Sabahın ilk ışıkları Ankara’nın gri pusunu delip sarı gecekondunun pencerelerine vurduğunda, Eflin gözlerini neredeyse hiç uyumamış olmanın verdiği o sızlayan ağırlıkla açtı. Yataktan kalkar kalkmaz ayakları onu hemen pencerenin kenarına götürdü. Perdenin ucunu hafifçe aralayıp dışarıya, o eski sokak lambasının altına baktı.
Sokak boştu. Poyraz gitmişti.
Eflin içindeki o anlamsız, çocuksu hayal kırıklığını gizlemek ister gibi derin bir nefes alıp perdeyi hızla kapattı. "Gitmesi gerekiyordu zaten," diye mırıldandı kendi kendine. "Adamın kendi hayatı var, kendi dertleri var." Ama göğsünün tam ortasındaki o boşluk hissi, sobanın fırınından gelen o soğuk rüzgar gibi üşütüyordu içini.
Aysima yatağında uyanmış, tombul parmaklarıyla oynayarak kendi kendine neşeli sesler çıkarıyordu. Eflin kızını kucağına alıp sıkıca sarıldı. Bugün Aysima’nın sağlık ocağındaki rutin aşı günüydü. Bu soğukta dışarı çıkmak istemese de kızının sağlığı her şeyden önce gelirdi. Onu kat kat giydirdi, en dışa yine Poyraz’ın aldığı o sarı civciv desenli tulumu geçirdi. Tulumun üzerindeki o şirin kapüşonu da kafasına örtünce Aysima yine pofuduk bir topa dönmüştü.
Eflin sırtına gri hırkasını aldı, pusetini hazırladı ve kapıyı kilitleyip yokuştan aşağıya doğru yola koyuldu.
Aynı saatlerde, mahallenin girişindeki ana caddede kırmızı lüks araba yine park halindeydi. Bahar, direksiyonun başında oturmuş, dikiz aynasından makyajını tazeliyordu. Poyraz’ın onu dün gece nasıl terslediğini düşündükçe içi hırsla doluyordu. "O kız yüzünden bana böyle davranıyor," diye düşünüyordu. "O sığıntı olmasa, Poyraz benim vicdan azabıma dayanamaz, beni affederdi."
Arabanın kapısı aniden dışarıdan sertçe açıldı.
Bahar korkuyla irkilip kafasını çevirdiğinde, Poyraz’ın o devasa ve öfkeli gövdesini karşısında buldu. Poyraz, deri ceketinin önünü açmış, ellerini ceplerine sokmuş bir halde, gözlerinden adeta ateş fışkırarak kadına bakıyordu.
"İn aşağı," dedi Poyraz. Sesi bir fısıltı kadar alçaktı ama tınısındaki o öldürücü soğukluk, Bahar’ın tüm cesaretini bir anda kırdı.
"Poyraz, hayatım..." diye kekeledi Bahar arabadan inerken. "Konuşmak istiyordum..."
"Sana konuşma hakkını yıllar önce, o pisliğin elini tuttuğun gün ellerimle aldım ben," dedi Poyraz, kadının tam önünde durarak. "Sınırı çoktan aştın Bahar. Dün o gecekondunun kapısına kadar gidip o kıza ne anlattın sen?"
Bahar yutkundu, geri adım atmaya çalıştı ama arabanın kaportasına sıkışmıştı. "Ben sadece... Gerçekleri söyledim. Bizim yarım kalan bir geçmişimiz olduğunu, senin beni hala unutamadığını..."
Poyraz öfkeden hafifçe güldü, ama bu gülüş bir canavarın kükremesinden daha korkunçtu. Kadına doğru biraz daha eğildi, gözlerini onun gözlerine dikti.
"Ben seni unuttum Bahar," dedi Poyraz, kelimelerin üzerine tek tek basarak. "Seni unuttuğumu, o gün o kapıyı yüzüne kapattığımda anladım. Ama sen benim adımı, benim mahallemdeki bir kadının, kucağında sabiyle sığınmış o masum kızın karşısında kirletmeye cüret ettin ya... İşte o zaman benim eski sabrımı da tükettin."
Poyraz cebinden telefonunu çıkardı, ekranda bir numarayı tuşlayıp kulağına götürdü. Karşı taraf açtığında gözlerini Bahar’dan bir saniye bile ayırmadı.
"Selim," dedi Poyraz karşıdaki sese. "Şu bizim eski ortağın, Bahar’ın babasının Ankara’daki o lüks restoran zinciri var ya... Hepsine maliye ve zabıta baskını başlatılsın bugün. Tek bir usulsüzlük bile gözden kaçmasın. Bir de... Bahar’ın o çok sevdiği lüks hayatının sınırlarını biraz daraltalım. Ankara’da tek bir otel odasında bile yer bulamasın akşama."
Bahar’ın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. "Poyraz! Ne yapıyorsun sen? Babamın ne suçu var?"
"Benim mahallemde racon kesmeye çalışan, benim koruduğum insanın huzurunu bozan herkes bedelini öder," dedi Poyraz telefonu kapatıp cebine koyarken. "Şimdi bu arabaya bineceksin. Bu şehri de, bu mahalleyi de bir daha rüyanda bile görmeyeceksin. Eğer bir kez daha Eflin’in etrafında dolandığını duyarsam, babanın o çok sevdiği krallığını tek bir gecede başına yıkarım. Defol git şimdi."
Bahar, Poyraz’ın şaka yapmadığını, o eski Özel Kuvvetler komutanının o tehlikeli gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı olmadığını çok iyi biliyordu. Ağlayarak arabasına bindi, motoru çalıştırıp patinaj çekerek ana caddeden hızla uzaklaştı. Kırmızı araba, ardında sadece Ankara’nın o kirli egzoz dumanını bırakarak gözden kayboldu.
Eflin, kucağında sağlık ocağından dönen, aşı yüzünden biraz mızmızlanan Aysima ile tam o sırada yokuşun başına gelmişti. Bahar’ın arabasının son sürat oradan kaçar gibi gidişini, ardından Poyraz’ın yolun ortasında tek başına dikilen o heybetli, dumanı üstünde tüten karaltısını gördü.
Poyraz, arabanın gidişini izledikten sonra derin bir nefes alıp arkasını döndü. Yokuşu tırmanan Eflin’i ve kucağındaki sarı pofuduk civciv tulumlu Aysima’yı gördüğü an duraksadı. O sert, mermer gibi duran hatları saniyeler içinde yumuşadı.
Poyraz adımlarını hızlandırıp Eflin’in yanına geldi. Eflin kaçacak bir yer bulamadığı için durmak zorunda kalmıştı. Üzerindeki gri hırkayı rüzgardan korunmak için biraz daha kendine çekti, gözlerini kaçırmaya çalıştı.
"Nereden geliyorsun bu soğukta?" diye sordu Poyraz, sesi bu kez o az önceki öfkesinden tamamen arınmış, sadece Eflin’e özel olan o kadifemsi sıcaklığına bürünmüştü.
"Sağlık ocağından," dedi Eflin, sesi hala mesafeliydi ama dün geceki kadar sert değildi. "Aysima'nın aşısı vardı."
Poyraz, bebeğin gözlerinin üzerine kadar inmiş olan kapüşonunu parmağının ucuyla yavaşça geriye itti. Aysima, Poyraz’ı görür görmez mızmızlanmayı bıraktı, o minik ellerini havaya kaldırıp Poyraz’ın parmağına doladı. Poyraz hafifçe gülümsedi.
"Gitti," dedi Poyraz aniden, gözlerini tekrar Eflin’in ela gözlerine dikerek. "Bir daha bu yokuştan içeri tek bir adım bile atamayacak. Senin o temiz dünyana, o yaralı kalbine dokunmaya çalışan her şeyi, herkesi bu mahalleden temizledim."
Eflin yutkundu. Göğsündeki o buz dağlarının, Poyraz’ın bu dürüst ve sarsılmaz duruşu karşısında yavaş yavaş çatırdadığını hissediyordu. Ama hala gururu el vermiyordu hemen teslim olmaya.
"Benim dünyam sadece kızımdan ibaret Poyraz," dedi Eflin, sesi fısıltı gibi çıksa da kararlıydı. "Başka bir dünyaya ihtiyacım yok."
Poyraz, kızın parmaklarının arasındaki o titremeyi gördü. Adımını biraz daha yaklaştırıp aralarındaki o son mesafeyi de yok etti. Rüzgar ikisinin etrafında dönerken, Poyraz elini kaldırıp Eflin’in soğuktan kızarmış olan yanağına çok hafifçe dokundu. Dokunuşu o kadar sıcaktı ki, Eflin gözlerini kapatmamak için kendini zor tuttu.
"Senin o dünyanı da, o dünyadaki masumiyeti de korumak benim boynumun borcu," dedi Poyraz, sesi adeta bir yemin gibi bu sokakta yankılandı. "Duvarlarını yıkma küçük kız. Sadece o duvarların arkasında yalnız olmadığını bil."
Poyraz elini çekip yokuşu tırmanmaya devam ederken; Eflin kucağındaki bebeğe daha sıkı sarıldı. İçindeki o küllerin sessizliği, Poyraz’ın rüzgarıyla yeniden harlanmaya başlamıştı ve Eflin artık bu yangından kaçamayacağını çok iyi biliyordu.
Bahar, Poyraz’ın onu o dondurucu soğukta ve aşağılanmış bir şekilde bırakıp gitmesine izin vermeyecekti. O kırmızı araba Ankara’nın kuytu bir otelinin otoparkına park edildiğinde, Bahar’ın gözlerinde artık sadece aşk değil, saf ve zehirli bir intikam ateşi yanıyordu. Telefonunu eline aldı, özel dedektiflerinden birini aradı. "Poyraz’ın o koruyup kolladığı, üzerine titrediği kız var ya..." dedi, sesi dişlerinin arasından sızan bir tıslama gibiydi. "Sülalesini, geçmişini, neden kaçtığını... Her bir zerresini istiyorum. Ve şunu da unutma, bu kızın Poyraz’la aralarında ne dönüyorsa, mahallenin o dedikoducu dillerine öyle bir anlat ki, kadın sokağa çıkamaz hale gelsin."
İki gün sonra Bahar, elinde Eflin’in geçmişine dair her türlü detayı içeren bir dosyayla uyandı. Dosya tam bir altın madeniydi. Giresun’daki o katı sülale, Eflin’in nişanlısından kaçışı, bebeğinin gayrimeşru yaftalanması... Her şey oradaydı.
Bahar, önce mahallenin bakkalı, sonra kahvehanenin müdavimi olan birkaç kadına ulaştı. "Zavallı Poyraz," dedi kederli bir ses tonuyla, gözlerinde sahte yaşlar biriktirerek. "O kızın gerçek yüzünü bilmiyor. Poyraz ona kol kanat geriyor ama o kız sadece Poyraz’ın itibarını kullanıyor, onunla 'fingirdeşerek' hayatını garantiye alıyor. Aslında arkasında ne karanlık işler var, bir bilseniz..."
Dedikodu, Ankara’nın o dik yokuşunda bir virüs gibi yayıldı. Artık Eflin sokağa çıktığında, Melahat Teyze’nin o şefkatli bakışları yerini şüpheci, imalı fısıltılara bırakmıştı. "Poyraz’ı mı ayarttı?", "Kim bilir kimden kaçtı?" soruları havada uçuşuyordu.
O gün hava kararmak üzereyken, Ege sanayiden eve erken dönmüştü. Salim Usta, "Bugünlük bu kadar yeter evlat, git ablanın yanına, ortalık karışık," demişti. Ege eve girdiğinde Eflin’in pencereleri sımsıkı kapattığını ve yüzünün kireç gibi olduğunu gördü.
"Ne oldu ablam? Yine bir şey mi dediler?" diye sordu Ege, elindeki anahtar takımını yere bırakarak.
"Ege, gitmemiz lazım," dedi Eflin, sesi tir tir titriyordu. "Bahar denilen o kadın... Her şeyi öğrenmiş. Bizi buldular. Sülalemden adamlar Ankara’ya gelmiş, Bahar onlara yerimizi söylemiş. Ege, Aysima’yı almamız lazım, şimdi çıkmalıyız!"
Ege’nin gözleri yuvalarından fırladı. Tam o sırada, evin dış kapısı sanki bir koçbaşıyla vurulur gibi gümledi. Ahşap çerçevenin kenarından tozlar döküldü. Dışarıdan yabancı, kaba ve sert erkek sesleri geliyordu.
"Eflin! Aç şu kapıyı! Sülalenin namusunu temizlemeye geldik!" diye bağırdı dışarıdaki adam.
Ege, evin antresindeki o ağır demir çubuğu kaptığı gibi kapıya fırladı. "Sakın ablam! Arkaya geç, pencereden kaçmaya çalış!" diye bağırdı.
Kapı bir kez daha, bu kez daha şiddetli vuruldu. Menteşeler inlemeye başladı. Ege, kapının arkasına geçip bütün gücüyle itmeye çalıştı. "Gidin buradan! Polis çağırdım, hemen gidin!" diye gürledi.
Dışarıdan gelen ses, Bahar’ın kiraladığı o karanlık adamlardan biriydi. "Polis yok, Poyraz da yok! Bugün bu evden çıkış yok!"
Kapı üçüncü darbede büyük bir gürültüyle açıldı. Ege, kapının ardındaki adamlardan birine var gücüyle elindeki demir çubuğu savurdu. Darbe adamın omzuna çarptı, adam acıyla inleyerek geri çekildi ama diğeri Ege’nin karnına sert bir yumruk atıp onu yere serdi. Ege nefes nefese kalmıştı, yere yığılırken Eflin’in çığlığını duydu.
"Aysima!"
İki adam, mutfak tezgahının dibinde büzülmüş olan Eflin’e ve kucağındaki Aysima’ya doğru atıldı. Eflin, bebeğini korumak için kendi vücudunu siper etti ama adamın biri saçlarından yakalayıp onu ayağa kaldırdı.
"Bırak beni! Bırak evladımı!" diye çığlık atıyordu Eflin.
Ege, güçlükle yerden doğrulup adamın bacağına sarıldı. "Bırak onu!" diye bağırdı. Adam, Ege’nin kafasına silahın kabzasıyla sertçe vurdu. Ege acı içinde yere yığıldı, başından sızan kan yüzüne dökülmeye başladı.
Adamlar Eflin’i, kucağındaki ağlayan Aysima ile birlikte sürükleyerek dışarı, kapının önünde bekleyen siyah minibüse doğru götürmeye başladılar. Eflin o kadar çok bağırıyordu ki, sesi mahallenin tepesinde yankılanıyordu.
"Poyraz! Poyraz yardım et!"
O sırada, yokuşun başından gelen o tanıdık, canavarca motor sesi duyuldu. Poyraz, siyah motosikletiyle yokuşu adeta uçarak tırmanıyordu. Eflin’in çığlığını duyduğu an, gözlerinden dünyayı ateşe verecek bir öfke yayıldı. Bahar’ın adamları, minibüsün kapısını açmış Eflin’i içeri itmeye çalışırken Poyraz, motosikletini minibüsün hemen önüne kırıp lastiklerini acı acı ötürerek durdurdu.
Poyraz, motosikletten inmeden, belindeki ağırlığı hissettiği an gözü döndü. Kaskını kafasından çıkarıp bir kenara fırlattı, deri ceketinin önü rüzgarda savruldu.
"Bırakın o kadını," dedi Poyraz, sesi tüm mahalleyi susturacak kadar güçlü ve ürkütücüydü. "Bırakın o bebeği... Yoksa bu sokağı sizin mezarınız yaparım."
Adamlar silahlarına davrandı ama Poyraz onlardan daha hızlıydı. Bir sonraki saniyede, yokuşun tepesinde patlayan ilk silah sesi, Ankara’nın sessizliğini, geri dönülemez bir savaşın başlangıcıyla yırttı.