İçeriğe geç

Freddy johnson

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Freddy johnson

Bölüm 1

1. Bölüm

Kendinizi bir anda Times Square’in tam ortasında, uyumuş hâlde düşünün. O hâlinizde bile, belki de dünyanın en ünlü meydanında kimsenin sizi umursamadığını fark ediyorsunuz. Kimileri işe yetişmeye çalışıyor, kimileriyse çocukluktan miras kalan o alışveriş çılgınlığına kapılmış gidiyor.freddy O an anladı ki bu iki hâl, yani çalışmak ve alışveriş yapmak, birbirine öyle sıkı bağlanmıştı ki biri olmadan diğeri eksik, hatta anlamsız kalıyordu. Çalışmayan, tüketemezdi. Ve tüketemeyen biri, bu çağda adeta görünmez olurdu. Belki de bu yüzden, alışveriş sadece bir ihtiyaç değil, bir varlık kanıtıydı artık. Hepimiz, yaşadığımızı hissetmek için bir şeyler satın alıyorduk; elimizde taşıdığımız şeyler ürün değil, fark edilme arzusuydu aslında.

2025 yılındayız. Her şey ulaşılabilir, elde edilebilir ve en önemlisi, hayatımızdaki bütün zorlukların, soruların ve anlam arayışlarının cevabını veren bilgi… sadece bir telefon kadar uzakta.

Peki ya bizim derdimiz neydi?

Bir derdimizin olmaması mı bir dertti, yoksa insanlık başlı başına bir sorun muydu?

Daha ilerisi ne olabilirdi ki bu erişebilirliğin?

Bazen düşünmeden edemiyorum:

Gerçekten şanslı olan bizler miyiz, yoksa eski çağdakiler mi?

Bir düşünün… Taş Devri’nde yaşıyorsunuz.

Hayatta kalma mücadelesi veriyorsunuz.

Elektrik yok. Ulaşım yok. İnternet, algoritmalar, sosyal normlar, bildirimler yok.

Sadece yaşamak var.

Sadece nefes almak, beslenmek, barınmak, uyumak…

Ama belki de tam da bu yüzden, zihinler o zaman daha az dağınıktı.

Dertler basitti, ama gerçekti.

Şimdi ise her şey elimizin altında ama hiçbiri gerçekten içimizde değil.

Her şeye sahibiz gibi görünüyor, ama hiçbir şeye ait değiliz aslında.

bilgi elimizin altında, ama yönlendirenler o kadar görünmez ki, hangi sesin içimizden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt etmek zorlaşıyor. Sosyal medya, televizyon, reklamlar… Hepimiz birer kukla mı olduk? Bu görünmez ipler bizi nereye sürüklüyor?

Gerçek hayatın yerini, ekranların içinde parıldayan sahte bir gerçek aldı. Her beğeni, her takip, her reklam bir tuzak; fark etmeden bizi şekillendiriyor, istediğimizden çok, istememiz gereken şeylere itiyor.

Buna özgürlük diyoruz ama aslında bu bir labirent; çıkışı olmayan, herkesin aynı yöne koştuğu bir oyun alanı.

Ve bu oyunda kaybeden, kendi kendini bulamayanlar oluyor.

Peki ya Erkeklerin kızlarla ilişkisine ne demeli

Ne garip, ne karmaşık, ne de bazen anlaşılmaz bir hâl aldı bu iş.

Bize öğretilen, bize aktarılan, çevremizden öğrendiğimiz kalıplarla şekillendi ilişkilerimiz. Peki ya gerçek duygular? Ya samimiyet? Ya korkular?

Ne kadarını sakladık, ne kadarını gömdük derinlere?

Birçoğumuz kendini “güçlü” göstermeye çalışırken, aslında ne kadar yalnız olduğunu fark ettik mi hiç?

“Erkek adam ağlamaz” dediğin o cümle, kaç hayatın içine sızan bir karanlık oldu?

Korkuyor muyuz sevgiye, ya da gerçekten sevebiliyor muyuz?

Bazen düşünüyorum da; aşk ve yakınlık arasında ne kadar mesafe var?

Sevgi diye bağlandığımız şey, aslında özgürlüğümüzü kısıtlayan bir zincir mi?

Ya da tam tersi, özgürlük dediğimiz yalnızlık, aslında bir koruma kalkanı mı?

Karşımızdaki insanı gerçekten görebiliyor muyuz? Yoksa ona dair algılarımız, beklentilerimiz, korkularımızla mı bakıyoruz?

Duyguları ifade etmekten neden bu kadar çekiniyoruz?

Belki de en çok korktuğumuz, reddedilmek değil, anlaşılmamaktır.

Ve bu anlamama hali, insanları birbirinden uzaklaştıran en büyük duvar.

Birbirimize dokunmayı unuttuk; ruhlarımızı açmayı unuttuk.

Belki de gerçek bağ, kelimelerden değil, cesaret ve samimiyetten geçiyor.

Sana sormak isterim:

Kendinle ne kadar barışıklısın?

Sevdiğin insana ne kadar açılabiliyorsun?

Ve en önemlisi, kendini seviyor musun gerçekten?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.