Kamyonetin arkasından düşen son kolinin sesi sokakta yankılandığında, motorun gürültüsü de yavaş yavaş uzaklaştı. Ankara’nın gri, dumanlı havası sokağın üzerine çökerken geriye sadece dik yokuştan aşağı uğuldayarak esen o çiğ rüzgar kaldı.
Eflin, kucağındaki beyaz yün battaniyeye biraz daha gömüldü. Rüzgar yüzüne her çarptığında, kucağındaki küçük kıpırtıyı korumak için refleks olarak biraz daha öne eğiliyor, gövdesini rüzgara siper ediyordu. Battaniyenin arasından sadece iki aylık bir bebeğin düzenli, hafif nefes alıp verişi duyuluyordu.
"Eflin," dedi Ege, kamyonetin bıraktığı döküntü kolilerden birini kucaklarken. Alnındaki ter damlaları rüzgarla birlikte buz tutmuş gibiydi. "Şu yokuşun ortasındaki sarı boyalı ev... Anahtarı cebimde. Sen önden yürü, ben arkandayım."
Eflin konuşmadı. Dudakları soğuktan kurumuş, çatlamıştı. Sadece başını hafifçe sallayarak adımını attı. Ayakkabısının tabanı buz tutmuş dik yokuşta kayacak gibi olduğunda, boşta kalan eliyle sokağın kenarındaki paslı demir parmaklıklara tutundu. Korkuyla değil, kucağındaki bedeni sarsmamak için gösterdiği o aşırı dikkatle yürüyordu. Bu sokakta, bu yokuşta tamamen yabancıydılar. Ve buradaki her pencere, sanki arkasında gizli bir göz barındırıyor gibi tekinsizce sessizdi.
Yokuşun tam tepesinde, yeşil boyalı ahşap çerçeveli pencerelerinden sarı, loş bir ışığın sokağa sızdığı kahvehanenin kapısı gıcırtıyla açıldı.
İçeriden çıkan adam, kapının önünde bir an duraksadı. Üzerindeki yıpranmış siyah deri ceketin yakasını tek eliyle kaldırırken, diğer eliyle parmaklarının ucunda sessizce çevirdiği tespih birden durdu. Bakışları, yokuşu tırmanmaya çalışan o iki yabancı bedene kilitlenmişti.
Poyraz, gözlerini kısmış, sessizce sokağı süzüyordu. Mahallede kimin ne zaman girip çıktığını, hangi kapının ne sebeple kapandığını bilirdi. Ama bu iki genç beden ve arkalarında bıraktıkları o birkaç parça döküntü koli, bu dik yokuşa ait değildi. Hele ki o kızın göğsüne adeta canını verir gibi bastırdığı o beyaz battaniye...
Poyraz adımlarını yokuştan aşağı doğru attı. Ağır postallarının buz tutmuş zeminde çıkardığı tok sesler, Ege’nin nefes nefese kalmış soluklarına karıştı.
Ege, önünde duran gölgeyi fark edince duraksadı. Kucağındaki kolinin üzerinden, karşısında dikilen adama baktı. Poyraz’ın yüzünde ne bir dostluk ne de açık bir düşmanlık vardı; sadece Ankara’nın ayazı kadar katı, incelen ve sorgulayan bir bakış.
"Yolun sonu çıkmaz," dedi Poyraz. Sesi pürüzlü ve kalındı. "Bu saatte bu yokuşu yukarı ancak bu mahallenin insanı tırmanır. Kimsiniz?"
Ege, koliyi biraz daha yukarı kaldırıp Eflin’i hafifçe arkasına almak istedi ama yorgunluktan dizleri titriyordu. "Yeni taşındık abi. Yokuşun ortasındaki evi tuttuk dün."
Poyraz’ın gözleri Ege’nin üzerinden arkadaki kıza kaydı. Eflin, başındaki şalı biraz daha öne çekmiş, gözlerini doğrudan Poyraz’ın yüzüne dikmişti. Korkuyordu, bu bakışlarındaki gerginlikten belliydi ama aynı zamanda o ince bedeninden beklenmeyecek sert bir savunma duvarı örmüştü etrafına. Bakışlarını kaçırmadı adamdan.
Poyraz, kızın gözlerindeki o savunma duvarını gördü. Ama asıl dikkatini çeken, kızın kollarının arasındaki o yün battaniyenin hafifçe kıpırdaması oldu. İçeriden gelen o çok kısık, mırıltılı bebek sesi rüzgarın arasında kaybolup gitti.
Poyraz’ın tespih tutan eli cebine girdi. Tek bir kelime etmeden, Ege’nin elindeki ağır karton koliyi kavradı. Ege ne olduğunu anlayamadan koli onun ellerinden kayıp gitmişti.
"Abi, dur..." dedi Ege şaşkınlıkla. "Ben taşırım, gerek yok."
Poyraz koliyi tek kolunun altına sıkıştırırken, gözlerini hala Eflin’in o ürkek ama dik duran çehresinden ayırmamıştı.
"Hava ayaz," dedi Poyraz, ses tonundaki o kaba ama emir demir kesen tonla. "Bizim buralarda rüzgar adamın ciğerini söker. Hele ki kucaktaki o sabinin ciğerini. Geçin önden."
Eflin, adama karşı bir an tereddüt etse de kucağındaki Aysima’nın hafifçe ürperdiğini hissedince sessizce yokuşu tırmanmaya devam etti. Poyraz’ın arkalarından gelen ağır adım sesleri, sokağın karanlığında onlara eşlik eden tek şeydi.
Eflin, Poyraz’ın heybetli gölgesinin arkalarından vuran loş sokak lambası ışığıyla önlerine düşüşünü izleyerek yürüdü. Her bir adımında bacakları titriyor, Ankara’nın o meşhur, kemik sızlatan ayazı her nefes alışında ciğerlerine birer iğne gibi batıyordu. Yine de kucağındaki Aysima’nın sıcaklığını hissettikçe tüm acısı uyuşuyor, sadece o minik canı koruma içgüdüsüyle ayakta kalıyordu. Sokağın parke taşları buz tutmuştu; bastığı yeri göremediği, sadece önündeki karanlığa odaklandığı bu yolda Ege’nin hırıltılı nefesi hemen sağından yükseliyordu. Ege de korkuyordu, bunu biliyordu. Kendi canı için değil, Eflin ve o iki aylık bebek için korkuyordu. Arkalarından gelen o ağır, ritmik postal sesleri ise her ikisinin de ensesinde adeta bir kırbaç gibi şaklıyordu. Poyraz’ın adımları acelesiz ama o kadar kararlıydı ki, sanki bu yokuşun da, bu sokağın da, üzerlerine çöken bu amansız gecenin de tek sahibi kendisiydi.
Sarı boyalı, sıvaları yer yer dökülmüş ve nemden kararmış iki katlı gecekondunun önüne geldiklerinde Ege hemen öne atıldı. Titreyen ellerini ceketinin cebine sokup anahtarı çıkardı. Metalin metale sürtünürken çıkardığı o tiz gıcırtı, sokağın uğultulu sessizliğinde yankılandı. Ege kapıyı açıp kenara çekildiğinde, Eflin başını hafifçe eğerek içeri süzüldü. Evin içi dışarısından daha soğuktu; uzun süredir açılmamış pencerelerin arkasında biriken o küf ve boşluk kokusu genzini yaktı. Eflin hemen odanın köşesindeki eski, kadife kaplı kanepeye doğru ilerledi. Aysima’yı kucağından indirmeye hiç niyeti yoktu; sanki onu bıraktığı an altlarındaki zemin kayıp gidecek, dünya onları bir kez daha yutacaktı.
Poyraz, tek hamlede taşıdığı o ağır koliyi eşikten içeri, antrenin hemen kenarına bıraktı. Omuzlarını dikleştirip evin içine, o derme çatma mobilyalara ve köşede büzüşmüş duran Eflin’e baktı. Gözleri evin içindeki her bir detayı adeta bir radar gibi tarıyordu; boş duvarları, perdesiz pencereleri ve hiçbir yaşam belirtisi taşımayan bu soğuk sığınağı saniyeler içinde analiz etti. Bakışları en son tekrar Eflin’e döndüğünde, kızın başındaki şalın altından sıyrılan birkaç tutam saçın alnına yapıştığını, yanaklarının ise soğuktan ve muhtemelen gizlemeye çalıştığı o büyük stresten dolayı kıpkırmızı olduğunu fark etti.
“Burası ısınmaz,” dedi Poyraz, sesi duvarlarda yankılanan bir uğultu gibiydi. “Bu ev aylardır boş. Duvarlar rutubet kusuyor. Bu havada bu bebekle burada durulmaz.”
Ege kapının pervazına tutunarak nefesini düzeltmeye çalışırken yutkundu. Karşısındaki adamın o buyurgan tavrı onu hem geriyor hem de içinde bulundukları çaresizlik yüzünden sessiz kalmaya zorluyordu. “Soba kuracağız abi,” dedi Ege, sesini olabildiğince güçlü tutmaya çalışarak. “Borular kamyonetin arkasındaydı, onları da taşıyayım, hemen yakarım sobayı. Alışkınız biz, ısınırız.”
Poyraz’ın gözleri Ege’ye döndü. Kaşları hafifçe çatıldı, alnındaki derin çizgiler daha da belirginleşti. “Soba kurmak kolay koçum. O baca çekiyor mu, odun var mı, kömür var mı altında?” diye sordu, sesi bir komutanın askerini sorgulaması gibi sert ve netti. Ege sessiz kalıp bakışlarını yere indirince Poyraz cevabını almış oldu. Derin bir nefes alıp elini tekrar deri ceketinin cebine attı, kehribar tespihini parmaklarının arasında sıkıştırdı. “Bekleyin burada. Bir yere ayrılmayın.”
Poyraz arkasını dönüp kapıdan çıkarken, dışarıdaki kuru ayazın bir kısmı daha antreye doldu. Ege kapıyı yavaşça kapatıp kilitledi ve sırtını ahşap kapıya yaslayarak derin bir nefes verdi. Odanın ortasında, loş ışıkta birbirine bakan iki kuzenin gözlerinde aynı soru işareti vardı. Kimdi bu adam? Neden yardım ediyordu ve neden bu kadar tehlikeli duruyordu?
Eflin, Aysima’nın battaniyesini hafifçe aralayıp onun uykulu, minik gözlerine baktı. Kalbindeki o amansız korku dalgası yavaş yavaş çekilirken, yerini Ankara’nın bu bilinmez sokağındaki o tuhaf, yabancı koruma hissi almaya başlamıştı. Poyraz’ın o kaba, emir demir kesen ses tonu, hayatında ilk kez bir erkeğin ona zarar vermek için değil, sınırlarını korumak için konuştuğunu fısıldıyordu adeta. Gecenin karanlığı evin pencerelerine vururken, yokuşun başındaki o fırtınanın hayatlarını tamamen değiştireceğinin ikisi de henüz farkında değildi.