Eflin kapıyı yavaşça kapatıp sürgüyü çektiğinde, kalbinin göğüs kafesine vuran o hızlı ritmini dindirmeye çalıştı. Poyraz’ın kapının önündeki o heybetli duruşu, rüzgarın uğultusuna karışan o pürüzlü ve ödünsüz sesi zihninde dönüp duruyordu. “Burada racon para pulla değil, canla ödenir,” demişti adam. Bu söz, Eflin’in bugüne kadar bildiği tüm kuralları altüst edecek cinsten bir ağırlığa sahipti. O, hayatın acımasızlığını en savunmasız anında, en yakınlarının sırtını döndüğü o karanlık gecede öğrenmişti. İnsanların iyiliği hep bir bedelle sattığı o dünyadan kaçıp buraya gelmişken, bu sert mahallenin o kaba dayı adamı ona bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor gibiydi.
Hızla odanın ortasına geçti. Sobanın üzerindeki çaydanlık tısıldayarak buhar çıkartıyordu. Eflin, uzun kumral saçlarını ensesinde gevşekçe toplayıp hırkasına biraz daha sarındı. Aysima yattığı yerde hafifçe kıpırdandı, o minik dudaklarını büzüştürerek uykusunda mırıldandı. Eflin hemen yanına çöktü. Bebeğinin yüzüne düşen o saf, lekesiz ışığı izlerken içindeki tüm o hırçın dalgalar duruldu.
“Seni asla bırakmayacağım annem,” diye fısıldadı, eğilip Aysima’nın yumuşacık yanaklarından sızan o süt kokusunu içine çekerek. “Sana dokunmalarına, canını acıtmalarına asla izin vermeyeceğim. Biz bu yokuşu da tırmanacağız, o fırtınaları da dindireceğiz.”
Saatler birbirini kovalayıp gecenin zifiri karanlığı gecekondunun pencerelerine dayandığında, kapının kilidi tıkırdayarak açıldı. Ege, üzerinde hafif motor yağı ve taze tiner kokan o kalın iş tulumuyla içeri girdi. Yüzü gözü hafifçe kararmıştı ama gözlerindeki o gururlu pırıltı her şeye değerdi.
“Ege’m!” dedi Eflin, yerinden fırlayıp onun yanına giderek. “Bu halin ne? Çok mu yoruldun?”
Ege montunu asarken yorgun ama kocaman gülümsedi. “Yorulmak ne kelime Eflin, canım çıktı! Ama baksana,” diyerek cebinden çıkardığı bir miktar buruşuk parayı masanın üzerine bıraktı. “Salim usta ‘Bugünün yevmiyesi, elin hızlıymış koçum’ dedi. Haftalığı beklemeden verdi bunu. Yarın sana ve Aysima’ya taze süt, meyve, ne lazımsa alacağız.”
Eflin’in gözleri doldu. Gidip Ege’nin boynuna sarıldı. “Sen bizim kahramanımızsın, biliyorsun değil mi?”
Ege, kuzeninin saçlarını şefkatle okşadı. “Siz benim nefes alma sebebimsiniz kızım. Hadi, ben bir elimi yüzümü yıkayayım da şu sobaya iki odun daha atalım. Ankara’nın ayazı gece yarısından sonra iyice bastırır.”
O sırada yokuşun tepesindeki kahvehanenin ışıkları tek tek sönüyordu. Poyraz, elinde kalan son çay bardağını masanın üzerine bırakıp dükkanın kapısını kilitledi. Gözleri gayriihtiyari yokuşun ortasındaki o sarı boyalı eve kaydı. Bacadan yükselen o ince, gri duman gecenin karanlığında kayboluyordu.
İçindeki o eski askerin disipliniyle sokağın her bir köşesini süzdü. Bu mahalleye çöken her yabancı gölge onun sorumluluğuydu, evet. Ama o evin içindeki o dik başlı kızın gözlerindeki o yaralı aslan ifadesi, Poyraz’ın uzun yıllardır kapalı tuttuğu o karanlık odanın kapısını zorluyordu.
Poyraz, cebindeki kehribar tespihi parmaklarının ucunda sertçe çevirdi. "Zor yollardan geçmişsin küçük kız," diye mırıldandı rüzgara karşı. "Ama burası Ankara. Burada yokuşlar adamı yorar, fırtınalar adamı savurur. Bakalım o narin boynunla bu fırtınaya ne kadar dayanabileceksin."
Adımlarını kendi evine doğru yönlendirirken, zihninde sadece Eflin’in o rüzgarda savrulan uzun saçları ve o sarsılmaz, meydan okuyan bakışları vardı. İkisinin de bilmediği tek şey; bu sessiz mahallenin sokaklarında fırtınanın çoktan kopmaya başladığı ve ikisini de o kaçınılmaz girdaba doğru sürüklediğiydi.
Ege, mutfaktaki derme çatma lavaboda ellerini sanayi sabunuyla ovup o inatçı motor yağını temizlemeye çalışırken, suyun çıkardığı o şırıltı odadaki soba çıtırtısına karışıyordu. Eflin tenceredeki tarhana çorbasını tekrar ısıtmış, Melahat Teyze’nin getirdiği pişileri sobanın üzerine koyduğu bir ekmek sacının üstünde çıtırdatmıştı. Kokusu odaya yayıldıkça insanın iştahını kabartan o ev sıcaklığı, dışarıdaki amansız Ankara ayazına meydan okuyordu.
"Ege, temiz bir havlu bıraktım kapının arkasına, onunla kurulan," diye seslendi Eflin.
Aysima’yı kucağına almış, tek eliyle onun tulumunun kollarını düzeltiyordu. Bebek, banyodan yeni çıkmış gibi taze fışkıran o mis kokusuyla annesinin göğsüne sokulmuş, minik parmaklarıyla Eflin’in hırkasının yakasını kavramıştı. Eflin onu yavaşça sarsarak gazını çıkarıyor, bir yandan da gözünü kapıdan ayırmıyordu.
Ege, ellerini kurulayarak odaya girdi. Yüzü temizlenmişti ama tırnaklarının kenarlarına işleyen o siyah motor yağı izleri kolay kolay çıkmayacak gibiydi. Masanın kenarına çöktüğünde yüzündeki gururlu ifade hala taptazeydi. "Eflin, Salim usta harbiden çok garip adam," dedi, çorbasından büyük bir kaşık alırken. "Dükkana ilk girdiğimde beni tepeden tırnağa süzdü. 'Poyraz’ın referansı benim için emirdir ama gözümün tutmadığı adamı dükkanımda barındırmam' dedi. Ben de hemen tezgaha geçtim, o sırada gelen eski bir Renault’nun distribütör kapağını söktüm. Adamın hoşuna gitti herhalde, 'Tamam' dedi, 'Yarın sekizde buradasın.'"
Eflin gülümseyerek sandalyeye ilişti. Saçlarının ucu omuzlarına dökülüyordu. "Senin elinden hiçbir şey kaçmaz zaten Ege’m. Ama o Poyraz denen adam... Mahallede onun sözü kanun gibi sanki. Komşusu bile onun adını duyunca hemen seferber oluyor. Onun bu gücü nereden geliyor acaba?"
"Burada herkes ona 'Komutan' diyor," dedi Ege, lokmasını çiğnerken. "Eski asker ya. Sanayide çırak çocuklardan duydum. Özel Kuvvetler'deymiş eskiden. Büyük bir çatışmada yaralanmış, o yüzden malulen emekli olmuş. Bir de... buralıymış zaten. Bu mahallenin çocuklarını sokaktan toplamış, iş güç sahibi yapmış. Kimsesizlerin babası gibi yani. Ama tersi çok pismiş, dükkan basan mafyayı tek başına dağıtmış geçen sene."
Eflin’in bakışları derinleşti. Poyraz'ın o sert, mermer gibi duran yüz hatlarının ardındaki o askeri disiplini ve yara izlerini şimdi daha iyi anlıyordu. "Demek o yüzden öyle dağ gibi duruyor," diye mırıldandı. "Yine de... Biz ona borçlu kalmayacağız Ege. Bu parayı azar azar biriktirelim, o odunların parasını kuruşu kuruşuna vereceğiz."
"Veririz güzelim, sen canını sıkma," dedi Ege, yemeğini bitirip tepsiyi kenara iterken. "Sen bugün ne yaptın? Yoruldun mu çok?"
"Yorulmadım," dedi Eflin, kucağındaki Aysima’nın alnına sıcak bir öpücük kondurarak. "Evle ilgilendim, yerleştim biraz. Aysima da bugün çok usluydu. Sanırım o da buranın sıcağını sevdi."
Gece yarısına doğru Ege, odanın köşesine serdiği yer yatağına uzanıp günün yorgunluğuyla saniyeler içinde derin bir uykuya daldı. Eflin ise Aysima’yı emzirip gazını çıkardıktan sonra onu yanına yatırdı. Ancak içindeki o uyanık koruma içgüdüsü yüzünden gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Ankara’nın kuru ayazı gecekondunun tahta pencerelerini sarsarak uğuldamaya devam ediyordu.
Eflin yavaşça yataktan kalktı. Üzerine hırkasını alıp pencerenin kenarına sindi. Perdenin ucunu hafifçe aralayarak dışarıyı, o karanlık ve boş sokağı izlemeye başladı. Sokak lambasının cılız, sarı ışığı yokuşun ortasına vuruyordu.
Tam o sırada, sokağın tepesinden aşağıya doğru inen o tanıdık, heybetli silueti gördü.
Poyraz, siyah deri ceketinin yakasını kaldırmış, elleri ceplerinde, ağır adımlarla yokuştan aşağı yürüyordu. Adımları tam sarı gecekondunun önüne geldiğinde yavaşladı, durdu. Başını kaldırıp pencereye doğru baktı.
Eflin, yakalanmanın verdiği anlık bir ürpertiyle geri çekilmek istedi ama yapmadı. Gitmedi. Karanlığın içinden, o camın arkasından Poyraz’ın gözlerinin içine baktı. Poyraz, kızın perdenin arkasındaki o gölgesini fark etmişti. Sokak lambasının cılız ışığında, adamın dudaklarının kenarında o çok hafif, korumacı ama mesafeli kıvrılma yeniden belirdi.
Poyraz cebinden kehribar tespihini çıkarıp parmaklarının arasında bir kez çevirdi, ardından başıyla çok hafif bir selam verip adımlarını hızlandırarak gecenin karanlığında gözden kayboldu.
Eflin elini göğsüne koydu. Kalbi, o karanlık geçmişin getirdiği korkudan değil, bu yabancı ve tehlikeli adamın fırtınalı gölgesinde ilk kez hissettiği o sarsılmaz güven duygusuyla hızla çarpıyordu.