"Gördüğün her düğüm bir mühür, çözdüğün her fiyonk bir kıyamettir."
Evrenin görünmez dikişlerle birbirine bağlandığına inananlar yanılıyorlardı. Bu dünya, kadim ve paslı dikenli tellerle örülmüştü. Kimsenin görmediği, sadece ruhu "seçilmiş" olanların teninde hissettiği o teller, zamanı ve mekanı acımasızca daraltıyordu.
Beren, bu tellerin soğukluğunu çocukluğundan beri biliyordu. Ancak o, tellerin arasından sıyrılmanın yasaklı yolunu keşfetti: Zarif bir dokunuşla atılan fiyonklar. Çizdiği her kavisli çizgi, bağladığı her ipek kurdele, gerçekliğin dokusunda bir yırtık açıyordu. Bir fiyonk sadece bir aksesuar değil, dikenli tellerin hapsettiği o karanlık enerjiyi evcilleştiren bir tılsımdı. Ama her tılsımın bir bedeli vardı. Dikenli teller her geçen gün daha da sıkılaşıyor, gölgeler Beren’in adımlarını takip ediyordu.
Kayıp bir krallığın mirası mıydı bu, yoksa sonu gelmez bir lanet mi? Beren, parmaklarının ucundaki o parıltılı iple dünyayı yeniden mi inşa edecekti, yoksa kendi yarattığı o zarif labirentin içinde, dikenli tellerin kucağına mı düşecekti?
Sisli bir dünyada, gerçeğin düğümü çözülmek üzere…
O parıltılı düğüm masada yavaşça sönerken, Beren oturduğu yerden kalktı. Arkasındaki silüetlerin fısıltıları, bozuk bir radyo yayını gibi cızırtılı ve rahatsız ediciydi. Kim olduklarını, neyi temsil ettiklerini bilmese de, bu insanların üzerine çöken o gri enerjinin kendi ışığını emmeye çalıştığını hissediyordu.
Kafeden dışarı çıktığında, şehrin soğuk havası yüzüne çarptı. Burası, herkesin birbirine benzediği, hayallerin paslı tellere dolanıp kaldığı bir labirentti. Beren, çantasının sapını sıkıca kavrayıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Zihninde, çok uzaklarda kalmış bir denizin uğultusu vardı; her şeyin daha berrak, insanların daha "gerçek" olduğu o eski günlerin hatırası...
Birden yolun ortasında durdu.
Sol bileğinde, derisinin hemen altında bir gerilme hissetti. Oraya bakmasına gerek yoktu; o görünmez metalin soğukluğunu zaten tanıyordu. Şehir, onu kendi kurallarına göre şekillendirmeye, bir mengene gibi sıkmaya çalışıyordu. Ama Beren'in içindeki o asil direniş, dışarıdaki bu kaba kuvvete boyun eğmeyecek kadar keskindi.
"Yine mi?" diye mırıldandı karanlığa doğru.
Yolun karşı tarafında, lamba direğinin gölgesinde bekleyen bir silüet fark etti. Dünkü o tuhaf tartışmayı hatırlatan, haddini aşan bir cüretle ona bakan bir gölge... Adamın yüzü seçilmiyordu ama yaydığı o "inatçı" ve sığ enerji, Beren'in sınırlarını zorluyordu. Silüet ona doğru bir adım attı, sanki bir şey söyleyecek ya da yolunu kesecekmiş gibi.
Beren duraksamadı. Başını dikti, gözlüklerinin ardındaki bakışlarını o karanlık noktaya kilitledi. Hiçbir şey söylemedi, sadece yanından geçip giderken elini hafifçe havada savurdu.
O an, havada neredeyse görünmez, çok ince ve sert bir düğüm atıldı. Ne bir kelime ne de bir feryat... Sadece o sığ enerjinin bir anlığına nefesinin kesildiğini hissetti Beren. O silüet, sanki görünmez bir bağla olduğu yere çivilenmişti.
Beren arkasına bakmadan yürümeye devam etti. Evine, o kalın kitapların ve kendi yarattığı o izole dünyanın güvenliğine sığınmalıydı. Çünkü biliyordu ki; bu şehirdeki "teller" sadece bileğini değil, ruhunu da sarmak için pusuda bekliyordu. Ve her düğüm, özgürlüğe giden o gizli yolun bir parçasıydı.
Beren, kafenin ağırlaşmış havasından dışarı adım attığında, rüzgar o tanıdık pas tadını dudaklarına bıraktı. Tam köşeyi dönecekken, arkasından gelen o kaba ve tanıdık sesle duraksadı.
"Beren! Kaçıyor musun yine?"
Beren ağır adımlarla arkasına döndü. Karanlık silüetlerin içinden çıkan figür, o "Umut" denilen, her şeyi bildiğini sanan ama aslında sadece gürültü yapan o tipti. Yanında, yüzü bir sis perdesinin ardında kalmış gibi duran Emine vardı.
Beren, gözlüklerinin üzerinden ona buz gibi bir bakış attı. "Kaçmak? Hayır, sadece bu atmosferin oksijen seviyesi benim standartlarımın altına düştü."
Umut, alaycı bir tavırla bir adım yaklaştı. "Bak yine o inatlaşmalar... Senin bu üniversite havaların burada sökmez. Hepimiz aynı çamurun içindeyiz, kendini fildişi kulelerinde sanma."
Beren, adamın yaydığı o boğucu ve karanlık enerjiyi net bir şekilde görebiliyordu. Görünmez dikenli teller, adamın kelimeleriyle birlikte etrafını sarmaya çalışıyordu. Beren sakin bir sesle cevap verdi:
"Çamurun içinde olduğun doğru Umut, ama ben oraya sadece tepeden bakıyorum. Aradaki fark bu."
Emine araya girdi, sesi her zamankinden daha soğuk ve mesafeliydi: "Sahi Beren, neden bu kadar değiştin? Eskiden bu kafede saatlerce otururduk. Şimdi sanki bizi tanımıyorsun bile."
Beren, Emine’nin gözlerindeki o sönük ışığa baktı. Bir zamanlar ortak olan o lise hatıraları artık sadece birer yüktü. "İnsanlar değişmez Emine," dedi Beren, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Sadece bazıları olduğu yerde sayarken, bazıları o tellerden sıyrılmayı öğrenir."
Umut, Beren’in koluna dokunmak için elini uzattı. "Gel otur, okey döneriz, içkini tazeleriz. Ne bu ciddiyet?"
El tam Beren’in koluna değecekken, Beren parmaklarını havada görünmez bir düğüm atarmış gibi kıvırdı. Havada anlık bir cızırtı duyuldu. Umut’un eli, sanki görünmez bir elektrik akımına kapılmış gibi havada asılı kaldı.
"Bana dokunma," dedi Beren, fısıltısı gök gürültüsü gibi yankılandı. "Senin o sığ dünyan benim alanıma sızamaz."
Umut afallamış bir halde elini geri çekti. "N-ne yaptın sen? Elime ne oldu?"
Beren hiçbir şey söylemedi. O meşhur, umursamaz tavrıyla arkasını döndü. O an, havada saniyelerce asılı kalan, sadece onun görebildiği parıltılı, sert ve kusursuz bir düğüm oluştu. Bu fiyonk, Beren'in o sığ tartışmaya attığı son imzaydı.
Evinin kapısına ulaştığında, bileğindeki sızının dindiğini hissetti. Kapıyı kilitleyip karanlık odasına geçtiğinde, tek duyduğu şey kendi sakin nefes alışverişiydi. Masasının üzerine bıraktığı iPad'in ekranı kendiliğinden aydınlandı. Ekranda, o puslu kafede hissettiği o dikenli tellerin karmaşık bir haritası belirdi.
Beren, parmağını ekranda gezdirdi. Birinci bölümü, zihnindeki o karanlık silüetleri birer birer silerek bitirdi.
"Oyun yeni başlıyor," diye mırıldandı karanlığa. "Ve bu sefer kuralları o teller değil, benim zarafetim koyacak."