Dağ evinde alınan o büyük kararın üzerinden geçen saatler, içerideki havayı bambaşka bir boyuta taşımıştı. Eflin’in içinde hem sülalesine karşı duyduğu o haklı öfkenin getirdiği bir cesaret hem de Poyraz’ın teklifinin kalbinde yarattığı o tarif edilemez fırtına vardı.
Öğleden sonra Ege, başındaki sargısıyla kapıdan içeri girdiğinde evdeki o sessiz ama gergin kararlılığı anında hissetti. Ablasının yüzündeki o hırslı, ağlamaktan kızarmış ama dik duran ifadeyi ve Poyraz’ın salonda bir ileri bir geri yürürken tespihini hırsla sıkan o heybetli gövdesini süzdü.
"Hayırdır inşallah," dedi Ege, kabanını çıkarıp asarken. "Yine ne oldu? Ankara’dan kötü bir haber mi var?"
Poyraz durdu, derin bir nefes alıp Ege’ye baktı. "Ege, geç otur şöyle," dedi, sesi pürüzsüz ve emrediciydi.
Ege merakla sedire çöktü. Eflin de mutfaktan gelip kardeşinin yanına ilişti, elini sıkıca tuttu. Poyraz, şöminenin önüne geçip kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Giresun’dakiler aramış," dedi Poyraz, kelimeleri sakince dökerek. "Ablana ve o sabiye namus davası güdüyorlar. Bahar denen o yılan da yerinizi fısıldamış bunlara. Durum ciddi."
Ege’nin gözleri anında öfkeyle parladı. "Ula, o namussuzlar hala ne yüzle arıyor! Ben giderim Giresun’a, o amcam olacak adamın..."
"Otur oturduğun yerde," diye kesti Poyraz, sesiyle Ege’yi anında sakinleştirerek. "Silahla, kavgayla çözülecek iş değil bu. Onların derdi itibar, namus süsü vermek. Biz de onlara istediklerini vereceğiz."
"Nasıl yani abi?"
Poyraz gözlerini Eflin’e çevirdi. Eflin başını hafifçe öne eğmişti ama parmakları hala titriyordu.
"Ben Eflin’le evleniyorum," dedi Poyraz düz bir sesle. "Resmi nikah kıyacağız hemen yarın. Aysima da benim nüfusuma geçecek. Karşılarına çıktığımızda karşılarında sahipsiz bir kız değil, benim karımı ve kızımı bulacaklar. Bakalım o zaman o namus lafını ağızlarına alabilecekler mi?"
Ege şaşkınlıktan donakaldı. Bir ablasına, bir de karşısında bir dağ gibi dikilen Poyraz’a baktı. Poyraz’ın ablasına olan o gizli sevdasını, onu nasıl koruduğunu sanayideki ilk gününden beri seziyordu zaten. Ama bu ani ve büyük karar onu sarsmıştı.
"Abi..." dedi Ege, yutkunarak. "Siz... Yani bu gerçek mi?"
"Anlaşmalı," diye araya girdi Eflin aceleyle, yanaklarının kızarmasını engellemeye çalışarak. "Sadece onları susturmak için Ege. Kağıt üzerinde... Poyraz bana yardım etmek için soyadını veriyor."
Ege, ablasının bu "anlaşmalı" savunmasına içten içe hafifçe güldü. Poyraz’ın o küçük kıza bakarken gözlerinde sönen ve yeniden yanan o orman yangınını kör müydü de görmeyecekti? Ama bozuntuya vermedi. Ayağa kalkıp Poyraz’ın önüne geldi, elini uzattı.
"Sana canım feda Poyraz abi," dedi Ege, gözleri dolarak. "Ablamı da, o yeğenimi de bu dünyada senden başka kimseye emanet etmezdim zaten. Bu anlaşma benim başımın tacıdır."
Poyraz, Ege’nin elini sıkıp onu kendine doğru çekti ve sırtına babacan bir tavırla vurdu. "Eyvallah koçum. Şimdi hazırlanın, yarın Ankara’ya iniyoruz. O nikah kıyılacak."
Ertesi gün, Ankara’nın o mütevazı nikah dairesinin küçük salonunda sadece dört kişi vardı: Poyraz, Eflin, şahitlik için gelen Salim Usta ve Ege. Aysima ise Ege’nin kucağında, sarı tulumunun içinde etrafa gülücükler saçıyordu.
Eflin, üzerine giydiği sade, dökümlü beyaz bir elbise ve başına bağladığı o çok sevdiği fularıyla o kadar duru, o kadar güzel görünüyordu ki; Poyraz salondan içeri girdiği andan itibaren gözlerini ondan tek bir saniye bile ayıramamıştı. Poyraz ise resmiyetin gereği olarak o çok sevdiği deri ceketini çıkarmış, üzerine tam oturan siyah bir kaşe kaban ve beyaz gömlek giymişti.
Nikah memuru o klasik soruyu sorduğunda, salona derin bir sessizlik çöktü.
"Siz, Eflin..." dedi memur. "Hiçbir baskı altında kalmadan, Poyraz’ı eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Eflin, yanındaki adamın o keskin profilini süzdü. Kalbi öyle bir hızla çarpıyordu ki, memurun sesini zar zor duyabilmişti. Poyraz’ın elini masanın altından uzatıp onun titreyen parmaklarını sıkıca kavradığını hissetti. O sıcaklık ona aradığı tüm cesareti verdi.
"Evet," dedi Eflin, sesi tüm salonda yankılanarak.
Sıra Poyraz’a geldiğinde, adamın sesindeki o kararlılık, sanki bir savaş meydanında yemin eden bir askerin sarsılmazlığı gibiydi.
"Evet," dedi Poyraz, doğrudan Eflin’in ela gözlerinin içine bakarak.
İmzalar atılırken, Ege kucağındaki Aysima’yı hafifçe dürttü. "Bak kızım, ananla baban evleniyor. Gerçi kağıt üzerinde ama..."
Aysima tam o sırada memurun masanın üzerine bıraktığı o parlak kırmızı aile cüzdanını gözüne kestirdi. Ege’nin kucağından öne doğru atılarak tombul elleriyle cüzdanı kapmaya çalıştı. Bu hamleyle birlikte masanın üzerindeki kalemlik devrildi, kalemler etrafa saçıldı.
"Aysima! Dur kızım, sabote etme nikahı!" diye fırladı Ege.
Memur bile bu sevimli hırsızlık karşısında gülümsemeden edemedi. Poyraz, yerdeki kalemleri tek tek toplarken Aysima’yı kucağına aldı. Aysima, Poyraz’ın kucağına geçer geçmez kırmızı cüzdanı ısırmaya çalıştı.
"Al bakalım ufaklık," dedi Poyraz, cüzdanı Eflin’in eline teslim ederken. "Bu artık senin güvencen."
Nikahın ardından dağ evine döndüklerinde, hava kararmış ve rüzgar yerini sessiz bir kar yağışına bırakmıştı. Eflin, parmağındaki o sade gümüş alyansa bakarken hala rüyadaymış gibi hissediyordu. Poyraz, nikah çıkışında bu yüzüğü onun parmağına takarken "Bu sadece formalite değil, bu mahallede kimse benim karımın parmağına bakmadan konuşamaz" demişti.
Eflin mutfakta Aysima’ya mama hazırlarken, tezgondaki telefon yeniden çalmaya başladı.
Bu kez numara tanıdıktı: Giresun’daki o amcasının numarası.
Eflin telefonu açmadan önce derin bir nefes aldı. Tam yeşil tuşa basacakken, Poyraz’ın o heybetli gölgesi mutfağın kapısında belirdi. Poyraz elini uzatıp telefonu Eflin’in elinden aldı.
"Ben konuşacağım," dedi Poyraz, gözlerinde o öldürücü, meydan okuyan pırıltıyla.
Poyraz telefonu açıp hoparlörü aktif hale getirdi.
"Eflin!" diye gürledi amcasının sesi karşı taraftan. "Sana verdiğimiz süre doluyor! O piçle beraber..."
"Bana bak amca," diye lafı kesti Poyraz. Sesi o kadar kısık ama o kadar tehlikeliydi ki, karşı taraf bir anlığına neye uğradığını şaşırıp sustu. "O ağzından çıkan her bir kelimeyi sana tek tek yediririm. Karşında sahipsiz bir kız yok artık."
"Sen kimsin lan?" diye bağırdı amcası. "O kabadayı herif misin?"
"Ben Poyraz Karahan," dedi Poyraz, kelimelerin üzerine basarak. "Eflin’in kocası, Aysima’nın da babasıyım. Bugün resmi nikahımız kıyıldı. Aysima artık benim soyadımı taşıyor. Şimdi o sülaleni de, o yanındaki kışkırtıcı yılanı (Bahar'ı) da topla. Haftaya Giresun’dayız. Karımı ve kızımı almaya kalktığınız o konağın avlusunda olacağım. Bakalım yüzüme karşı da o namus laflarını edebilecek misiniz?"
Poyraz telefonu karşı tarafın cevap vermesine fırsat bile tanımadan kapattı ve tezgaha bıraktı.
Mutfaktaki o sessizlikte, Eflin şaşkınlık ve hayranlık dolu gözlerle Poyraz’ya bakıyordu. Poyraz, kıza doğru döndü. Aralarındaki o anlaşmanın sınırları, bu korumacı kalkanın altında giderek silikleşiyordu.
"Hazırlan," dedi Poyraz, eliyle kızın parmağındaki gümüş yüzüğü hafifçe okşayarak. "Haftaya o konağa girerken, o sülalene gerçek nizamın ne olduğunu öğreteceğiz."
Telefonun tok bir sesle mutfak tezgahına bırakılışının ardından mutfakta kalan tek ses, dışarıda fırıl fırıl dönen rüzgarın pencerelere vurduğu o ilk kar tanelerinin tıkırtısıydı. Poyraz’ın "Haftaya o konağa gireceğiz," derken yüzünde donan o çelik gibi ifade, Eflin’in göğsündeki tüm nefesi tüketmişti.
Hemen gitmeyeceklerdi. Gitmeden önce Ankara’da, bu dağ evinin korunaklı sessizliğinde geçirmeleri gereken koca bir hafta vardı. Ve o bir hafta, kâğıt üzerine atılan o iki imzanın soğukluğunu, aralarındaki o sessiz ve sinsi sıcaklıkla eritecekti.
Eflin, tezgahın kenarına tutunarak derin bir nefes aldı. Gözleri Poyraz’ın geniş omuzlarında, oradan da parmağındaki o yeni, pürüzsüz gümüş halkaya kaydı.
"Poyraz..." dedi Eflin, sesi o kadar kısık çıkmıştı ki şöminenin çıtırtısı neredeyse onu yutacaktı. "Gerçekten gidecek miyiz oraya? O konağa? Onlar... Onlar çok kalabalık. Gözleri dönmüş onların. Giresun’un o dik yamaçlarında töre de derler, namus da derler... Korkuyorum."
Poyraz, kıza doğru yarım adım attı. Aralarındaki o resmi mesafeyi, üzerindeki o kaşe kabanın ağırlığıyla saniyeler içinde sıfırladı. Eğilip Eflin’in ela gözlerinin en derinine baktı. O gözlerdeki korku, Poyraz’ın içindeki o eski askeri, o her cepheden zaferle çıkmış komutanı canlandırıyordu.
"Korkmayacaksın," dedi Poyraz, sesi adeta bir yemin gibiydi. "Ben yanındayken bu dünyada hiçbir şeyden korkmayacaksın. Onlar kalabalıksa, bizim de arkamızda adalet var, namus var. En önemlisi de ne biliyor musun? Sen artık benim soyadımı taşıyorsun. Kanun da benim yanımda, racon da. O konağın avlusuna girdiğimizde, senin tek bir tel saçına bile zarar gelmeyeceğini o amcan olacak adamın gözlerinin içine bakarak anlatacağım."
Eflin, adamın bu sarsılmaz duruşu karşısında sadece başını sallayabildi. İçindeki o büyük sızının yerini, ilk kez bu kadar güçlü bir adama ait olmanın verdiği o tuhaf, tatlı sarhoşluk alıyordu.
Ertesi sabah, dağ evi tamamen beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Kar, çam ağaçlarının dallarını ağır ağır aşağı doğru eğerken, dağ evinin bacasından tüten o gri duman, adeta sokağa "burası sıcak bir yuva" diye haykırıyordu.
Ege, sabah erkenden uyanmış, dağ evinin önündeki karları temizlemek için eline küreği almıştı. Başındaki sargı hala duruyordu ama neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Karları temizlerken bir yandan da şömine için yeni odunlar taşıyan Poyraz’a laf yetiştiriyordu.
"Abi," dedi Ege, küreğe yaslanıp nefes nefese kalmış bir halde. "Biz şimdi Giresun’a gittiğimizde, o amcamlar senin o ceketinin altındaki ağırlığı görünce ne yapacaklar çok merak ediyorum. Valla o konağın o kibirli erkekleri, senin tek bir bakışınla hizaya girer."
Poyraz odunları kucaklarken hafifçe gülümsedi. "Biz oraya kavga etmeye gitmiyoruz Ege. Biz oraya ablanın ve o sabinin hakkını, onların o kirli dillerinden söke söke almaya gidiyoruz. Silah en son çaredir koçum. Önce akıl, sonra duruş."
"Eyvallah abi," dedi Ege hayranlıkla. "Sen ne dersen o."
İçeride ise Eflin, Aysima’yı kucağına almış, şöminenin önünde ona yeni pişirdiği o mis kokulu mamayı yedirmeye çalışıyordu. Aysima, üzerinde yine o meşhur sarı tulumuyla, mamasını yemek yerine elindeki kaşığı şöminenin önüne doğru fırlatmakla meşguldü. Kaşık, tam da içeri giren Poyraz’ın botlarının ucuna düştü.
Poyraz duraksadı, yerdeki kaşığı alıp üzerindeki kar tozunu sildikten sonra Aysima’ya baktı.
"Yine mi yaramazlık?" dedi Poyraz, sesindeki o sahte sertlikle.
Aysima, Poyraz’ın sesini duyar duymaz mamasını unuttu. Minik kollarını havaya kaldırıp "Bab... ba..." gibi anlamsız ama Poyraz’ın kalbini yerinden oynatacak o ilk mırıltıları çıkarmaya çalıştı.
Eflin’in elindeki mama kasesi neredeyse kayıp düşecekti. Gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde kızına, sonra da kapının eşiğinde donup kalmış olan Poyraz’a baktı. Poyraz, hayatında ilk kez bir kurşun yemiş gibi sarsılmıştı. Elindeki odunları yavaşça kenara bıraktı, adımlarını adeta havada yürür gibi atarak Aysima’nın yanına çöktü.
"Ne dedi o?" diye sordu Poyraz, sesi titreyerek.
Eflin yutkundu, yanaklarının kızarmasına engel olamayarak, "Şey... Bebek mırıltısı işte," dedi, gözlerini kaçırarak. "Sadece ses çıkarıyor."
"Hayır," dedi Poyraz, Aysima’yı o pofuduk kollarından kavrayıp göğsüne doğru çekerken. Bebeğin o süt kokusunu içine çekti. "Baba dedi. Ben duydum."
Aysima, Poyraz’ın o sakallı yanağına minik elini koyup sıkıştırırken neşeyle çığlık attı. O an, bu taş duvarlı dağ evinin içinde, kâğıt üzerindeki o anlaşmalı evlilik, yerini sarsılmaz, gerçek bir aile bağına bırakıyordu. Eflin, bu manzarayı izlerken içindeki o tüm korkuların, o Giresun’daki karanlık gölgelerin yavaş yavaş silindiğini hissetti. Poyraz bu çocuğa gerçekten bir baba, ona ise gerçekten bir sığınak olmuştu.