Whatsaap tan çıktım. Yanımda olan Recep'e öldürücü bakışlarımı attım ve "Hadi iş başına." Dedim.
"Dolmaları yemeyecek miyiz?" Dedi.
"Ne yemeği ya. İştah mı kaldı. Hadi hadi saat 6 ya kadar toplayalım. Aslında sen bir saat geç çık. 1 saat beni bekletmenin cezası" dedim
"Zeynoo sen bana kıyamazsın di mi? Geç çıkmama gönlün izin vermez di mi?"
Recep tatlı olduğunu düşündüğü yüz ifadesine büründü. Yanaklarını şişirdi ve dudağını büzdü.
"Yapma şunuuu. Tatlı olmuyorsun. Bu arada çok güzelde kıyarım sen de görürsün" dedim ve yüzünü elimle geri ittim.
Sonunda saat 6 tı olmuştu. Sepetimin içindeki fındıkları çuvala boşalttım. Ellerimdeki eldivenleri ve başörtümü çıkardım. Başörtümü çıkardığım için saçlarım havaya kalkmıştı.
"Bu halin ne kızım? Porsuğa benzemişsin." Diyerek güldü Recep.
"Gülme olum gülme. 1 saat fazladan kalmana kıyamadım ama gülmeye devam edersen kıyarım ha." Dedim.
Recep, söylediklerimden sonra ağzına fermuar çekme hareketi yaptı.
Babam, çuvalları doblo olan arabamıza doldurdu. Babam, "Evet gençler önde biriniz diğeriniz de bagajda fındıkların üstünde oturacak" dedi.
Recep koşarak ön kapıya doğru gitmeye yeltendi. Gitti demiyorum yeltendi çünkü turuncu kısa saçlarına, parmaklarımı geçirdim ve kendime doğru çektim.
"Ahhh Zeyno bırak ya saçımı. Bak çok yorgunum ben öne bineyim."
"Olmaz ben bineceğim. Sen yorgunsun da ben değil miyim? Hem ben daha çok çalıştım."
"Tamam sen öne bin. Yeterki güzelim saçlarımı bırak" dedi Recep.
Saçlarından ellerimi çektim, ellerimi birbirine çarpıp "kolay oldu" dedim ve ön kapıyı açtım.Daha ne olduğunu anlamadan Recep açtığım kapalıdan içeri girip oturdu.
"Amaaaa haksızlık buuu. Baba bi şey söyle portakal kafaya!!"deyip bağırdım.
Babam ben karışmam dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi. Daha Recep'i koltuktan indiremeyeceğimi anladım ve tıpış tıpış arka bagaja geçtim.
Arkada boynum eğik bi şekilde, arada kafam tavana çarparak ve çuvalların içinden çıkan böceklerle boğuşurken sonunda eve gelebildim.
Eve gelince hemen duşa girdim. Sonrada ailecek yemek yedik. Ertesi sabah hava yağmurlu olduğu için fındığa gitmedik. Kahvaltıda annem, "Mehmet, tüccar İsmail'den fındık çuvallarını almadın. Kahvaltıdan sonra alıversen sana zahmet. Hatta istiyorsa Zeynep'te senle gitsin. Hep bahçede hep bahçede. Havası değişsin kızımın" Dedi.
Babamla ben onaylayınca yemekten sonra fındık sattığımız, tüccar İsmail amcaya gittik. İsmail amca, dükkanın içinde yanında 2 kişiyle oturuyordu. İsmail amca bizi görünce ayağa kalktı ve selamladı.
Babama fındık çuvallarını verdi ve "ah sizi tanıştırmadım kusura bakmayın. Bu Yiğit bey, yurtdışına fındık ihracatı yapıyor. Bu yıl bizden de fındık alıp ihracat edecekler. Buda oğlu Kıvanç bey." Dedi.
Babam bizi tanıttı ve ikisiyle el sıkıştı. Yiğit bey, 40-45 yaşlarında, beyaz tenli, kahverengi saçlı, kahverengi gözlü ve uzun boylu biriydi.
Oğlu Kıvanç ise 20-24 yaşlarında, uzun boylu, esmer tenli, kahverengi saçlı ve gözleri orman gibi yemyeşildi. İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Sık sık spor yaptığı kol kaslarından belli oluyordu.Bi süre gözlerim kol kaslarında kaldı.
"Kızzzz aloooo dalıp gittin. Çocuğu yedin yedin bitirdin. Kendine gel."
Ayyy iç ses korkuttun beni.
"Kızzz çocuk yakalayacak seni. Çek şu gözlerini. Ama sende dalıp gitmekte haklısın Allah var yakışıklıymış çocuk ha"
Allah sahibine bağışlasın.
"Amin canım amin. Allah bize bağışlasın."
Amin. Ayyy ne diyorum ben. Hep kafamı karıştırdın.
"Ben karıştırma
mışımdır Kıvançtır o."
Sus iç ses suuusss.
~Bölüm sonu~
