Justin Bieber- Nothing like us.
(Jeon'un mezar başında söylediği şarkı.)
"Eğer ki ben Tanrıya yenilip ölürsem can parçam, ruhunu yarım bıraktığım için affet beni. Sana olan sevgimi kelimelere sığdıramam biliyorsun ama işte bilirsin sende benim güçsüz olup Tanrıya yenileceğimi. O yüzden uzun zamandır yazdığım mektupları oku olur mu güzelim. Nerede olduğunu tahmin edeceğini biliyorum, ha bir de şunu da unutma; seni seviyorum can parçam."
Sevdiğinin söylediği son sözleri hatırladığında göz yaşlarına engel olamıyordu, hızlı adımlarla ikinci bir kez doktorun yakasına yapışıp olay çıkardığında kendisine engel olamamıştı. Hatırladığı tek şey görevlilerin onu ordan uzaklaştırmasıydı. Hemen ardından üç gündür ameliyathane önünde uykusuz durmanın cezası olarak görevlilerden birisinin önüne yığılmıştı. Zihni bile kararmıştı artık, ses duydu sadece, bu normal miydi bilemiyordu. Ruhunun sesiydi, koşmak istedi o sese doğru, bağırmak, buradayım demek istedi. Yapamadı. Bağlıydı sanki her yeri, Tanrı onu bu şekilde mi cezalandırıyordu? Hem ruhunu ondan alarak hem de onu bu saçma rüyalarında bile görmesine izin vermeyerek mi? Adil miydi bu Tanrım?...
•
Üç gündür aç susuz durmanın ikinci bir bedeli olarak boğazında inanılmaz bir kuruluk ve bunun oluşturduğu acı tat vardı.Gözlerini açtığında bir kaç dakika sonrasında nerde olduğunu hatırlayıp hızla ayağa kalkmak istediğinde de elinin yatağa kilitli olması ayrı bir fanteziydi. Sinirlenmişti fakat hâlâ üzerinde dolanan mayışmışlık yüzünden ne yapacağını bilemiyordu. Yine ağlamaya başlamıştı çaresizce, oysaki ruhu nefret ederdi onun ağlamasından. Gözyaşlarını siler onu göğsüne yaslar ve şarkılar söylerdi. Şimdi ne yapacaktı, yaşayabilecek miydi ruhu olmadan. Sanmıyordu. Çığlık atmak istiyordu onu çözmeleri için fakat o kadar ağlayıp bağırmıştı ki sesi kısılmıştı. Denedi yine de, kısılan son sesiyle bağırmaya başladı, canı yandı ama canı onu terketmişti bile. Birileri duyana kadar bağırıp ağladı.
Kapı açıldığında hemşire telaşla içeri geldi. O da korkuyordu ya saatlerdir olay çıkaran bu adamdan. Yavaş adımlarla yanına yanaştığında az önce deliler gibi bağırıp çağırıp ağlayan kişinin ona yalvarmasını beklemiyordu ki. Yalvarıyordu onu bırakması için, yalvarıyordu ruhunun yanına gitmesine izin vermesi için. Ruhu üşüyor olmalıydı onun yanında olması gerektiğini söyleyip ağlayarak yalvarıyordu. İnsanlarda merhamet denilen şey var mıydı?
Acı çektiğini görmesine rağmen üzgünüm diyip odadan çıkmak nasıl bir acımasızlıktı? Anlamazlar mıydı ki ruhu canından koparılan birisinin acısını. Anlamazlar. Bırakmadılar ruhu koparılan kişiyi odadan dışarıya. Alışmasını beklediler, kabullenmesini. Kolay mı sanıyorlardı acaba diye düşünmeden edememişti. İçindeki acı hapsedildiği her gün daha da büyüdü ama buradan kaçış yolunun bir tek oyun olduğunu da biliyordu. İyi gösterdi kendini, tüm bu olanlara alışmış gibi gösterdi. Oysaki tüm gece ağladı saatlerce, hiç uyumadı. Sevdiğinin resimlerini okşayıp göğsüne yasladı, bazen elinde fotoğraflala uykuya daldı. Uzun çabaları sonucunda özgürdü, hastane odasının kilidi açılmış ayriyeten elindeki şu saçma kelepçelerden de kurtulmuştu.
Göz altlarında torbalar vardı, saçları fazlasıyla karışık, dudakları çatlak ve vücudu zayıftı. Odadan çıkar çıkmaz hastahaneyi de terketmişti zaten. Yerini bildiği mezarlığa doğru bitkin ve çaresizce yürüdüğünde gözyaşları yine yalnız bırakmamıştı onu. Yürüdüğü yol boyunca can parçasının son halini hatırladı, derince ağladı tekrardan. Kendisi seçmişti çünkü mezar yerini, ondan izin alarak yapmıştılar ama onu görmelerine izin vermemiştiler.Garipsemedi bile etrafındaki kişilerin ona olan tuhaf bakışlarını çünkü anlamadıklarını biliyordu. Bir saatin sonunda bunca yolu bitkin bir şekilde ayağıyla gelmiş olmasına rağmen ruhunun mezar taşını gördüğü an ağlaması şiddetlenmiş ve hızlı adımlarla oraya doğru yürümüştü.
Dizleri üzerine çöktü, mezar taşının her bir yerine öpücüklerini kondurdu, haraketleri yavaştı çünkü biliyordu artık zamanın durduğunu. Sildi gözyaşlarını ruhu ona sinirlenmesin diye. Bazen yanlışlıkla ağzından çıkardığı her bir hıçkırıktı defalarca özür diledi. Sinirlenmedi can parçasına. Beni neden terkettin diye sormadı bile çünkü biliyordu ruhu bunu bilerek yapmamıştı, Tanrı çalmıştı onu. Kendi isteğiyle gitmemişti o, biliyordu bunu. Toprağı kokladı, ilk kez bir toprağın kokusu bu denlice güzel geldi. "Ruhun toprağın kokusunu bile güzelleştiriyor" diye hıçkırıklar içerisinde söylemeden edememişti. Kafasını küçücük bir çocuk gibi mezar taşının üzerine koydu, gözlerini yavaşça kapayıp her ikisi için olan şarkıyı söylemeye başladı. Şarkının nakarat kısmında durduramamıştı yine ağlamasını ve bundan bir kez daha nefret etmişti tıpkı can parçası gibi.
Ha, nefret dediğime bakmayın. Sandığınız gibi bir nefret değildi bu, ruhu onun her bir zerresini ona ait olan her şeyi çok severdi. Fakat dayanamazdı ağlamasına, sahte bir nefretti bu sadece. Ufak sinirlenmeler ardından sakinleştirirdi can parçasını, göz yaşlarından öperdi.
Şarkıyı bitirdiği gibi uyumuştu ruhunu rüyasında görme umuduyla. Uyanmamayı diledi bir yandan, sonsuza kadar onunla olmak istedi. Bu gerçekte de böyleydi fakat Tanrı izin vermemişti buna. Suçlayamıyordu kendisini..Ruhu sinirlenirdi ona bunun için, üzülürdü. Üzemezdi onu, öteki dünyada mutsuz olmasına izin veremezdi.. Bilinci yarı kapandı.
•
Gözlerini açtığında havanın kararmak üzere olduğunu görmesiyle birlikte son bir öpücüğünü de kondurup küçücük kalmış bedeniyle ayağa kalktı. Eğilip mezar taşına son bir şey fısıldadı ve oradan uzaklaştı. Neredeyse bir ayın sonunda ilk kez bu eve girecekti. Can parçasının kokusunu, anılarını taşıyan bu eve gitmek çok zordu onun için, lakin girmek zorundaydı. Kapının önüne geldiğinde, evi ilk aldıkları zamanlarda çivi ile kapıya yazdıkları "Taekook" yazısını görmüş ve dolu gözleriyle eskiye giderek gülümsemişti. Derin bir iç çekerek içeri adımladı.
Aldıkları zamandan şimdiki zamana kadar ev ilk kez bu kadar soğuk ve ilk kez bu kadar boş gelmişti. Normaldi bu can parçasının sıcaklığı yoktu çünkü bu evde, gerçi bir daha da olmayacaktı değil mi. Daha fazla ağlamak istemeyerek odalarına doğru yürüdü buz tutmuş bedeniyle. Odaya girdiğin an anıları yine gelmişti aklına kafasını silkerek unutmaya çalışmıştı bir süreliğine. Çıkarmıştı üzerindekileri bir çırpıda ve sevgilisinin kıyafetlerini geçirmişti üzerine. Derince koklamıştı kıyafetlerini, ağır ağır öpücükler kondurmuştu kıyafetlerine, bazen işlerini geç bitirip uyumaya geç kaldığında can parçasının sıkıca sarıldığı yastığına. Son kez odaya bakıp iç çekerek gülümsemişti, aşağı bodrum katına indiğinde buraya gelme amacı olan gizli kutuya kaydı gözleri. Bu bodrum katı düşündüğünüz o kötü kokan, tozlarla çevrelenmiş bir yer değil. Bu bodrum katını bile özelleştirmiş, güzelleştirmiştiler. İçerisinde bir birlerine aldığı hediyeler, bazen çok sevdikleri için ansızın beklenmedik anda bir birlerine yazdıkları aşk mektupları, baktığınızda sizin bile yüzünüzü güldürecek olan o anı fotoğrafları, burdan ayrılmadıkları sürece söndürmeyeceklerine söz verdikleri ve etrafa yapıştırdıkları renkli ışıklar, bunların hepsi öyle güzel yapıyordu ki bu bodrum katını. Fakat ilk kez bir hüzün vardı bu bodrum katında, ilk kez buranın kapısı hüzünle açılmıştı ve ilk kez bu odada hüzün yayıcı bir şey vardı. Kutu.
Sessiz adımlarla kutuya yaklaştı. Bu bodrum katında yabancı olan tek şey bu kutuydu. Eline aldı düşündüğünden daha küçük olan kutuyu. Uzunca bir süre boş gözlerle baktı kutuya ve üzerindeki yazıya. Bodrum katından çıkmak üzere olarak kapıya doğru ilerledi, kapının yanında duran renkli ışıkların ışığını kapadı ve dışarı çıktı. Bodrum katını kilitledi. Tekrardan evin dış kapısına gelip üzerini giydi. Gözleri evin her bir köşesinde dolandı, doyamadı bakmaya..Sondu ya bu.
Dışarıda olan sessizlik eşlik ediyordu onun sessizliğine. Bir kaç dakikanın ardından eski bir binanın önünde bulunmuştu. 12 katlı olan bu binanın terasına çıkmıştı, can parçasıyla sürekli buraya çıkar ve içinde biriken sıkıntıları anlatırlardı. Bu bir nevi mutluluk dışında kendi acılarına da ayırdıkları zamanlardı. Terasta olan yoğun hüzün burkmuştu içini. Ayaklarını bağdaş kurup oturdu yere, sevgilisinin son nefesini verdiği andan sonra yatağında bulduğu bu notu bir kez daha okudu; "Bunu aldığına göre şimdi acılarımızın ortağı olan yere git. Orada oku bu mektupları çünkü bitirdikten sonra ne yapacağını biliyorum küçüğüm.."
Kutuyu açtı ve üzerinde küçücük "1" yazılmış olan mektubu eline aldı..
