordum damarına basmak ister gibi.

"Neden mi?" dedi inanamazcasına. Dişlerinin arasından histerik bir gülüş çıktı. Bir an da gülüşünü sildi ve işaret parmağıyla tam da kalbimin üzerine sert olmayacak şekilde iki kere vurdu. "Bu kalp benim!" Öyle emindi ki kendinden, şaşırmadan edemedim. "Hepte öyle olacak, mezardan abim çıkıp gelse ben seni bir başkasına yar etmem."

Sözleri bir yemin gibiydi. Gecenin ahrazlığını and içerek öldürüyordu.

"Bir başkasına yar olmam belki ama..." zümrüt yeşili gözlerim kehribarlarında gitti geldi. "Bu saatten sonra sana da yar olmam."

Bankın bir ucunda o, bir ucunda ben oturuyorduk. Aramızdaki küçük mesafeyi beni bileğimden çekip kendine yaklaştırarak kapattı. "Gerekirse yara ol! Yine de bir bana..." kafasını aşağı yukarı salladı ve ekledi. "Anladın mı Mirhan, bir tek bana."

Yüzlerimiz birbirimize bu kadar yakınken ikimizin de iradesini koruyor olması takdire şayandı.

Onu daha da kışkırtmak adına alaycıl bir üslupla güldüm. "Ya aksi olursa..." gözleri dudaklarıma kaydı ama günler öncesinde ona yaptıklarımı hatırlamış olacak ki ateşe değer gibi kaçırdı bakışlarını ve tekrar göz göze geldik. "Sana değil de bir başkasına-"

Alnını alnıma yasladı ve sözümü kesti.

"Benimle oynama!" Kendini zor tutuyor gibiydi. "Canını yakarım Mirhan, benimle oynama."

"Karşılıksız bırakmam Siraç ağa."

Dudakları tekinsiz bir gülüşe ev sahipliği yaptı. Ve o an için ikimizinde kaderi yeniden yazılmaya başladı. Kendi kaderinin ressamıdır her insan deselerde, kalemi tutan biz değildik.

••••

O kalem bende bende hahahahha

Diğer bölümü erken atacağım söz veriyorum. Ve inanın bana şok olacaksınız.

Nasıl buldunuz,

Nasıl ilerliyor.

Feris?

Siraç?

Bedran?

Havin?

Yorumlarınızı bekliyorum, sizi çok seviyorum 😍

Okur kalın 🥀

Bölüm sonu

1 yorum