
- Yıl 1976
Yağmurlu bir akşamdı. Amine Hanım, Bahriz Bey ile onların ailesine çay içmeye gidiyordu. Amine Hanım o zamanlar Firuze'ye hamileydi. Karnı burnundaydı resmen, zor yürüyordu adeta. Bahriz Bey, ne kadar belli etmemeye çalışsa da erkek evlat istiyordu. Bunu her dile getirmesinde Amine Hanım, kızıyor "Önce sağlıklı olsun Bey." diyordu.
Bahriz Bey'in ailesinin evine yaklaştıklarında bir an Amine Hanım'ın sancısı tuttu ve suyu geldi. Telaşa kapıldı Bahriz Bey. Eli ayağı birbirine girdi resmen. En yakın dönüşten dönerek hastanenin yolunu tuttu. Amine Hanım bağırdıkça, gaza daha fazla yükleniyor, bir yandan da eşini sakin tutmaya çalışıyordu. Hastaneye vardıklarında hemşireler aceleyle Amine Hanım'ı doğumhaneye aldılar. Bahriz Bey endişeyle bekliyordu eşinin güzel haberini. Birkaç saat sonra hemşire doğumhaneden çıktı. Yorgunluktan uyuyakalmış olan Bahriz Bey'in omuzuna dokunarak uyandırdı, müjdeli haberi sevinçle duyurdu. Kız olduğunu duyunca sol yanından yaralanmış gibi oldu. Yine de karısını yalnız bırakmamak için odasına girdi. Amine Hanım'ın gözlerinde yaşlar, yüzünde mutluluk vardı. Titreyen elleriyle "Bey, Melek gibi kızımız oldu. Güzelliğine bak." dedi. Bahriz Bey, kızının bir kedi yavrusu gibi uyuduğunu görünce kalbinde bir çiçek filizlendi sanki. Öyle masum, öyle güzeldi ki, Cennetten bir armağandı sanki. Amine Hanım, Bahriz Bey'in elinden tuttu. "Kızımızın ismi Firuze olsun, Bey." dedi. Bahriz Bey odadan çıktı, hastanede ki telefonlardan biriyle ailesini aradı. Kız doğduğunu söyledi. Sanki kız evlat sahibi olmak çok kötü bir şeymiş gibi yüzü kızardı.
Bahriz Bey'in ailesinden kimse gelmedi. Sadece Amine Hanım'ın kızı Hatice ve oğlu Zemheri'yi hastanenin önüne bıraktılar. Amine Hanım'ın tanıdığı kimsesi yoktu zaten. Ailesini daha küçükken büyük bir yangında kaybetmişti. Kendini Bahriz Bey'in ailesine bile zor kabul ettirmişti. Ailesine olan hasreti, kalbinde sönmeyen bir yangına dönmüştü.
Hatice çok sevmişti Firuze'yi. Onu eline alırken öyle ürkek davranıyordu ki, bir yerinin incinmesinden korkuyordu. Zemheri, Hatice kadar naif davranmıyordu yeni doğan kardeşine. Firuze'nin suratına bakmıyordu bile. Amine Hanım bu duruma biraz üzüldü. Çünkü, Bahriz Bey'in ailesi kız çocuk istemiyordu. Bu yüzden Zemheri ve Bahriz Bey'in onlardan etkilendiklerini düşünmeden edemiyordu Amine Hanım.
Zemheri, babasının yanına gidince Amine Hanım bebeğini Hatice'nin elinden aldı ve ağlamaya başladı. Onun ağlaması Hatice'yi de ağlatmıştı. Hatice, annesinin yanına yaklaştı, elini saçlarında gezdirdi. "Siz ağlamayın anne. Ben, hep sizin için çalışacağım, çabalayacağım söz." dedi gözlerinde yaşlarla. Amine Hanım, Hatice'yi anlından öptü "Siz hep birbirinizi kollayın kızım. Ben olmazsam bile kardeşin sana emanet." dedi hıçkıra hıçkıra.
Çok zorluk çekiyordu Amine Hanım. Fakat tüm bu çileye, derde ailesi için katlanıyordu. Sıcak yuvası için, mutlu olmak için...
Amine Hanım, doğumdan sonra zayıf düştüğü için birkaç gün daha hastanede kaldı. Küçük kızı Hatice, annesinin yanından bir an olsun ayrılmadı. Her istediğine koştu, bir dediğini ikiletmedi. Oğlu Zemheri ise babası ile birlikteydi. Babasına postanede ki işleri için yardım ediyordu. Bu bir kaç gün içinde hiç birisi hastaneye uğramadı. Amine Hanım, küçük kızı Hatice ve yeni doğmuş bebeği Firuze ile kalmıştı bir başına. Ara sıra camdan bakıyor, kocası ve oğlunun yolunu gözlüyordu. Fakat yine gelmiyorlardı, yine gelmeyeceklerdi.
Bir haftaya kalmadan toparlanmıştı Amine Hanım. Yine eski kuvvetinde, sağlığındaydı. Bahriz Bey, kızlarını ve eşini hastaneden almaya bile gelmemişti. Amine Hanım'da mecburen taksi çağırmıştı. Eve vardıklarında epey halsizlerdi. Evde ne Zemheri, ne de Bahriz Bey vardı. Odalar karanlığa gömülmüştü adeta. İnsiz, sessiz, ruhsuz ve soğuk. Sanki aylarca kimse ayak basmamış gibiydi. "Korkuyorum." dedi Hatice, annesinin eteğine sarılarak. Amine Hanım kızının saçını okşadı, ona korkmaması gerektiğini söyledi.
Akşam olduğunda Hatice ve Firuze çoktan uyumuşlardı. Amine Hanım ise yola bakan penceresinden kocasını ve oğlunu bekliyordu. Saat dört buçuk olmuştu. Hala koltuğun yanından, pencerenin başında onları bekliyordu. Hiç bir fikiri yoktu, kocası ve oğlu neredeydi? O geceyi pencerenin başında geçirmiş, daha fazla dayanamayıp küçük yemek masasının yanında ki ufak koltukta uyuyakalmıştı.
Ertesi gün uyandığında içeriden bir sesle uyandı Amine Hanım. Heyecanla kalktı uyuyakalmış olduğu koltuktan ve sesin geldiği odaya gitti. Gelen, Bahriz Bey' idi. Şaşırmıştı Amine Hanım. Eve geldiği için değil; hastaneye bir gün olsun gelmeyip, hiç bir şey olmamış gibi, hiç bir şey demeden tekrar geldiği için şaşkındı. "Bey, dün gece neredeydin?" dedi usulca. Bahriz Bey, başından savarmış gibi "işim vardı gelemedim." dedi. "O kadar bekledim seni gece boyu. Pencerenin başından ayrılmadım belki gelirsin diye. Sen gelmedin." dedi Amine Hanım, biraz üzgün bir sesle. Bahriz Bey, eşine döndü ve "keşke beklemeseydin. Aklıma gelseydi haber ederdim." dedi. Bunu duyunca daha da üzüldü Amine Hanım. Hastaneye, kızının doğumundan sonra neden gelmediğini soracaktı ona. Vazgeçti, yine yuttu söyleyeceklerini. Onun yerine "Zemheri nerede? Hiç göremedim onu." demekle yetindi. Bahriz Bey, aynada kravatını düzeltirken bir yandan da Amine Hanım'a "Annemlerde kalmak istedi. Bende onu oraya bıraktım. Orada kalıyor şu an." dedi. Bahriz Bey tam odadan çıkacakken Amine Hanım, onu kolundan tuttu. "Bahriz, bana kızgın değilsin değil mi? Nur yüzlü bir kız evlat doğurdum sana. Seni bir kez daha baba yaptım. Sanki kız doğdu diye evden kaçıyorsun." dedi Amine Hanım. İçindekileri dökmüştü bir anda. O da beklemiyordu böyle şeyler söyleyeceğini. Bahriz Bey ona doğru geldi. Önce onu alnından, sonra yatakta yatan minik Firuze'nin yanağından öptü. "Neden kızayım Amine'm? Sen beni bir kez daha mutlu, bir kez daha baba ettin. Hem, Hatice'nin doğumunda olduğu gibi erken doğum yaparak bizi korkutmadın. Bir kez daha yuvamızı şenlendirdin." dedi Bahriz Bey.
Amine Hanım, Bahriz Bey'i dinlerken bir yandan da; ne kadar doğru söyleyip söylemediğini aklında tartıyordu. Yanağından öptü ve kocasını işe uğurladı. Kapıyı kapattıktan sonra Firuze'nin yanına gitti. Ne de güzel uyuyordu. Böyle bu saate kadar uyuması şaşırtmıştı Amine Hanım'ı. Gözünden bir yaş damladı Amine Hanım'ın. Kızının yanına çömeldi, minik ellerini öptü, kokladı. Öyle güzel kokuyordu ki, sanki cennet bahçesi gibi. Ona baktıkça hüzünleniyor, bir andan da gülümsüyordu. Firuze'nin ömrünün ne kadar çileli geçeceğini mi görmüştü yüzünde? Ah Firuze'm ah. Melek gibi uyu şimdi sıcacık beşiğinde.
Akşamüstü evin kapısı çaldı bir anda. Amine Hanım aceleyle açtı kapıyı. Gelen, Firuze'nin halası Fatma' idi. Hızlı bir selamlaşmayla içeri girdi Fatma. Bebeği görmeye gelmişti belli ki. Amine Hanım, doğumdan sonra ilk defa birinin ziyarete geldiğini görünce mutlu olmuştu. Dikkatlice Firuze'yi kollarına aldı ve halasının kucağına bıraktı. Fatma, hiç yabani davranmamıştı Firuze'ye. Bu durum Amine Hanım'ı epey bir şaşırtmıştı. Kendini topladı ve "Nasıl halası, çok tatlı değil mi?" dedi Amine Hanım. Fatma'nın ağzını yoklamaya çalışıyordu belli ki. Fatma, Firuze'yi öptüren sonra "Maşallah Amine, güzeller güzeli bir evlat doğurmuşsun. İnşallah kaderi, bahtı da en az onun gibi güzel olur." dedi. Yüzü güldü Amine Hanım'ın. Kızını tekrar kucağına aldı. Firuze, hiçte ağlamıyordu, oyuncak gibiydi sanki. Amine Hanım, "Fatma, Bahriz her gün nereye gidiyor biliyor musun? Bana, işe gidiyorum diyor, iki gün ortalıkta görünmüyor. Sorduğumda ise; çok işim var, meşgulüm diyor. Her gün camdan yolunu gözlüyorum. Bugün gelir mi gelmez mi belli değil. Zemheri desen onu bile görmüyorum. Canım çıkıyor meraktan. Biliyorum, Firuze evde olduğu için yapıyor böyle. Hatice de doğduğunda böyle yapmıştı. Yoruldum Fatma." dedi. Fatma, elini Amine Hanım'ın elinin üzerine koyarak, "Abim nerede bilmiyorum. Fakat işim var dediyse gerçekten işi vardır Amine. Zemheri'ye gelince, oğlun gayet iyi. Annem sağolsun çok güzel ilgileniyor torunuyla. Her şey yolunda merak etme." dedi. Amine Hanım, kucağında ki kızını yatak odasında ki beşiğine yatırdı. Ardından oturduğu koltuğa geri oturup, Fatma'ya daha da yaklaştı.
- Hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi davranma Fatma. Sanki bir şey olmuş gibi geliyor bana. İçimde çok kötü bir his var. Biliyorum.
- Biraz fazla kafana takıyorsun Amine. Her şey yolunda. Bir şey olduğu yok.
- Her şey yolundaysa neden kimse doğuma gelmedi? Firuze doğarken siz neredeydiniz? Benim sizden başka kimsem yok Fatma. Sizden başka tanıdığım hiç kimsem yok. Minik Haticem yardım etti bana hastanedeyken. O tuttu benim elimden. Siz bir kez olsun aramadınız, sormadınız, ziyarete gelip torununuza bakmadınız. Sırf kız doğdu diye değil mi? Sırf erkek doğmadı diye. Sende kız değil misin Fatma?
- Öyleyim tabii ki. Sen bunlara kafanı yorma Amine. Hem doğuralı çok olmadı bile. Dinlenmene bak sen olur mu?
- Ben çok dinlendim Fatma, çok dinlendim. O kadar çok dinlenmişim ki oğlum eve gelmiyor, kocam desen ortalarda yok. Bir gün geliyor, iki gün gelmiyor. Pencerenin kenarına mahkum oldum yollarını gözlemekten.
Fatma, çay bardağında ki son yudumlarını aldıktan sonra evine gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkmadan Amine Hanım'a "Amacım seni üzmek, kırmak değildi Amine. Sadece yeni doğan evladınızı merak ettim." dedi. Amine Hanım, bir söz bile söylemeden yavaşça kapıyı kapattı.
Mutfağı topladı, oturma odasını temizledi, balkona astığı çamaşırları topladı. Kendini meşgul edecek bir şeyler arıyordu devamlı. Ne uyumak istiyordu ne de o pencerenin önünde sabahlamak. Sadece kafasını dağıtmak, yalnız kalmak istiyordu. Her gecenin sonunda Yüce Allah'a yalvarıyordu.
- Yıl 1982
Firuze; küçük bir bebekten, küçük bir kız çocuğu olmuştu artık. Beş-altı yaşlarına gelmişti. Zeytin yeşili gözleri, dalgalı sırma saçları vardı artık Firuze'nin. Bu süre içerisinde ev neredeyse eski düzenine geri dönmüştü. Zemheri, çok geçmeden eve geri dönmüş, Bahriz Bey ise eve geç gelmiyor, her gün zamanında evde oluyordu. Amine Hanım, bu düzenden oldukça memnundu. Bu uzun süre içerinde evi eski haline getirmeyi başarmıştı. Gurur duyuyordu kendiyle. Her gün, bu huzurun bozulmaması için namaz kılıyor, Allah'a dua ediyordu.
Hatice on dört, Zemheri ise on altı yaşına gelmişti. Zaman acımıyor, yıllar affetmiyordu. Ne çabuk büyüyordu hepsi gözleri önünde.
Bu altı yılın sonunda Bahriz Bey' işi nedeniyle -kendisi postanede memur.- yaşadıkları şehir olan İstanbul'dan İzmir'e taşındılar. Çocuklar ne kadar istemese de, Amine Hanım bu duruma çok memnun kalmıştı. Çünkü şehir değiştirmeleri sonucunda Bahriz Bey'in ailesiyle daha az görüşeceklerdi.
Taşındıkları ev; şehir merkezinden biraz uzaktı ama onlara yetecek büyüklükte, küçük bir bahçesi ile adeta Firuze'nin hayalinde ki evdi. Firuze, hemen evin bahçesine koştu. Yemyeşil çimenin üstünde ki çiçeklerin güzelliklerine mest oldu. Çimene uzandı ve ablasını yanına çağırdı;
- Hatice abla, şu çiçeklerin güzelliklerine, kokularına bak. Ne de güzel açmış her biri.
- Senin güzelliğinle kıyaslanamaz Firuze'm. Baksana rüzgar nasıl da okşuyor ipek gibi saçlarını.
Firuze, uzandığı çimenlikten kalktı ve ablasına sarıldı;
- Ben, gerçekten güzel miyim abla?
- Elbette Firuze. Sen çok güzelsin. Bu yaşta ki güzelliğin, yirmili yaşlarda ki kızlara taş çıkartır. Hem annem, sen kundaktayken beşiğinin etrafına nazar boncukları takmıştı. Güzelliğine nazar değmesin, kem gözler uzak dursun diye. Yüzüne bakmaya bile kıyamıyordu Annem.
Hatice abartmıyordu. Firuze gerçekten çok güzeldi, güzeller güzeli bir kızdı. Öyle güzeldi ki evinin olduğu sokaktan geçerken gözler, Firuze'nin; gözlerine, sırma saçlarına, güzelliğine takılıyordu.
Bir gün Bahriz Bey, kızı Firuze ile birlikte şehir merkezinde ki bahçıvancıdan bahçeye ekmek için herhangi bir tohum almaya gitti. Firuze'nin yoğun ısrarıyla kiraz ağacı tohumu aldı. Firuze, küçük tohumu özenle tutuyor, elindeyken tohumun başına kötü bir şey gelmesinden korkuyordu. Eve vardıklarında koşa koşa bahçeye gitti. Ablası Hatice, ne kadar yardım etmek istese de Firuze bu isteği reddetti. Tek başına yapmak istiyordu. Tohumu özenle ambalajından çıkardı. Yavaşça eline aldı ve toprağı eşeledi. Babasından aldığı ufak kürekle daha da derine kazdı. Küçük tohumu oraya nazikçe bıraktı ve incitmeden, yavaşça toprağı üstüne kapattı. Elini hafifçe toprağa bastırdı. Yanında getirdiği sulama kabıyla tohuma biraz su verdi. O gün boyunca tohumun başından bir gün olsun ayrılmadı. Eve geri geldiğinde hemen babasına sarıldı. Yanaklarından öptü, iyice babasının yanına sokuldu;
- Tohumu ektim baba!
- Aferin benim güzel kızıma! Sulamayı sakın unutma. O artık senin ağacın. İleride kocaman bir kiraz ağacı olacak.
- Gerçekten mi baba? O kadar büyüyecek mi?
- Eğer sen ona değer verirsen o çok büyük olur. Önemli olan ona ayırdığın zaman ve uğraşın.
- Merak etme baba. Ben, onu sevgimle büyüteceğim. Bir gün olsun yanından ayrılmayacağım. Ben yaşadığım sürece, o çiçek acacak ve büyüyecek. Tıpkı benim gibi.
Bu sürede İzmir'in havasına, kültürüne alışmaya çalışıyorlardı. Bir anda İstanbul'dan İzmir'e taşındıkları için ufak çaplı kültür şoku yaşamışlardı tabii ki. Ailecek denize girmeye başlamışlardı. Firuze'yi de mutlu eden şey buydu. Firuze, denizin; dalgalarına, havasına, sesine ve sıcak kum tanelerine mest olmuştu adeta. O kadar sevmişti ki denizi, tıpkı bahçesine ektiği tohumda olduğu gibi denizden de ayrılmak istemiyordu.
Gün gün İzmir'e alışıyorlardı. Yöresel yemeklerini tadıyor, ara sıra meydanlarda olan ufak çaplı festivallere katılıyorlardı. Burada ki hayat İstanbul'dan çok farklıydı. Onlarda bunun farkındaydı. Binalarla çevrili alanda değil de müstakil bir alanda yaşamaya çoktan alışmışlardı.
Zaman geçtikçe Firuze, daha da bağlanıyordu buraya. Neredeyse ayda yılda bir gördüğü akrabalarını unutmuştu adeta. Yeni tanıştığı yan komşuları Handan Hanımı, çok sevmişti Firuze. Çok cana yakın, nazik bir kadındı. Aynı zamanda varlıklıydı da. Onunla çiçekler hakkında konuşuyor, bahçesine ektiği kiraz ağacı hakkında bilgiler alıyordu. Favori çiçeği ise daha önce hiç görmediği Handan Hanım'ın evinin vazosunda ki Zambak olmuştu. Firuze, Handan Hanım'ın evinin duvarlarında ki portrelerle de kısa zamanda sanata ilgi duymaya başlamıştı.
Handan Hanım, kısa bir zaman önce kocasını boşamıştı. Evini kendi geçindiriyordu. Elinde kalan son birikimiyle de kendi işini - kendisi moda tasarımcısı- kurmuş, kısa zamanda gelirini üst düzeye çıkarmıştı. Bir de Handan Hanım'ın bir oğlu vardı. İsmi Cihan'dı. Cihan, Firuze'den iki yaş büyüktü. Cihan'da en az annesi kadar nazikti. Pek beyefendi bir çocuktu. O da tıpkı Firuze gibi ailesine çok önem veriyordu, yuvalarının yıkılmasını istemiyordu. Fakat Cihan'ın korktuğu başına gelmişti. Kendi doğum gününde, annesi ile babasının boşanacağının haberini almıştı.
Firuze, neredeyse her gün Handan Hanım'a gitmekten Cihan'la da konuşmaya başlamıştı. Çok geçmeden yakın arkadaş oldular. Sokakta, bahçede her yerde beraber oynamaya, gezmeye başladılar. Bahriz Bey ne kadar istemese de.
Firuze, okula hemen alışsın diye onu Handan Hanım'ın oğlu Cihan'ın gittiği okula yazdırdılar. Okulun ilk günü ne kadar korksa da Cihan'ın onun yanına gelmesiyle korkusu kalmamıştı. Sınıfta güzelliğiyle göz kamaştırıyordu adeta. Öğretmenler dahil bir bakan bir daha bakıyordu bu güzel kıza. Cihan, Firuze'yi her teneffüs ziyaret ediyor, mutlaka onu yanına alıyordu. O gün okuldan eve beraber döndüler. Firuze, okulun ilk gününden öylesine memnun kalmıştı ki. "Sabah olsa da tekrar gitsem okula." diyordu içinden. Eve vardığında oturma odasında olan Bahriz Bey, kızını yanına çağırdı. Aceleyle çantasını yere bırakıp, okulun ilk gününü anlatmak için babasının yanına gitti. Bahriz Bey ise cevap olarak kızının suratına tokat attı. "Sen bizim adımızı mı çıkaracaksın! Hiç mi edebin, ahlakın yok senin?" dedi Bahriz Bey, öfkeyle. Firuze'nin kızarmış yanağından göz yaşları akıyordu. Babasının gözünde ne günah işlemişti onu da bilmiyordu. Bağıramıyordu da. Bu acıyı ilk kez hissetmişti o yaşında. Sadece babasının bir anda nasıl canavara dönüştüğünü merak ediyordu. Ne günahı vardı ki? Bağırışlara koşan Amine Hanım, göz yaşlarına boğulmuş kızını alıp odasına götürdü ve kapıyı arkasından kapattı. Firuze, sadece geride kalan annesi ve babasının bağırışmasını duyuyordu. Zemheri, dışarıda gezip tozuyor, Hatice ise aralarına girmeye korkuyordu. Yalnızca ebeveynlerinin bağırışmalarıyla yetiniyordu. Babası, annesine bir şey yapacak diye ödü kopuyordu.
- Nasıl vurursun oncacık kıza, hiç mi vicdanın yok?
-Bir sus be kadın,bir sus! Yıllarca başımın etini yedin!
- ne yapmışım da başının etini yemişim? Benim tek gayem bu aileyi ayakta tutmaya çalışmak. Tek gayem, seni bize tekrar bağlamak. Bir an olsun başardım sanmıştım lakin yanılmışım.
- O da ne demek? Ben sizden ne zaman kopmuşum?
- Yalnız geçirdiğim geceleri; bir ben bilirim bir de Allah bilir Bahriz. Günlerdir eve gelmediğin gecelerin azabı içinde kıvrandım. Sesimi duymadın. O geceler neredeydin Bey? Kiminleydin? Ben uykusuz gecelerde senin yolunu gözlerken sen nerede uyuyordun? Yüreğim cehennem ateşiyle yandı Bey. Hala hastane günlerini atlatmış değilim. Sahi, ben Hatice'm ile hastane köşelerinde sürünürken sen neredeydin Bey? Fatma'ya sordum ben bilmiyorum dedi. Belki sen bilirsin, neden yanımda yoktun?
- Sana söyledim ya Amine'm, gün boyu işlerim vardı. Yoksa gelmez miydim yanınıza?
- Merak ettim doğrusu seni bu kadar meşgul bırakan işler neydi? Sen postanede rastgele bir memursun Bahriz! Benden sakladığın herhangi bir şey varsa şimdi söyle. Söyle de bileyim. Sende, bende rahatlayayım.
- Olur mu hiç Amine'm. Getir o güzel ellerini, öpüp koklayayım. Yemin olsun ki senden sakladığım bir şey yok gönül bahçem.
- Peki. Konudan da saptırdın beni. Sen nasıl vurursun Firuze'ye? Küçücük kız, nasıl kaldırırsın elini? Kız ileride seni yaptığın kötülüklerle mi anımsasın?
- Haklısın Hanım. Ben şimdi gider konuşurum kızımla.
- Şimdi gitme! Zaten yeterince korkuttun kızcağızı.
Hayatın acısını daha küçük yaşta tanıdı güzeller güzeli Firuze. Ağlamaktan nehir olan yastığını bir o yana çeviriyordu bir bu yana. Yanağında ki acı çoktan geçmişti ama minik kalbi yaralanmıştı.
