Tenha bir sokakta, tabelası silinmiş boş bir kafeye girip en arkadaki cam kenarı masaya oturdular. Kafenin masaları yıpranmış, sandalyeler her harekette gıcırtı sesi çıkarıyordu. İçeride loş, sarımtırak bir ışık; duvarlardaki nem lekelerini belli belirsiz aydınlatıyordu. Duvar saatinin tik takları ve elektrikli sobanın cızırtısından başka ses duyulmuyordu. Yoğun bir rutubet ve eski kahve makinesinden gelen yanık kokusu ortama hakimdi. Müşterisinin fazla olmadığı her halinden belliydi, bu tür bir iş için biçilmiş kaftandı.
Girişlerinin hemen ardından kafenin iki çıkışında da ikişer gardiyan sessizce konumlandı. Bir gardiyan da mâhkumun arkasında, parmağı tetikte bekliyordu.
"Artık anlatmaya başlasan iyi olur." dedi dedektif, arkasına yaslanıp bir kolunu koltuğun sırtlığına attı.
Üstünde tam oturmayan, dirsekleri aşınmış bir ceket vardı. Bileğindeki eski dijital saatin camındaki çatlak, 07:11'i gösteren rakamların ışığıyla belirginleşiyordu. Sol gözünün üstünden yanağına doğru uzanan bıçak izi, yüz ifadesini daha da keskinleştiriyordu. Pek çok kişi onu bu izle tanıyordu.
"Kahvem şekersiz olsun," dedi mâhkum, kelepçeli bileklerini masaya koyarak
Dedektif hiçbir şey söylemeden elini hafifçe kaldırdı ve iki şekersiz kahve sipariş etti.
"Şimdiden ortak bir noktamızın çıkması hoşuma gitmedi açıkçası."
Mâhkum ince bir gülümsemeyle:
"Birbirimize sandığınızdan daha çok benziyoruz. Belki bu sorgulama bir randevuya bile dönüşebilir."
Dedektif gözlerini mâhkumun gözlerine dikti.
"Hakkında çok varsayımda bulundum ama şakacı olduğunu tahmin etmemiştim."
"Değilim zaten. Başka kimseyle konuşmadığınızdan öyle geliyordur."
"Psikoloğunla olan son görüşmene bakarsak, bu alanda pek yetkin görünmüyorsun. En azından birilerine tavsiye verecek kadar."
Mâhkum gözlerini kaçırdı, kelepçeli elleriyle masanın kenarını sıkıca kavradı.
"Senin herhangi biriyle olan son görüşmene bakarsak... benden çok da farklı durmuyorsun."
Dedektif avuçlarını aniden masaya vurdu, ses kafenin duvarlarında yankılandı.
"Bu seni hiç—"
"Alakadar etmez mi?" diye sözünü kesti mâhkum. "O hale benim özel hayatım da sizi etmez."
Dedektif ani bir hareketle el çantasından kalın bir dosya çıkarıp masaya vurdu. Toz zerrecikleri havada asılı kalırken, dosyanın üzerindeki üstü çizilmiş "Dava No:042" yazısı ve altına kırmızı kalemle büyükçe yazılmış "Folie à Deux" ibaresi ortaya çıktı.
"Ama bu dosya aksini söylüyor," dedi dedektif, sesindeki öfkeyi gizlemeden.
Mâhkumun yüzündeki gülümseme anında söndü. Tam konuşacakken dedektif sözünü kesti.
"Beni bu kadar oyalamana izin verdim, daha fazla veremem. Anlat! En başından. Hiçbir detay atlamadan."
Dedektifin tok ve gür sesi odanın her köşesinde yankılandı. Pek çok insanı sadece bu sesle titretmişti. Ama karşısındaki, gözünü bile kırpmıyordu.
Tam o sırada kahveler geldi. Dedektif fincanın birini kendine çekti, diğerini mâhkuma itti. Mâhkum bir süre kahveyi inceledi, sonra yavaşça dedektifin fincanını kendine çekti, kendi fincanını ise karşıya sürdü. Gözleri hâlâ dedektifin üzerindeydi.
Dedektif bu meydan okumayı fark etti, hafifçe gülümsedi ve önündeki kahveden bir yudum aldı.
"Güven sorunlarının olduğu söylenmişti. Abarttıklarını düşünmüştüm. Görünüşe göre yanılmışım."
Mâhkum kahvesini eline aldı, siyah yüzeyde kendi yansımasını incelerken:
"Hâlâ insanlara güvenebilecek kadar aptal olduğunuzu düşünmemiştim. Yanılmışım," dedi.
"Ben doğru insanlara güvendiğim için masanın bu ucunda oturuyorum. Ve buradan bakınca bana tavsiye verecek konumda durmuyorsun."
Mâhkum içinden “Güvenecek kimsem olmadı ki.” diye düşündü fakat sesli söylememeyi tercih etti. Ardından başını çevirip camdan dışarı baktı. Sokak ıssızdı. Ne bir yaya, ne de geçen bir araba vardı. Yıllardır ilk defa yalnız değildi, ama ilk defa bu kadar yalnız hissediyordu. Belki yaptıklarından pişmanlık duyuyordu, belki de yapamadıklarından.
Dedektif ani bir hareketle perdeyi kapattı, dış dünyayla olan son bağı da kesti. Mâhkum yavaşça başını çevirip donuk gözlerle dedektife baktı.
Dedektif el çantasından bir tükenmez kalem ve ses kayıt cihazı çıkardı. Dosyayı açtığı anda, arasından üzerinde koyu kahverengi kan lekeleri bulunan bir kartpostal düştü. Mâhkumun gözbebekleri anında büyüdü, sağ eli istemsizce seğirdi. Kelepçe bileğine battı ama acıyı hissetmedi.
Dosyanın sonunda birkaç boş kağıt vardı. Kağıtları alıp önüne koydu, tükenmez kalemini açıp masaya ritmik bir şekilde vurmaya başladı.
"Sanırım anlatmak, yapmaktan daha zor olacak," diye söze başladı mâhkum.
"Bunu yaparken düşünseydin, anlatmak zorunda kalmazdın."
Mâhkum öfkeli bir ifadeyle dedektifin gözlerinin içine baktı.
"Yapmak zorunda kalmasaydım... şimdi burada bunu açıklıyor olmazdım."
Kahvesinden bir yudum aldı, fincanı masaya öyle sert bıraktı ki, kahve dışarı taştı. Bileklerinde kelepçenin izi çıkmıştı. Arkasında bekleyen gardiyan hızlıca tetiğe davrandı fakat dedektif elini kaldırarak dur işareti yaptı.
"Hepimizin seçim şansı olmuyor maalesef... Mahir Bey."
Dedektif karşılık vermeden kayıt cihazının kırmızı tuşuna bastı, cihaz hafifçe cızırdamaya başladı. Cihazı masanın tam ortasına bıraktı.
Mâhkum derin bir nefes alıp arkasına yaslandı.
"Haziran, 26—"
"En baştan dedim!" diyerek sözünü kesti dedektif, kayıt cihazını durdurup tekrar çalıştırdı.
Mâhkum gözlerini sıkıca kapattı, bir an için hiç nefes almadı. Sonra yavaşça açtı:
"Cumartesi, 23 Şubat..."