İçeriğe geç

FELAKETE GEBE

Bölüm 1 · 10 dk okuma

FELAKETE GEBE

Bölüm 1

Giriş

GİRİŞ

“Perdeler açıldı, oyun başlasın;

Geçmişin ağıtlarını duymaya hazır mısın?”

Yıllar önce

Gecenin kasvetli havasında, karanlık odanın tek aydınlık kaynağı titrek bir lambanın loş ışığıydı.

Genç kadının kasıklarından yükselen acı, bedenini ele geçirmişti ve acı dolu çığlığı, sessizliği parçalayarak karanlık odada yankılandı.

O an, genç adamın uyandığı andı. Sevdiği kadının yüzünde terler vardı ve acı içinde kıvranıyordu. Adam, hayat arkadaşının yeşil gözlerine baktığında yaşadığı çaresizlik ve acıyı görebiliyordu.

Sevdalı olduğu yeşil gözler, ona aşkla değil, acıyla bakıyordu.

Kadının içindeki acı, bir kez daha sesini buldu ve odanın dört bir yanını sardı. Bu tarifsiz bir ıstırapla dolu yürek burkan bir çığlıktı. Canı o kadar fazla yanıyordu ki, bu acı kelimelerle ifade edilemez, sadece hissedilebilir bir derinliğe sahipti.

Yeşil gözleri bir ormanın en gizemli köşelerindeki yeşillik kadar canlı ve büyüleyici olmasına rağmen şimdi o gözlerden acılarla dolu göz yaşları süzülüyordu.

Adamın yüzünde derin bir endişe ve korku vardı. Ya minik kızına veya sevdalı olduğu kadına bir şey olursa? Düşüncesi bile adamın kalp atışlarını hızlandırıyordu.

Korkuyla, uğruna her şeyi feda edebileceği karısına baktı. "Ne oldu, iyi misin? Karnın mı ağrıyor? Tamam, sakin ol derin derin nefes al hastaneye gidiyoruz."

Asıl sakin olması gereken adamın kendisiydi. Normal bir günde adamın bu halleri kadını güldürürdü ancak şu an düşüneceği tek şey doğmak için sabırsızlanan çocuğuydu.

Kadın, yaşadığı acıya daha fazla dayanamazken kasıklarında başlayan sızı tüm vücudunu ele geçirmişti. Birdenbire, sessizliği yırtan bir çığlık dudaklarının arasından firar edip tüm odayı doldurdu. "Ah!"

Gözlerinden sicim sicim yaşlar akarken uğruna her şeyini feda ettiği adama baktı. "Kızım geliyor!" diye haykırdı. Yaşadığı acı kelimelerle anlatılamazdı.

Korku ve endişe adamın iliklerine kadar işlerken çoktan yataktan fırlayıp sevdiği kadını kolları arasına almıştı. Erken doğum olması aynı zamanda zor ve riskli olacağını gösteriyordu.

Adam, acı içinde kıvranan sevdalı olduğu kadını hızla kucaklayıp arabaya doğru ilerledi. Ambulansı beklemek onlar için büyük biz zaman kaybıydı, adam ne kızına ne de karısına bir şey olmasını istemiyordu.

Annesinin acı dolu nidalarını duyup hızla uyanan oğlan çocuğu, koşar adımlarla annesi ve babasının yanına yetişti. O sırada adam eşini arabaya bindirirken güven vermek amacıyla dudaklarına minik bir buse kondurdu.

Adam, oğlunun uyku mahmuru bir halde evden çıkıp onlara yaklaştığını görünce kaşlarını çattı. Onu tek başına gecenin bi' yarısında evde bırakamazdı, henüz çok küçüktü. Bırakabileceği birileri de yoktu.

Adam bir şey demeden oğlan çocuğu arabada annesinin yanına oturdu. Oğlunun hastane köşelerinde sürünmesini istemese de onu evde tek başına bırakamazdı. Zaman kaybetmeden şoför koltuğuna geçip arabayı sürmeye başladı.

"Anneciğim iyi misin, karnın mı ağrıyor? Bak ben buradayım, bir şey olmayacak. Söz veriyorum, iyileşeceksin." Küçük çocuk, yaşına göre olgun bir duruş sergileyerek annesinin elini sıkıca tutup ona destek olmaya çalıştı.

Acının etkisiyle genç kadın, gözlerinden süzülen yaşlara engel olamazken minik kızı için endişeleniyordu. Hasretiyle yanıp tutuştuğu bebeği sağ salim kucağına almak, kokusunu içine çekmek ve sıkıca sarıp sarmalamak dışında bir gayesi bulunmuyordu.

Kısa bir anlığına çektiği acıyı unutup oğlan çocuğuna baktı. Kalbindeki masumluk ve sevgiyle kızına dünyadaki en iyi abi olmasını diledi.

Ona sevgiyle sarılarak kızının hayatında her zaman güvenilir bir liman olacağını söylemek istedi ancak kasıklarında gittikçe şiddetlenen sancı buna engel oluyordu.

İçten bir şekilde, kızının hayatına değer katmak ve onun her zaman yanında olmayı umdu.

Doğacak olan kızına verebileceği en büyük hediye, onu her zaman koruyup kollayacak bir abisinin olacak olmasıydı.

Dakikalar geçmesine rağmen genç kadın için sanki asırlar geçmiş gibiydi. Hastaneye gelene kadar sevdiği adam ona bir şeyler söylüyor olsa da kadın yaşadığı acıdan dolayı bunu duyamayacak kadar dünyadan soyutlanmıştı.

Hastaneye varmışlardı, adam hızla arabadan inip karısını kucakladır. Oğluna, onu takip etmesini, söyleyerek koşar adımlarla eşini getirilen sedyeye yatırdı.

Kadın, doğuma alınırken adam endişe dolu bir sessizliğin hüküm sürdüğü koridorda oğlunu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Küçük oğlan çocuğu, annesinin acı dolu çığlıklarının yankılandığı koridorda endişe dolu gözlerle etrafına bakıyordu. Hayır! Kadının sesi koridorda değil, oğlan çocuğunun zihninde yankılanıyordu.

Kız kardeşinin ve annesinin sağlık durumu hakkında endişelenirken içinde hâlâ bir umut ışığı taşıyordu. İçindeki felaket dolu düşünceler onu korkutuyordu.

Küçük çocuk korkularını bastırmak için tırnaklarını avuçlarına batırmaktan vazgeçmezken kalbinde dualarla, annesinin ve kız kardeşinin sağ salim lanet olası hastane odasından çıkmasını diliyordu.

🎲

Genç kadının yüzündeki acı, çırpınan bir deniz gibi dalgalanıyor; gözyaşları, umutsuzluğun kıyısında savruluyordu. Odağını kaybetmiş bakışları, iç dünyasındaki fırtınanın bir yansımasıydı.

Kollarını, çaresizce yatağın hemen yanında duran küvezin içindeki minik kız çocuğuna uzatmak istemiş ancak lanetlenmiş bir günah işliyormuş gibi bu isteğinden anında vazgeçmişti.

Elleri çaresizce boşluğa uzanmıştı, sanki tutunacak bir şey arıyordu ama bulamıyordu. Odanın sessizliği, acının yankılandığı bir mezar gibi çöküyordu üzerine.

Kendini, dizi kanamış bir kız çocuğu gibi hissediyordu.

Kadın, yıllar geçse de hâlâ bir kız çocuğuydu ve babasını yanında istiyordu. Şu anda onun bir babaya ihtiyacı vardı, kendini dizi kanamış kız çocuğu gibi hissettirecek bir aileye hasretti.

Onun yarası ailesiydi. Harelerinden düşen her bir yaş, içini yakan ateşi yansıtıyordu.

Bu gece, iki çocuğun karanlık kaderlerinin belirlendiği sayfalar sessizce doldurulmuştu.

Her kelime, bir ömür boyu sürecek olan hikayelerinde bir felaketin sebebiydi.

"Anne." Oğlunun huzur verici sesi kulaklarını doldurduğunda hızla gözyaşlarını sildi. "Neden ağlıyorsun? Sen de mi yere düştün, iyi misin? N'oldu? Lütfen ağlama."

Annesinin cevap vermesine fırsat tanımadan yanda duran küvezi fark etti. Bu minik ve çirkin insan yavrusu onun kız kardeşi miydi? Yanakları hafif şişkin ve al al olan bu çirkin insan yavrusu gereğinden fazla tatlıydı.

Öyle ki yüzüne bakan, geceyi aydınlatan bir Ay'ı anımsıyordu. Küçük çocuk, kız kardeşine baktığı an, "Ay yüzlü kızım," diye mırıldandı.

"Anne, ağlama. Bak, bebek çok güzel. Sana benziyor. Kız kardeşim için gülümse. O üzülmesin, sen de üzülme."

Küçük bir oğlan çocuğu için fazlasıyla dinlemeye değer olan bu sözler kadının kalbinde filizlenerek bir anne sevgisine dönüşüyordu.

Kadın, usulca kollarını iki yana açarak umut kaynağına sarıldı. "Oğlum," diyerek yaşından çok daha büyük davranan bu minik adamın kokusunu içine çekti.

"Özür dilerim," diye mırıldandı. "Sana ve kız çocuğuna bunu yaşatmamalıydım. Sen çok güzel bir abisin. Sen çok iyi bir evlatsın. Ne sen , ne de bebek beni hak etmiyor. Özür dilerim."

Kadın acı dolu kelimeleriyle ağlamaya başladığı an hastane odasınıın kapısı açılmış, adam elinde su şişeleriyle içeri girmişti.

Sevdiği kadının bu metal çöküşüne ve yaşadığı sinir krizine şahit olmak isteyebileceği en son şey bile değilken ailesinin bu hâlini görmek yüreğinde tarif edilemez bir sızı oluşmasına sebep olmuştu.

Adam hızla oğlunu alarak odadan çıkartıp bu stresli ortamdan uzaklaştırırken aynı zamanda doktoru çağırmış ve eşine sakinleştirici verilmesini rica etmişti.

Sevdalı olduğu kadın için endişeleniyordu, onun bu kadar acı çekeceğini bilse bu geceyi tarihten silmek için her şeyini verebilirken kadın hâlâ beyninde dolaşan tilkilerle kendini suçluyor, onlarca hayatı etkilediği için pişmanlık duyuyordu.

Sevdalı adam tüm gece sevdalı olduğu gözlerden akan yaşa şahit olurken tarihin tekerrürden ibaret olduğunu idrak edememiş, bu gerçeği sindirememişti ancak kim ne derse desin tarih tekerrürden ibaretti.

Dolunay gecesinde oyunun perde arkası fazlasıyla karışmıştı. Seyirciler yalnızca sahneyi görebilirken perde arkasında yaşananlar bir kıyamete sebep olacaktı. Oyun bu gece başlamış, perdeler açılmıştı; geçmiş ağıt yakmaya hazırlanıyordu.

Bu gece üç ailenin kaderi baştan yazılmı, iki kız çocuğu bu oyuna dahil olarak felakete doğmuşlardı. Kimisi ruhunu teslim ederken kimisi yeniden doğdu.

Kız çocuğu için hayat başlıyordu. Doğmuş olması onun en büyük cezası olacaktı. İki kız çocuğundan biri, "Yaramazdım," derken diğeri, "Yaram azdı," diyerek ikisi de bu felaket oyununa bulaşmıştı.

Belki de büyüyünce geçer, derken mutluluğu kastediyorlardı. Hayat acımazdı ve acımadı. Ne onlara, ne de insanlığa.

Geçmişin tozlu sayfaları geçmişe gömülmek şartıyla kapanırken on yedi yılın sonunda ihanetlerin, sırların ve intikamların ne tür bir yıkıma yol açabileceğini herkes öğrenecekti.

Minik kız çocuğu büyüyecek ve herkese öğretecekti; sırlar bir kördüğüm edasıyla çözülecek, herkesi etkileyecekti.

Bu gece doğan kız çocuğu bir felaketin habercisiydi. O gittiği her yere felaketi de beraberinde sürükleyecek, geçmişin tozlu sayfalarının tekrar açılmasına sebep olacaktı.

Yıllar sonra

Dolunay gecesi felaketlere gebe olur der büyüklerimiz. Yıllar önce öyle mi oldu bilinmez ancak küçük kız doğduğu an değişen kaderinden bihaber şekilde hayatına devam ederken aynı zamanda tek derdinin dizindeki kanayan yara olmasından memnundu.

"Anne," diyerek yüzündeki tarif edilemez neşeyle annesinin odasına doğru koşar adımlarla ilerleyen küçük kız hem mutluluğu hem de anlam veremediği kederi aynı anda yaşıyordu.

Kahverengi ile siyaha çalan saçlarını gözlerinin önünden çekerek arkaya doğru itse de inatçı perçemleri sabrının sınırını test edermişçesine tekrar gözlerinin önüne seriliyordu.

"Bu neşenizin sebebini sorabilir miyim prenses hazretleri?" Minik kızını böyle neşeli görmek onu mutlu etse de bir anne olarak çocuğunu tanıyor, keder ve mutluluk denen iki duyguyu aynı anda yaşadığını tek bakışta anlıyordu.

"Ya anne bana öyle seslenme," diye hayıflandı küçük kız. "Nedenmiş o?"

Kadın, kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırırken küçük kız çoktan annesinin kolları arasında yerini almıştı.

"Babam bana sürekli aslan kızım diyor ama sen prenses diyorsun. Ben hayvan değilim."

"O nasıl söz öyle, tabii ki de değilsin."

"Evet ama ben masallarda da yaşamıyorum. Prenses değilim, hem kraliçe olmak varken prenses olmak çok aptalca duruyor."

"Şşş! Bir daha argo sözcük kullanma, hem 'salak' kelimesini sana kim öğretti?"

"Abim," diye kıkırdadı küçük kız. Yine yalan söylemişti. Ağabeyinden değil, televizyonda gördüğü film ve dizilerden duymuştu.

"Hem ben abimin cadaloz kızıyım." Son söylediği kelimenin hemen ardından alaycıl bir ifadeyle saçlarını arkaya doğru savururken kahkahasına engel olamamıştı.

Annesi, küçük kıza sen iflah olmazsın bakışları atarken içten içe asıl karın ağrısını merak ediyordu. "Ee söyle bakalım, n'oldu?"

Kız çocuğu annesinin kollarından ayrılarak onun orman yeşili gözlerine baktı. "Ya anne biliyor musun, biz haftaya yerli malı diye bir şey yapacakmışız.

Herkes böyle evden yemekler getiriyormuş sonra da herkes beraber piknik gibi yiyormuş. Çok eğlenceli değil mi? Parti gibi ama okulda yapılan bir şey ve..." diyip suratını astı küçük kız.

"Ne güzel işte. Niye üzülüyorsun prensesim?"

"Ya ama öğretmen karşılığında bir sürü ödev verdi. Ödevleri bitirirsek yerli malını iptal etmeyecekmiş. Anne ben o kadar ödevi bitiremem ki..."

Ağlamaklı sesiyle annesini fark etmeden manipüle eden küçük kız okulu çok seviyor olsa da ödev yapmak onun için bir kâbus hâline gelmişti.

"Tabii yardım ederim bebeğim ama geçen seferki gibi hepsini bana yaptırmana izin veremem. Ben sana anlatırım, sen de yaparsın. Olur mu?"

"Olur," diyerek u harfini uzatan küçük kız dayanamayarak annesinin yanaklarını sulu sulu öptü. Genç kadın bu durumdan rahatsız olmuşa benzemiyordu aksine küçük kızının bu sevgisini hak edip etmediğini sorgulamaya başlamış, kızının ona karşı olan sevgisine karşılık vermeyi amaçlamıştı.

"Teşekkürler anneciğim." Harelerini annesinin yeşillerinden ayırıp masanın üzerinde duran işlemeli deftere çevirdi.

Henüz okumayı tam olarak öğrenemediği için açık olan sayfaları okuyamasa da el yazısı dikkatini çekmişti. Bu yazız stili öğretmeninkinden bile kat kat daha iyiydi.

Hayranlık dolu bakışlarını güçlükle defterden ayırıp annesinin gözlerine baktı. "Anne sende mi ödev yapıyorsun? Beraber yapalım, ben sana yardım ederim."

Kısa bir an susup düşündü. "Ama sen okula gitmiyorsun ki." Genç kadın okuduğu üniversiteden sonra çalışma gereği duymadığı için herhangi bir işte işe başlamamış, çocuklarıyla zaman geçirmeye odaklanmıştı.

"Haklısın güzelim, okula gitmiyorum çünkü ben çok büyüdüm. Hem o, ödev değil. Günlük." Küçük kızın hareleri şaşkınlıkla büyürken aklına takılan soruları söylemekten çekinmeyerek dudaklarını araladı.

"O ne ki? Imm yani günlük ne demek?" Anlaşılan minik kız hayatında ilk defa böyle bir kelimeyi duyuyordu. Annesi, kızının merak dolu bakışlarına şahit olunca tebessüm etti.

Kız çocuğu merakına yenik düşerek masanın üzerindeki deftere uzanacağı sırada annesinin uyarı dolu sesiyle bu isteğinden vazgeçip suratını asarak yerine sinmişti.

"Hayır, kızım. Başkalarının özel eşyalarına izinsiz dokunamazsın, bu çok yanlış."

"Ama sen benim annemsin, anne."

"Benim için sorun yok ama kim olursa olsun kimsenin eşyalarına izinsiz dokunma olur mu? Annen olsam da benim de kişisel eşyalarım var." Küçük kız mahcup olmuş bir ifadeyle annesinin yeşil harelerine bakarken aklına takılan sorulara bir yanıt bulamamıştı. Günlük ne demekti ki? Ödevlerini bitirebilir miydi peki? Ya da annesi ona pasta yapacak mıydı?

"Günlük ne demek anne?"

"Kitap gibi bir şey ama yazarı sensin. İlginç olan ne biliyor musun? Her gün yaşadığın şeyleri oraya yazıyorsun ve bu çok güzel bir şey."

Küçük kız annesinin bu hevesli anlatışı karşısında âdeta büyülenmişti, öyle ki o da günlük yazmak istiyor ancak okuma yazma bilmediği için bunu yapamıyordu.

Annesiyle bir süre daha sohbet ettikten sonra aklına gelen şeyle ayağa fırlayıp annesinin kolunu çekiştirmeye başlamıştı. "Anne, pasta yapacağımıza dair kahvaltıda söz vermiştin. Haydi mutfağa gidelim."

Kadın kahkahasına daha fazla engel olamamış ve kızının bu hâllerini neşe içerisinde seyre dalmıştı. "Tamam, tamam sakin ol, geliyorum bebeğim."

Belki de asla unutamayacakları bir gün yaşayan anne-kız geleceğin peşin sıra getireceği kıyametlerden bihaberlerdi.

Kız çocuğu büyüyecek ve üç aile içinde kıyamete sebep olacaktı.

O, felakete gebelerden yalnızca biriydi, felaket için doğan bir çocuktan ibaretti. Gittiği her yere felaketi de beraberinde götürecek ve geçmişin aslında asla geçmediğini anlayacak, anlatacaktı.

Bölüm Sonu.

~

Watty: nurgullcelik

Instagram: nurgullcelik_

Hesaplarımı takip ederek duyurulardan haberdar olabilirsiniz. Desteklediğiniz için teşekkür ederim.

Bölüm sonu

4 yorum