3. BÖLÜM
"Çığlık"
Aldığım soluklar sıklaşırken daha fazla efor harcamayıp hemen köşede duran banka oturdum. Çantamdan çıkardığım su şişesinin kapağını açıp dudaklarıma götürdüm. Kalp atışlarım düzene girerken bakışlarım Yiğit'i buldu.
"Yoruldum," diyerek sızlanmaya başladım. "Buraya gelmemizi isteyen kişi sendin, Ay Işığım." Gülümseyip yanıma oturdu. Bana Ay Işığım diye hitap etmesi kalbimde kelebeklerin uçuşmasına sebep oluyordu.
Dişlerimi gösterecek kadar gülerken "Pişman değilim, seni yormak hoşuma gidiyor," dedim. Yanımda duran diğer şişeyi ona uzatıp su içmesini istedim. Dakikalardır sahil kenarında bana eşlik etmek için kendine azap çektiriyordu.
Dün, Şanlıurfa'dan hemen dönmüştük. Eve geldiğimde Yiğit'i aramış ve olanları üstünkörü bir şekilde anlatmıştım. Söylediğine göre ben uyurken beni aramış ama uyuduğum için telefonu abim açmış, doğrusu bu benim için pek bir sorun teşkil etmiyordu. Abime güveniyordum, hem de kendime olan güvenimden çok daha fazla güveniyordum.
Yiğit ona uzattığım suyu eline alıp içmeye başlarken boğaz manzarasına baktım. Vapurlar, martılar ve manzara büyüleyiciydi. İnsanlar bu büyüyü bozarken sanki dünya sadece onlara aitmiş gibi davranıyorlardı. Üstelik bencil ve ön yargıları onları taş kalpli bir varlığa dönüştürmüştü. Bencillerdi ve çok kibirlilerdi. Lakin bilmedikleri bir şey vardı; kibrin insanı gücün kölesine dönüştürmesi saniyeleri alırdı.
Başımı Yiğit'in göğsüne dayayıp kısmen ona sarıldım. Kollarını etrafıma dolayınca kendimi huzurlu evimde gibi hissediyordum.
Boğuk çıkan sesimle, "Yiğit bana hiç yalan söyledin mi?" diye sormamla kaskatı kesildi. Böyle bir soru sormamı beklemiyor olmalıydı ki şaşkınlıkla bana baktı. "Niye soruyorsun? Yine fazla mı video izledin acaba?" Kendi söylediği cümleyle kahkaha attı.
Bir aralar fazla video izlediğim için sürekli insanlara şüpheyle yaklaşıyordum. Fazlasıyla paranoyak biri olmuştum ve ondan bahsediyordu. Ona göz devirip ayağa kalktım.
"Artık eve gitmem gerekiyor. Abime haber vermeden çıktım. Zaten bir kaç saat sonra okulda görüşeceğiz." Konuşurken aynı zamanda telefonumu ve diğer eşyalarımı çantama koyuyordum.
"Bu kadar erken mi? Trip atmıyorsun değil mi? Şaka yapmıştım sadece." Sesindeki pişmanlık hissi kalbimi eritiyordu. Aslında trip falan atmamıştım hatta aklıma dahi gelmemişti. Trip atmak pek hoşuma gitmiyordu ve bunu yapsam bile esprisine yapardım.
"Hayır ne alaka. Trip atmaktan nefret ederim. Hem sana ne zaman trip attığımı gördün ki?"
"Attığın tripleri mi sayayım, Dolunay?" diyince aslında azıcık haklı olduğuna inandım. Ama trip atmışsam bile illaki bir sebebi vardır.
"Tamam, tamam. Konuyu kapatalım bence," dedim. Saat geç olacaktı, okula geç kalmak istemiyordum.
"Hadi gel, beş dakika seni bırakayım. Yürüme boşuna."
"Gerek yok. Zaten çok yakın. Hem biraz yürümek istiyorum." Sabahın erken saati olsa da hava çok güzeldi. Güneş gökyüzünde yerini almış olmasına rağmen hafif bir rüzgar vardı ve bu huzur vericiydi.
"Israr etme, Dolunay. Gel seni bırakayım işte." Her defasında böyle yapması iyi niyetini gösterse de ben yürümek istiyordum ve inadımla başa çıkması imkansızdı.
"Yürüyerek gideceğim dedim, Yiğit. Asıl sen ısrar etme." Bıkmışçasına oflayıp şakaklarını ovdu. Ardından dudaklarını aralayıp konuşmaya başladı. "Tamam, hiç değilse sana eşlik etmeme izin ver," demesiyle kısa bir an düşündüm. Yürümek istiyordum. Yalnız yürümek istiyordum.
"Bir kereliğine yalnız eve gitsem olmaz mı? Lütfen," dedim, şirin olduğunu düşündüğüm bir sesle.
Bana gözlerini devirip iç çekti. "Peki, ısrar etmiyorum. Seni kısıtlamaya hakkım yok. Benim bir işim vardı zaten. Sen git." Sözlerinden trip attığını düşünsemde ses tonu aksini iddia ediyordu. Dudakları git diyordu ama bakışları insanın kalbini eritebilecek tarzdaydı.
Kollarımı ona dolayıp sarıldım. "Okulda görüşürüz." Aynı şekilde karşılık verdiğinde kollarını belime hissettim. İçimde kelebekler uçuşurken yüzümde aptalca bir sırıtış belirdi. Ondan ayrılıp çantamı elime aldım. Elimi ona sallayıp arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Ben gözden kaybolana kadar gitmeyeceğini bildiğim için rahattım.
Kısa bir süre sonra yürüdükten sonra telefonum çalınca çantamdan çıkarıp arayan kişiye baktım. Özel numara. Kaşlarım çatık bir hâlde ekrana bakarken sahili çoktan geride bırakmıştım.
Etrafıma kısa bir an göz attığımda neredeyse kimse yoktu. Bu beni ürpertirken telefonu açıp kulağıma götürdüm. Korkmuyordum ama kalbim çok hızlı atıyordu.
"Alo," dedim. Sesimin titrememiş olmasına sevinirken karşıdaki kişinin konuşmasını bekledim. Bir bağırış sesi koptu. Hayatımda duyduğum en tiz sesti. Bu çığlıklar bir erkeğe aitti. Dudaklarımı birbirine bastırıp karşıdan gelen seslere odaklandım. Kalp atışlarım hızlanmıştı, telefonu sıkıca tutuyordum. Karşıdaki kişiden acı dolu iniltiler kopuyordu.
"Özür dilerim, Ağam." Bu ses az önce çığlık atan kişiye aitti. Kelimeler ağzından feryat misali çıkmıştı.
Ardından bir silah sesi duydum. Bu sefer çığlık atan kişi ben olmuştum. Sesim tüm İstanbul'u inletirken telefon ellerimin arasından düşüp paramparça oldu. Kalp atışlarımın hızı artıyor, vücudum titriyordu.
Hızla etrafıma baktım. Günün erken saatleri olduğu için etrafta kimse yoktu. Bir süre öylece ayakta dikildim. Şoktaydım. Az önce duyduğum bağırış sesleri ve ardından gelen bir silah sesi şoka girmeme sebep oluyordu. Bu tek kelimeyle korkunçtu.
Hafifçe eğilip paramparça olan telefonumu elime aldım. Ellerimin titremesine engel olamazken eve doğru koşacağım sırada arkamdan bir ses duydum. "Dolunay," diyerek endişeyle bana bakan kişi sevdiğim adamdı. Yiğit Soykan. Aceleci adımlarla bana yaklaşıp gözlerime baktı. Onun gelişiyle bir nebze olsun rahatlarken az önce yaşadığım şeyi aklımdan silemiyordum.
"Yiğit." Titreyen sesimle ismini sayıkladığımda kollarını vücuduma sarıp beni kendine doğru çekmişti. Ciğerlerime dolan rahatlatıcı kokusu ve yanımda olmasının verdiği huzur verici güvenle sarılışına karşılık verdim. "Şşş sakin ol." Yatıştırıcı sesi damarlarıma âdeta huzuru depolarken onun yanında nefes alışlarım düzene giriyordu.
O günleri tekrar hatırlamak isteyeceğim son şeydi.
"İyi misin?" Başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. Gözlerim hâlâ ellerimin arasında duran parçalanmış telefondaydı. Kulaklarımda o adamın acı dolu çığlıkları ve kanımı donduran silah sesi yankılanıyordu.
"Az önce ne oldu? İyi görünmüyorsun. Seni arayan kişi kimdi, Dolunay?" Yiğit'in şüpheyle karışık sorgulayan bakışlarından kurtulmak istiyordum. Şuan kimseye açıklama yapacak hâlde değildim. Geçmiş, geçmemişti ve asla geçmeyecekti. Geleceğimiz, geçmişe mahkum kalmıştı.
Yiğit, konuşacak hâlde olmadığımı anlamış olacak ki daha fazla sorgulamak yerine sustu. Öylece bana sarılmakla yetindi. Onun kollarında kendimi evimde gibi hissediyordum. Henüz 17 yaşındaydım. Annem hep, "Aşkın yaşı olmaz," derdi. Beni kollarının arasına alan bu adam mutluluk sebebimdi. Onsuz nefes alamayacağımı düşünürdüm.
Dakikalarca bana sarıldıktan sonra köşedeki kaldırımların üzerine nereden bulduğunu bilmediğim temiz ve geniş olan bir karton bırakıp oturmamı sağladı. Başımı göğsüne yaslamış bir pozisyonda yaşadıklarımı aklımdan silmeye çalışıyordum. Bu gerçek olamazdı. Kim olduğunu bilmediğim kişi veya kişiler yıllar sonra tekrar karşıma çıkmış olamazlardı.
Benle ne tür bir dertlerinin dahi olduğunu bilmiyorken bana yaşattıkları akıl kârı değildi.
Uzunca bir süre oturdum. Düzeltiyorum. Uzunca bir süre oturduk. En son Yiğit saçımı okşamaya başlamış ve dudaklarını aralayarak konuşmaya başlamıştı. "Daha iyi misin? Az önce ne olduğunu bilmesemde öğreneceğim, Ay Işığım. Hadi, kalk. Bu hareketler İstanbul güzeline yakışmıyor. Hem Sarp abi görürse ben ne derim?"
Saat geç olacaktı. Artık eve gitmeliydim. Üstelik okulda vardı ve geç kalmak istemiyordum. Toparlanıp ayağa kalktım. "Teşekkür ederim, Yiğit. İyi ki varsın." Gülümsedi. Bir insana gülümsemek bu kadar çok yakışabilir miydi? Onun gülüşü beni mest ediyordu.
Arkamı dönüp gideceğim sırada bunu anlamış olacak ki hareket etmeme dahi izin vermeden kibarca bileklerimi tuttu. Bu hareketine anlam veremezken sorarcasına gözlerine baktım.
"Tek başına gitmene izin vereceğimi mi sanıyorsun, Dolunay? Beraber gidiyoruz." İtiraz istemeyen sesine ayak uydurdum. Normalde olsa karşı çıkacak biriydim ama eve yalnız gitmek istemiyordum. Korkmuyordum ama temkinli olmakta her zaman fayda vardı.
Kırılan telefonumu yerden alacağım sırada eğilmeme izin vermeden kendisi eğilmiş ve telefonu alıp bana uzatmıştı. "Sebebi ne olursa olsun asla insanoğlunun önünde eğilme, güzelim."
Âşık olduğum bu insan, beni gülümsetmeyi her koşulda başarıyordu. Sayesinde annemin dilini öğrenmeye başlamıştım.
"Tamam, ısrar etmeyeceğim ama eve az kaldı. Arabayla gitmemize gerek yok. Yürüsek olur mu?"
"Olur, hadi gidelim." Beraber yürümeye başladığımızda sağ elini sol elime bir yapboz parçası misali kenetlemişti. Sıcak elleri, buz gibi olan ellerimi ısıtıyordu.
"Üşüyor musun?" diye sormasıyla başımı iki yana salladım. "Yalan söyleme, Dolunay. Üşüyorsun ve titriyorsun." O demeyene kadar titrediğimi dahi fark etmemiştim. "Hayır-" diye reddetmeme izin vermeden üzerindeki hırkayı çıkarıp çantamı elimden aldı. Hırkayı üzerime örtmek yerine direk kollarımı da geçirerek giymemi sağlamıştı. Ardından çantamı tekrar elime tutuşturup ellerini ellerime kenetlemeye devam etti. Hayır, giymeyeceğim. Sen üşürsün, dersem bile kabul etmeyeceğini bildiğim için sessiz kalmayı tercih ettim.
Sonbahar aylarına girmemize az kalmıştı. Havalar sıcak olsa da sabahları erken vakitlerde rüzgar esmekten geri durmuyordu.
Dakikalar sonra annem ve babamın bizi büyüttüğü yere, evime, gelmiştim. İki katlı olan bu ev, İstanbul Boğazını görebilecek şekilde tasarlanmıştı. Babamın, evlendikten sonra annemle beraber tasarladığı bir evdi. Ben doğmadan günler önce bu eve taşınmışlardı.
"Teşekkür ederim, Yiğit."
"Niçin?"
"Yanımda olduğun için. Beni yalnız bırakmadığın için... En önemlisi beni sevdiğin için." Dudaklarımdan dökülen kelimeler gözlerinin ışıldamasına sebep oluyordu.
"Sevmek güzelmiş," dedi buruk bir tebessümle. Kısa bir süre susup ardından devam etti. "Seni hep seveceğim."
"Sevilmek daha güzel. Yaşama amacımız gibi bir şey. İnsan sevgisiz kalınca yaşayamazmış. Ben yaşamayı seviyorum." Gözlerime baktı. Bakışları, ona tekrar tekrar âşık olmama sebep oluyordu. Ortamdaki romantik havayı bozan şey abimin sert bakışlarına maruz kalmam olmuştu.
"Neredesin sen, Dolunay? Endişeden delirmemi istiyorsan tebrik ederim, başardın. Niye haber vermeden sabahın köründe evden çıkıp gidiyorsun? Bari aramalarıma cevap verseydin." Bağırmıyor, aksine sitem ediyordu. Genellikle ona haber vermeden evden çıkmadığım için merak etmiş olmalıydı.
"Özür dilerim, şarjım bitmişti. Arayamadım." Bana cevap vermeden Yiğit'e baktı. "Beraber miydiniz?" diye sormasıyla başımla onayladım. Derince bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Beni kaybetmekten ölesiye korkuyordu.
Bazen düşünüyordum da acaba gelecekte çocuğu olursa beni mi çok severdi yoksa kendi çocuğunu mu? İstediğim cevabı almamaya korkuyordum. Gelecekte kendi yeğenimi bile kıskanabilecek bir potansiyele sahiptim.
"Hadi anladım, telefonunun şarjı bitmişti. Yiğit'in telefonundan niye aramadın?" Sorgulayıcı bakışları anlık olarak hâlâ ellerimin arasında tuttuğum paramparça olan telefonu buldu. Sustu. Herkes sessizleşmişti. Gözlerini kısarak telefonuma bakması beni tedirgin ediyordu.
Onun sormasına zaman tanımadan, "Koşu yaparken yanlışlık düşürdüm," dedim. İnanıp inanmadığını anlamaya çalışırken bir kez daha abime yalan söylediğimi fark ettim. O bana asla yalan söylememişken benim ona acımasızca gözlerinin içine baka baka yalan söylemem vicdanımı sızlatıyordu.
Kısa bir süre sustu, gözlerini kapatarak düşünmeye başlamıştı. Sakinleştiğine emin olduğunda yüzünde bir tebessüm belirdi. "Tamam, sorun değil ama bir daha ki sefere çıkmadan önce haber ver." Fazlasıyla ılımlı çıkan sesine karşılık olarak gülümseyip başımı salladım.
"İzninizle ben artık gideyim. Okulda görüşürüz, Dolunay." Abimle birkaç şey konuştuktan sonra gitmişti. Gitmeden önce giymem için verdiği hırkayı çıkarıp ona geri vermiştim. Başta buna gerek olmadığını söylese de ısrarımdan dolayı geri almak zorunda kalmıştı.
Abim hâlâ eve girmediğimizi fark ettiğinde, "Üşüyorsun, Dolunay. Hadi içeri geçelim," demesiyle evin girişine doğru yol almıştık.
Aylardır annemin yemeklerini yemiyordum. Babam eve geç geldiğinde ona kızgınlıkla bakmıyordum. Onlardan bana kalan tek şey fotoğrafları olmuştu. Geride bir enkaz bırakıp gitmişlerdi. Beni, kendileriyle sınamaya hakları yoktu. Bunun için onlara kızgınım, uzun zamandır rüyalarıma dahi girmiyorlardı. Ve şuan onlarsız olan bu evde bir gün daha geçirecektim.
Eve girmiş, odama doğru yol almıştım. Merdivenlerden çıkarken artık annemin kokusunun burada olmadığını fark ettim. Bu gerçek, yüzüme acımasızca vurulurken onları her geçen gün daha fazla özlüyordum. Oysa bana, "Zamanla alışacaksın," demişlerdi.
Gözlerimden düşen bir damla yaşı hızla sildim. Abime, ağlamayacağıma dair söz vermiştim. Ağladığımı görürse daha çok üzülürdü. Onun benden daha fazla acı çektiği gerçeği canımı yakıyordu.
Odama çıkıp üzerimdeki sportif kıyafetlerden kurtuldum. Kahvaltıdan sonra okula gideceğim için formalarımı giyip usulca saçlarımı taradım. Annem burada olsaydı hâlâ küçük olduğumu söyleyip kendisi saçımı tarardı ve ben saatlerde artık büyüdüğümü, kendi işimi kendim yapabildiğimi ona anlatmaya çalışırdım.
Yüzümde oluşan buruk tebessümle aynadan güneş gibi parlayan saçlarıma baktım. Annemin saçlarına ne kadar da çok benziyorlardı. Zaten amacım anneme benzemek değil miydi? Onun gibi hem güzel hemde naif biri olabilmek. Ona doğuştan benzemek. Hayalı bile içimi kıpır kıpır yaparken gerçek olsaydı ne olurdu tahmin dahi edemiyordum.
Abartılı olmayacak ancak yüzüme canlılık kazandırabilecek tarzda hafif bir makyaj yapıp önceden hazır olan çantamı elime alarak odadan çıktım.
Mutfaktan mis gibi gelen kokularla yüzümde aptalca bir gülümseme oluştu. Çantamı ve diğer eşyalarımı sessizce salonda duran koltuklardan birinin üzerine bırakıp mutfağa doğru yöneldim. Ses çıkarmamaya özen gösterirken abimin mutfakta bir savaşa dahil olduğuna şahit oldum. Kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu ama pek becerememişti galiba. Yumurtayı kırmaya çalışırken yanlışlıkla kabuklarını da tavaya koyduğunu görünce kahkahalarıma engel olamamıştım.
"Yaa abi mutfağı ne hâle getirmişsin? Valla ben temizlemem, baştan söyleyeyim. Hem o yumurta öyle mi kırılır?"
"Söylemesi kolay, gel sen yapta biraz senin ellerinden yiyelim. Hem ne varmış mutfağın hâlinde-" diye devam edecekken mutfak tezgâhına kısaca bir göz atınca ne demek istediğimi anladığı için sessizleşti.
Mutfak bir savaş alanına dönmüştü. Sevgi Abla, iki gün önce kısa bir süreliğine izin aldığı için evin tüm işleri bize kalmıştı. Hâliyle de bu tür konuları pek bilmediğimiz için sürüneceğimiz belliydi.
"Fark etmemişim. Şimdi toplarım," demesiyle tezgaha yaklaştım. Bu dağınıklığı tek başına toplaması imkansızdı.
"Yine iyi günündesin. Okula geç kalmamak için yardım edeceğim," dedim. Kirli bulaşıkları sudan geçirmeye başladığımda abim, "Peki kahvaltı?" diye sordu. "Önce şuraları halledelim sonra beraber hazırlarız." Başını onaylarcasına aşağı yukarı usulca hareket ettirdikten sonra bana yardım etmeye başladı. Ben bulaşıkları makineye dizerken o ise tezgahı temizliyordu.
Dakikalar sonra savaş alanına dönen mutfak, eski haline dönmüştü. Dolaptan sucuk ile yumurtayı çıkarıp tezgaha bıraktım. "Ben bunları pişireceğim, tabakları falan hazırlar mısın?"
"Tamamdır, o iş bende."
Dizilerden bildiğim kadarıyla sucuklu yumurtayı pişirip masaya bıraktım. Yapabileceğim en iyi yemek bu olmalıydı. Abimde diğer şeyleri hazırlayınca masada yerimizi almıştık.
"Uzun zaman sonra ilk kez bir şey yiyeceğim," diyen abime göz devirdim. Ne yani uzunca bir süredir yemek yapmamamı kınayamazdı. Her yapmaya kalkıştığımda tadı iğrenç olduğu için bir daha yapmamaya karar vermiştim. Kahvaltı için hazırladığım sucuk, yemini bozan şeydi.
Abimin sucuklu yumurtayı büyük bir iştahla yediğini görmek gülümsememe sebep olmuştu. Elimdeki çatalla bir parça sucuk alıp ağzıma götürdüğümde yüzümdeki gülümseme yok olmuştu. Kendi yaptığım yemeği zorla yutarken yüzümü buruşturdum.
"Abi, nasıl yiyorsun? Çok tuzlu!" Önümdeki su dolu bardağı dudaklarıma götürürken abimin hâlâ yediğini görmek şaşırmama sebep oluyordu.. "Hayır, çok güzel olmuş. Ellerine sağlık güzelim," demesi harelerimin büyümesine sebep olmuştu. Yaptığım şey çok tuzluydu ve abim hâlâ yiyor muydu? Bu adam kesinlikle delirmiş olmalıydı.
Ne kadar ısrar etsem de abim sucuklu yumurtayı yemeye devam etmişti. Kahvaltı yaptıktan sonra abim beni okula bırakırken kendisi ise şirkete gitmişti.
Elimdeki çantamdan ders kitaplarını çıkarırken Yiğit'in, "Ders ne?" diyen sesini işittim. Hemen sağımda oturuyordu. Çantamdan defterimi çıkartırken "Edebiyat," diye cevap verdim. "Good morning teenagers,**" diyerek sınıfa giren Edebiyat öğretmeniyle herkes susmuştu.
**Günaydın gençler anlamına gelir. (y.n.)
Hazırlık sınıfı olan bir lise olduğu için dersleri daima İngilizce alıyorduk. Öyleki öğretmenler Türk Dili ve Edebiyatı dersini bile İngilizce anlatıyorlardı. Okuldaki herkesin 18 yaşındayken benim 17 yaşında olmam dışında başka bir sorun yoktu.
Tabii okuldaki hisselerin büyük bir kısmı Soylu Holding'e ait olduğu için yıllardır bu okulda eğitim görüyordum. Arada sorunlar çıksa da genel olarak sevdiğim bir okuldu ve belirli kuralları dışında baskıcı değildi.
Edebiyat öğretmeni ders anlatmaya başlarken dersi dinlemeye çalıştım ama pek beceremiyordum. Olanları aklımdan silmek kolay değildi. Beynimin içinde dönen binlerce soru varken dersi dinlemem imkansızdı.
Varlıklı bir ailenin yegâne kızıydım. El üstünde büyümüş, istediğim her şey yerine getirilmişti. Magazinlerin aranan yüzüydüm. İnsanların deyişiyle İstanbul Güzeli'ydim. Dışardan mutlu görünüyordum, peki gerçekten mutlu muydun?
Para mutluluk getiriyorsa ben neden hep eksik gibi hissediyordum. Sanki yüreğimde doldurulmayı bekleyen bir boşluk vardı. Asla dolmayacağını bildiğim o boşluk...
Annem ve babam hayattayken gerçekten mutluydum. Yüzüm gülüyordu. Hayatı seviyordum. Masumane bir yaşam tarzım vardı ve bunun asla bitmeyeceğini düşünmüştüm. Ben hep mutlu olacağımı sanmıştım. Her şeye rağmen hayatı seveceğimi düşünmüştüm.
Yanılmışım. Kimse ömürlük mutlu olamazmış.
"Dolunay." Yiğit'in sesiyle gözlerimi araladım. "Tüm ders boyunca uyudun. Gel kantinden bir şeyler atıştıralım." Etrafıma göz attığımda öğretmen sınıfta yoktu. Yiğit'in de söylediği gibi teneffüs olmuştu. Tüm ders uyumuş muydum? Bir süre kendime gelmeye çalıştım. Uyuduğumu nasıl fark etmemiştim? Bu nasıl mümkün olabilir ki?
"Tamam, gidelim ama aç değilim. Sadece biraz dolaşmak istiyorum," diyip ayağa
kalktım. Sınıf atmosferi çok boğucuydu. Biraz dolaşıp hava almak istiyordum. Merdivenlerden aşağı inerken işittiğim ses bacaklarımın hareket etmesini engellemişti.
Bölüm Sonu.