sevgili eunseok,
beni sevme. benden ölesiye nefret et. sevgini hiçbir zaman haketmedim çünkü. bana yaptığın onca iyilikten sonra sana hiçbir şey verememiş olmak ne kadar zavallı hissettiriyor biliyor musun? sen bana hayatını adadın ama ben sana küçük bir sevgi kırıntısını bile çok gördüm. affetme beni.
her şey o moron kardeşin yüzünden oldu ya. seninle sevgiliyken bir akşam geldi ve şu an tiksinerek baktığım o yüzüyle, bedeniyle çeldi aklımı. ertesi gün seni tanımıyormuş gibi yapmak epey zordu benim için. odadan elimizi birleştirerek çıkmıştık, sen de yan odadan çıkıyordun tam da. işte orada ayaklarına kapanmak, defalarca kez özür dilemek istedim senden. ama yapamadım, o gecenin üzerimde bıraktığı büyüyle biraz cesaretli davrandım sanırım. üvey kardeş olduğunuzu bilseydim o gece chan'ın pipisine tekmeyi basardım bile. ama biz yapmıştık bir hata ve korunmamıştık da. sanırım sarhoş olduğumuz için unuttuk? tam hatırlamıyorum bile, bir yıl oldu.
ilk başlarda ümitlenmiştim, belki bizim de herkesi kıskandıracak bir ailemiz olur diye. ama sonucu çift çizgi çıkan testi chan'a gösterdiğim an yaşadığı korkuyu sana anlatamam. o gün büyük umutlarla gelmiştim oysaki. ebeveynlere söyleme aşamasını geçtikten sonra annemin sağdan soldan kazandığı paranın birazını çaldım ve bize bir ev tuttum. eşyaları da sungchan hâlletti yavaş yavaş. ama tek bir sorun vardı.
huzur almaya paramız yetmemişti.
eve geldiği zamanlarda bana hemen bir şeyler hazırlatır, onları yer ve sanki çok işi varmış gibi her gün dışarılarda gezerdi. çift kişilik yatağımızda hiç beraber yattığımızı hatırlamıyorum biliyor musun? daima ya koltukta yatar ya da eve bile gelmezdi.
tüm günlerimi yalnız geçirdim. ara sıra aşerdiğim şeyler olduğunda yalnızdım. chan'a söylemek için fazla utangaçtım çünkü. çocuğumuzun cinsiyetini öğrenmek için randevuya gittiğimde yalnızdım. doktor sordu, eşiniz yok mu? meşguldür o, dedim. bebeğimizin cinsiyetini öğrendiğimde bunu nasıl söyleyeceğimi bilemedim. biraz konuşmuştuk üzerine ve sungchan erkek olsa daha iyi olur demişti. ama bebek kızdı. bu yüzden bebeğimizin cinsiyetini öğrendiğimden hiç bahsetmedim ona. o da sormamıştı zaten. ben kendi kendime hayal kurardım hep. hatta bebeğe kafamda bir isim bile belirlemiştim, wonhee. nasıl, beğendin mi?
ve ben suyumun geldiğini hissettiğimde de yalnızdım. akşam saatleriydi, yedi belki de sekiz civarıydı. karnıma aniden bir ağrı girdi ama son zamanlarda sık sık ağrıyordu zaten, biraz bekleyeyim geçer dedim. ancak ağrı yarım saattir gitmedi ve şortumun arasından su sızıyordu. ayağa kalkmayı denedim, yapamadım. çoğu zaman olduğu gibi kafa dinlemek için balkondaki kanepeye oturmuştum ve telefonumu içeride bırakmıştım. wonhee, kızım dayan, baban gelecek, desem de söz dinlemedi ve suyun rengini kırmızıya döndü. terden alnıma yapışmıştı saçlarım. gözümden akan yaşların haddi hesabı yoktu. wonhee'mi kaybetmek istemiyordum. kızımı her şeyden çok severken onun için bir-iki adım atamıyordum. koridora yaklaşmıştım, telefonuma ulaşmama çok az kalmıştı. ama aniden tüm gücümü kaybettiğimi hissettim. gözlerimden akan yaşlar son buldu ve içimdeki ağrı uyuşmuş gibiydi. birkaç saat sonra hastanede yanıbaşımda sungchan ile uyandım. kollarını kendisine yastık yapmış, uyuyordu serumun takılı olduğu kolumun dibinde. nazikçe onu uyandırdım ama içimde nedenini bilmediğim kötü bir his vardı. yüzünü ovaladı, biraz farkettim ki gözleri şişmişti. ağlamış mıydı o? elimin üstüne elini koydu, uzun zaman sonraki ilk temasımız için garipsemiştim. gözlerime bakmıyordu veya bakamıyordu, nedendi bu? sürekli gözlerini kaçırması çok gıcığıma gitmeye başlamıştı. ne söyleyeceksen söyle artık!
"yetişemediğin için, bebeğin karnındayken ölmüş. cenazesi yarın."
BEN yetişememişim ve BENİM bebeğimmiş sadece. sungchan'ın hiçbir suçu yok tabii ki.
işte o zaman bıraktım ben yaşamayı. o zamandan beridir ne nefes alıyorum ne de kalbim atıyor.
cenazeye gittiğim zaman kimse yoktu. küçük bedeni alıp kazdığım toprağa gömdüm. üstünü kapattım ve toprağı sağlamlaştırdım. başucundaki küçük tahtada 'park wonhee' yazıyordu. kendi soyadımı yazdırmıştım çünkü chan kızını haketmiyordu. yanlış anlama, sana değil onun soyadına kızgınım.
geçici olarak başka mezarlığın yanına koyduğum zambakları aldım ve kızımın küçük mezarının üstüne bıraktım. dua etmek için ellerimi birleştirip yere çömeldim ve gözlerimi kapattım. birkaç adım sesi duydum. herhangi biridir muhtemelen diye düşündüm. duamı bitirip biraz su serptim ve mezarlığın çıkışına doğru ilerledim.
ama bir süre sonra farkettim ki kontağım ceplerimde yoktu. geçtiğim yollardan geri dönerken wonhee'nin mezarının yanıbaşında birini gördüm. kumral renkli saçları, lacivert kazağı, siyah kumaş pantolonu ve pahalı ayakkabıları olan biriydi.
boynundaki kolyeyle tanıdım seni. yıllar önce ben hediye etmiştim, ucuz bir şeydi ama hâlâ takıyor olmana sevinmiştim sanırım.
dua etmeyi bitirdikten sonra birkaç şey mırıldandın.
"minik bebek, ismin ne de güzelmiş. kesin wonbin koymuştur, onun zevkine güveniyorum. haha, güldürdüm seni değil mi?"
iç çektin. ağlamamak için zor duruyor gibiydin sanki. gülümsüyordun, ama için kan ağlıyordu.
"aslında çok iyi biriyimdir ama söz konusu sungchan baban, yani üvey kardeşim olduğunda.. biraz vahşileşiyorum. onun yüzünden seninle hiç tanışamadım. ama wonbin baban.. bunu içimde tutmak istemiyorum artık. en azından onun çocuğu olarak senin bilmen gerekiyor: ben wonbin'i hâlâ deliler gibi seviyorum biliyor musun? yaptığı kötü şeylerden sonra bile seviyorum, anlarsın ya.."
gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı fakat hâlâ küçük bir gülümsemeyle bakıyordun mezara. hayran oldum tekrardan sana. sen böyle bir adamdın işte eunseok; kalp ısıtan, garip şakalarıyla ortamı yumuşatan, gözlerinde birçok duygu barındıran nazik, en sabırlı adamdın..
"emin ol ki bir kez olsun nefes alsaydın eğer daha sonrasında gidecek olsan bile wonbin'in kokusunu içine çektikten sonra bu dünyadan gitmek istemezdin. çünkü ben öyle hissettim. yaşama amacım oymuş gibi hissettim, anlıyorsun değil mi?"
burnunu çektin, gözünün önüne gelen saçları ittirdin parmağınla.
"ama tanrı seviyormuş seni. hemencecik yanına alıp melek yapmış, sevinmelisin."
duraksadın ve gözyaşlarını sildin elinle.
"hakkında iyi olan tüm şeyleri diledim, umarım daha iyi bir yerdesindir şu an. seni seviyorum, wonhee bebek."
ayağa kalktın ve el salladın wonhee'ye. daha sonrasında birden gözlerimiz buluştu. ağacın arkasından seni izliyordum fakat okşamayı çok sevdiğin kömür karası saçlarım ele vermişti beni.
arkamı dönüp kaçtım. yüzüne bakacak ne hâlim ne de bahanem vardı. o kadar utanıyordum ki senden,
yok olmak istedim.
olabildiğince uzağa koştum. yakınlarda bir sahil vardı, oraya doğru koşmuşum farketmeden. ayakkabılarımın, kıyafetlerimin veya saçımın ıslanmasını umursamayıp koştum en ileriye doğru. suyun içinde hareket etmek ilk defa bu kadar zor gelmişti. derin olduğundandır, değil mi? bana yüzmeyi öğretmiştin ama unuttum, eunseok. gelip beni kurtarır mısın?
ah, sanırım işe yaramayacak. geç kaldık sevgilim. her şey için geç kaldık. o bebek ikimizin olabilirdi, onunla ilklerimizi yaşayabilirdik, onunla hayaller kurabilirdik, onunla yaşlanabilirdik.. özür dilerim. her şey benim yüzümdendi. fakat bu hatayı telafi ettim,
kendimi yok ettim eunseok.
----
aslında ficti ama oneshot yapmak istedim, bu kadar ağır bir eunbin'i uzunca yazmak cesaret gerektirirdi. her neyse, beğendiniz mi☝🏻🫶🏻
↬noćnik