Buz pistinin o kendine has, genzi yakan soğuk havası ciğerlerime dolarken elimdeki bezi yavaşça camın üzerinde gezdirdim. Camın ardında, spot ışıklarının altında parlayan o ihtişamlı "Bölge Şampiyonları" kupaları duruyordu. Will ve Sarah Russo. Annem ve babam.
Gözlerim, kupaların üzerindeki o tanıdık isimlerde oyalanırken, sesim boş pistin duvarlarında yankılandı:
"Ben artistik patinaj hanedanında doğdum. Adım Adriana Russo, eminim ailemi tanıyorsunuzdur. Altın madalya aldılar ve dünya onlara hayran kaldı. Şampiyon yetiştirmek için birlikte bir pist kurdular. Ama iki yıl önce annem vefat edince pisti babam idare etmeye başladı."
Arkamdan gelen adım sesleriyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Babam yanıma gelmişti. Hiçbir şey söylemedi, sadece nasırlı ve her zaman soğuk olan eliyle omzuma hafifçe dokundu. Bakışlarıyla ufak bir selam verip beni geçerek gözlerini buza dikti. Birazdan pistte çalıştıracağı küçük kız kardeşim Maria'yı ve onun partnerini bekliyordu. Başımı çevirip koridorun sonundaki prova odasına baktım; ablam Elise müziksiz bir şekilde, yüzünde o robotik odaklanmayla dans kareografisine çalışıyordu.
Tekrar buza, Maria'nın en sevdiği ve bugüne dek en iyi uyumu yakaladığı partneri Charlie ile olan kayışına döndüm.
"Şu sıralar ablam Elise'i süperstara dönüştürme hedefine kilitlendi. Sonraki olimpiyatların yıldızı kardeşimiz Maria olacak. Favorisi, Charlie'yle kayıyor."
Öğleden sonra pistin kalabalığı artarken, ben de rutin koşturmacamın içindeydim. Elime bir tomar broşür almış, panoya doğru yürürken bir yandan da görünmez dünyamın acı gerçeğini kabulleniyordum:
"Ben pateni bıraktım, artık babama yardım ediyorum."
Panonun tam ortasına Russo Rink Exhibition broşürünü iğneledim. Broşürün reklam yüzü ablam Elise'di; gururlu, zarif ve ulaşılamaz. Gözüm istemsizce panonun kenarında kalmış, köşeleri kıvrılmış eski bir broşüre kaydı. Fotoğrafta ben vardım. Eski partnerimle birlikte havada asılı kaldığımız, pateni bırakmadan önceki o son zamanlardan kalma bir kare. Bakışlarımı zorla fotoğraftan çekip yeniden Elise'in o kusursuz yüzüne odaklandım.
"Elise'in büyük bir başarı kazanıp bu hanedanı sürdürmesini ümit ediyoruz."
Akşamın karanlığı çöktüğünde, tribünler dolmuş ve pistin dondurucu sessizliği yerini heyecanlı bir uğultuya bırakmıştı. Pisti aydınlatan devasa spotlar açıldığında spikerin sesi tüm salonda yankılandı:
"Bir sonraki Olimpiyat şampiyonu Wenworth'ten Elise Russo."
Müzik başladı ve Elise buza çıktı.
Tribünden bakıldığında harika bir şekilde kayıyordu. Her hareketi, her dönüşü neredeyse kusursuzdu. Ama onu küçüklüğünden beri tanıyan biri olarak, o kusursuz maskenin altında ne kadar gergin olduğunu görebiliyordum. Kenarda; aynı zamanda koçu olan babam Will, Maria ve ben yan yana durmuş onu izliyorduk. Elise final pozunu verdiğinde müzik sustu ve herkes onu alkışlayıp çılgınca tezahürat yapmaya başladı.
Seyircilerin coşkusunu izlerken içimde o tanıdık, bastıramadığım ateş yeniden alevlendi:
"Buzda öyle bir hisse kapılıyorsunuz ki, dünyada eşi benzeri yok. Büyülü bir his."
Elise nefes nefese kenara geldiğinde hemen elime kalın hırkasını alıp omuzlarına bıraktım.
"Harikaydın." dedim tüm samimiyetimle.
Elise buz pistine doğru küçümseyici bir bakış attı. "Ayakta alkışlayan yok. Seyirciler kıytırık."
"O büyülü hissi yaşadın mı?" diye sordum, içimdeki heyecana engel olamayarak.
Elise hırkasına sarılırken alaycı bir şekilde güldü. "Sen... Bazen çok cins oluyorsun."
"Onca emek verdiğin kareografiyi başarınca..." dedim ve o sırada elimdeki enerji içeceğini ona uzattım.
Elise şişeye tiksinerek baktı. "Bu yeşil olan mı?"
"Kırmızından kalmamış."
"Tamam, iğrenç." diyerek içeceği geri verdi. Gözleri tekrar boş piste kaydı, sesi şimdi panikliydi. "Triple-double'da düşecektim."
"Sol omzun düşüktü." dedim bir çırpıda. Bunu söylemeden edememiştim.
Elise birden onu alkışlayan kalabalığı selamlamayı kesti. Gözlerinde anlık bir korku parladı. "Gerçekten mi?"
"Birazcık. Hizayı ayarlarsan sorun kalmaz." diyerek onu yatıştırmaya çalıştım.
Ama Elise için bunun bir önemi yoktu. Elindeki havluyu sinirle göğsüme doğru fırlatıp, ileride Maria ile konuşan babamın yanına gitti. Babam o sırada Maria'ya dönmüş, Elise'in bu işi sonuna kadar götüreceğinden, ne kadar harika bir iş çıkardığından bahsediyordu. Elise'in geldiğini görünce ona döndü.
"Fena değildin ufaklık." dedi babam.
Elise hemen konuya girdi. "Omzum düşük müydü sence?"
Babam etraftaki kalabalığa ve basına göz atarken elini geçiştirircesine salladı. "Yarın konuşuruz. Bu akşam konuşman gereken kişiler var. Hadi."
O sırada Maria, elinde tuttuğu çiçek buketini Elise'e uzattı. Minik yüzünde saf bir hayranlıkla ablasına harika olduğunu söyledi.
Elise çiçekleri alırken yüzünde hiçbir mimik oynamadı. "Biliyorum." dedi sadece.
Ve gittiler. Alkışların, flaşların ve kendilerini bekleyen o ışıltılı hayatın içine doğru yürüyüp beni arkalarında bıraktılar. Kenarda, elimde nemli bir havluyla tek başıma kalakalmıştım. Boşalan piste, buzun üzerinde kalan derin paten izlerine baktım. Spot ışıkları yavaş yavaş kapanırken fısıldadım:
"Ama o büyülü hissi epeydir yaşamadım. Bir gün tekrar yaşar mıyım diye kendime soruyorum bazen."