İçeriğe geç

Felçli Bir Aşkın Gölgesi

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Felçli Bir Aşkın Gölgesi

Bölüm 1

Edebiyatın İlk Sayfası

​Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde, yüksek tavanlı, her köşesi tarih kokan o eski okul binasında hava ağır bir toz bulutuyla doluydu. Ali Rıza Bey, edebiyatın en karanlık sayfalarını anlatırken, sesinin tonu odadaki tüm öğrencileri hipnotize ediyordu. Gözlüklerini hafifçe aşağı indirdi, sınıfın en arka sırasına, cam kenarında oturan Oğuz’a baktı.

​Oğuz, kalemi parmakları arasında bir enstrüman gibi çeviriyor, gözlerini bir an bile Ali Rıza’nın üzerinden ayırmıyordu. Ali Rıza, içinde tarif edemediği, yasak bir depremin fay hatlarının kırıldığını hissediyordu. Dersi bitirdiğinde sınıftakiler hızla dışarı döküldü. Sadece Oğuz yerinden kalkmadı.

​"Ali Rıza Bey," dedi Oğuz, sesi bir melodi gibi yankılandı. "Sabahattin Ali’nin o dediği; 'Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en aptal adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir' sözü... Sizce de bizi mi anlatıyor?"

​Ali Rıza, masasına yaslandı. Oğuz’un ona doğru attığı her adımda aralarındaki mesafe daralıyor, şehrin uğultusu dışarıda bir sis perdesi gibi yok oluyordu. "Kimi anlatırsa anlatsın Oğuz, bazı ruhlar yan yana gelmemesi gereken kutuplar gibidir," dedi Ali Rıza. Sesi titriyordu.

​Oğuz, hocasının yanına kadar geldi. Ali Rıza’nın o sert, disiplinli yüzündeki çatlağı gördü. Elini uzatıp, Ali Rıza’nın ceketinin yakasını hafifçe düzeltti. Bu basit bir hareket değil, bir meydan okumaydı. Ali Rıza, elini Oğuz’un bileğinde hissettiğinde, tüm mantığı ve öğreticiliği bir buz kütlesi gibi eridi.

​"Peki ya kutuplar birleşirse?" diye fısıldadı Oğuz.

​Ali Rıza, elini istemsizce Oğuz’un ensesine, o asi saç tellerine götürdü. İlk temas, İstanbul’un üzerinde kopan bir şimşek kadar ani ve yakıcıydı. Kapının aralık olduğunu, dışarıda birilerinin olabileceğini unuttular. O tozlu sınıf, artık onların özel zindanıydı. Ali Rıza, Oğuz’u kendine çekti; dudakları birleştiğinde dışarıda başlayan yağmur, sınıfın camlarını dövmeye başladı. Bu bir tanışma değil, bir ruhun diğerine el koymasıydı.

​Ders saati bitmiş, herkes gitmişti. İstanbul’un akşam karanlığı pencerelerden içeri sızarken, onlar o karanlıkta birbirlerini yeniden keşfediyorlardı. Ali Rıza, hayatı boyunca kurduğu tüm cümlelerin, tüm kitapların aslında bu an için yazıldığını biliyordu.

​Ancak yağmurun sesiyle birlikte içeri giren soğuk rüzgar, ikisini de gerçeğe döndürdü. Ayrıldıklarında her ikisinin de nefesi kesik kesik, bakışları ise sanki bir cinayeti beraber işlemiş gibi suçlu ama bir o kadar da özgürdü.

​"Yarın," dedi Ali Rıza, sesi bir fısıltıdan hallice. "Yarın aynı yerde."

​Oğuz, kapıya doğru yöneldi, gitmeden önce arkasına dönüp gülümsedi; bu gülümseme, Ali Rıza’nın o ana kadar kurduğu tüm hayatın yıkılışının başlangıcıydı. Dışarıda İstanbul, bir şeyler seziyormuş gibi daha sert ağlıyordu.

​Ali Rıza, boş sınıfta tek başına kaldı, masanın üzerindeki kitaba baktı. Artık hiçbir kelime eskisi gibi anlamlı değildi. O, artık sadece Oğuz’un gözlerindeki o karanlık labirentin içinde kaybolmuş bir öğretmendi. Ve bu, hikayenin henüz başlangıcıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.