İçeriğe geç

Forbidden Longing

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Forbidden Longing

Bölüm 1

Yasaklı Özlem

💔 YASAKLI ÖZLEM – 1. Bölüm: Gölge ve İpek Mekân ve Zaman Yer: Joseon Dönemi, Başkent Seul. (1) Başbakan’ın Malikânesi – Görkemli ama Soğuk. (2) Han Nehri kıyısında, yoksulların yaşadığı mahalle – Tozlu ama Umutlu. Zaman: Ilık ama fırtınalı bir yazın ilk günü. --- Sahne 1: Altın Kafesteki Zenginlik (Li Hyon) Başbakan Lee’nin ailesine ait malikâne, Seul’ün en büyük ve en görkemli eviydi. Her köşesi sert kurallardan, soğuk mermerlerden ve parlayan ama ruhsuz ipeklerden örülmüştü. Bu evde gürültüden çok sessizlik hüküm sürerdi. Yirmi sekiz yaşındaki Li Hyon, Lee ailesinin tek varisiydi. Odasında oturmuş, elinde tuttuğu eski bir kitaba bakıyordu — bir asile yakışmayacak kadar sade bir şiir kitabına. Keskin yüz hatlarına, gururlu bir duruşa sahipti, ancak derin kahverengi gözlerinde bitmek bilmez bir hüzün ve özlem saklıydı. Soylular sınıfının (Yangban) ona yüklediği ağır sorumluluktan, her adımının politik bir anlam taşımasından yorulmuştu. Li Hyon’un İç Sesi (Monolog): > “Ben Başbakan’ın oğluyum, geleceğin direğiyim… Ama kalbim saray duvarlarının arasında değil, dışarıdaki tozlu sokaklarda kaldı. Aldığım her nefes ölçülüp biçiliyor. Bir gün bu altın kafesin parmaklıklarını kırıp atabilecek miyim? Yoksa sonum babam gibi mi olacak — onurlu ama ruhsuz bir yalnızlık?” O sırada kapı açıldı, bir hizmetçi içeri girdi. Hizmetçi: “Efendim, Bakan Kim’in adamları nişan töreni için giysi ölçülerini kesinleştirmeye geldiler. Bayan Hye-Won için ipek getirdiler. Derler ki…” Li Hyon (soğuk ve yorgun bir sesle): > “Giysiler babamın istediği gibi olsun. Benim için fark etmez. Onlara söyle, benim ölçülerim zaten hükümetin siyasi haritasına uygun.” Hizmetçi şaşkınca başını eğdi ve çıktı. Li Hyon pencereye döndü, parlayan Seul’e baktı. Bu zenginliğin aslında ne kadar yoksul bir ruhu gizlediğini biliyordu. --- Sahne 2: Tozlu Dergahtaki Umut (Ah-Ra) Öğle vaktiydi. Li Hyon, her zamanki gibi kendini unutabildiği tek yere — başkentin güneybatı mahallesine — gitmişti. Orada insanlar açlık ve hastalıkla mücadele ediyor, ama kalplerinde hâlâ insanlık kıvılcımı taşıyorlardı. Han Nehri’nin yakınında, tozdan ve eski tahtalardan yapılmış bir barakanın önünde Ah-Ra diz çökmüş oturuyordu. Yirmi beş yaşındaydı, rengi solmuş eski kıyafetler içindeydi, ama hareketleri zarifti — yoksulluğun içinde bile bir asalet vardı. Ressam babasından öğrendiği sanatı, şimdi yoksul mahalle çocuklarına öğretmek için kullanıyordu. Kömürle kâğıt üzerine çiçek çizmeyi gösteriyor, içindeki sönmeyen umudu onlara aşılamaya çalışıyordu. Ah-Ra (yumuşak ama kararlı bir sesle): > “Görüyor musunuz? Bu tozlu barakanın kenarında bile güzellik bulunabilir. Renkleriniz fakir olabilir ama ruhunuz zengin olsun. Unutmayın çocuklar, kalple çizilen resim en değerli resimdir.” Çocuklar gülüştü. Ah-Ra ise omzunu ovuşturdu, yorgundu. Babası hastaydı, aile büyük bir borcun altındaydı ve resimlerini satmak onun tek geçim yoluydu. Bu ağır yük, narin omuzlarını eziyordu ama gözlerindeki gurur ve sevgi onu ayakta tutuyordu. --- Sahne 3: Kalplerin Kesişmesi Li Hyon bir köşede durmuş bu sahneyi izliyordu. Ah-Ra’nın çocuklara olan sabrına, yorgun ama ışıl ışıl yüzüne hayran kaldı. Ah-Ra bir tezat gibiydi: fakir ama asil, yorgun ama hayat dolu. Yaklaştı, kendini sıradan bir bilgin olarak tanıttı. Yerdeki resimlerden birini aldı — ay ışığı altında kesilmiş bir bambu ağacı çizimiydi. Resim, keskin çizgilerle yalnızlığı anlatıyordu. Li Hyon (kendini “Choi” olarak tanıtarak): > “Bu resim… derin bir hüzün taşıyor. Bambu güçlüdür ama ay ışığının altında yalnızdır. Ressamın kalbi ne kadar sıkışmış olmalı ki, böyle bir manzara çizmiş.” Ah-Ra (ona bakar, giysileri sade olsa da etrafındaki asalet havasını hisseder; ama gözlerindeki samimiyete inanmak ister): > “Bay Choi, herkesin kalbinde kesilmiş bir dal vardır. Benim için bu resim kavuşulamayan bir özlemin hikayesidir. Satılık değil. Bu, kalbimin ta kendisi.” Li Hyon (etkilenerek): > “Eğer satılık değilse, o zaman da almak isterim. Fiyatı ne olursa olsun… Onu bir hatıra, sizinle paylaştığım bir anı olarak saklayacağım.” Ah-Ra onun sözlerini tam anlamasa da gözlerindeki yalnızlığı hissetti. İpek kıyafetlerin ardında bile bu adamın kalbi tutsaktı. Tereddüt etti ama paraya ihtiyacı vardı. Ah-Ra: > “Peki Bay Choi. Ama bu resim size acı getirecek. Bana yalnızca borçlarımı ödeyebileceğim kadar verin. Çünkü paranın temizliği, kalbimin temizliği kadar önemlidir.” Li Hyon ipek kemerinden ağır bir para kesesi çıkarıp Ah-Ra’nın avucuna koydu. Ah-Ra şaşkınlıkla baktı, ama onun “Ay Işığının Acısı” adlı resmi nasıl dikkatle tuttuğunu fark etti. --- Bölüm Sonu Li Hyon birkaç adım uzaklaştı, sonra aniden durup geri döndü. Sesi bu kez yumuşaktı. Li Hyon: > “Ah-Ra, bugün senin sayende ilk kez gerçek bir sanat eserinin neye benzediğini hissettim. Belki geleceğim bir kafes, ama sen… sen o kafesin penceresinden süzülen ilk güneş ışığısın. Yarın… yarın da bu ışığı görebilir miyim?” Ah-Ra (kalbi titreyerek, korku ve merak karışık bir sesle): > “Bay Choi… Ben burada olacağım. Ama bilmelisiniz ki, bizim dünyalarımız Güneş ve Ay gibidir. Asla birleşemezler.” Li Hyon hüzünlü ama kararlı bir tebessümle başını eğdi ve gölgelere karıştı. Ah-Ra ise avucundaki paralara, kalbindeki garip sızıya ve Li Hyon’un gözlerinde parlayan o yasak özleme baktı. O anda, onların imkânsız aşk hikayesi başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.