Bordo bir mürekkep gibi gökyüzüne yayılan karanlığın en koyu tonu, kışın buz gibi nefesiyle birleşmişti. Şehrin sokakları; nefes almanın bile lüks olduğu, her köşesinde bir suikastçının gölgesinin gezindiği devasa bir mezarlığa dönüşmüştü.
Her gün binlerce kişi hayatına canice veda ediyordu; bu artık bir trajedi değil, kanlı bir yaşam biçimiydi. Her an ölebilirdin; çünkü bu dünya artık sadece av ve avcıdan ibaretti.
Kısacası bu bir SAVAŞTI.
Bu savaşta düşmanlar da vardı, bizi korumaya çalışanlar da... Ben ise ömrümü bu vatana adadım; o yüzden son nefesime kadar tüm düşmanları yok edeceğim. Hayır, bu sadece bir zorunluluktan dolayı değil; istesem sikimde olmaz ama ben savaşmayı severim.
Sevdiğim şeylere zarar gelmesinden hoşlanmam; eğer bir zarar gelirse, o kişi bir daha nefes alamaz. Bunu çevremdeki herkes bilir, o yüzden bana bakınca iki kere düşünürler. Bir yandan merhametli görürler, bir yandan müptezel.
Gerçekten ne olduğumu ben de bilmiyorum ama belirsizlik her zaman kötü değildir; insanı şüpheye düşürdüğü için daha dikkatli davranmasını sağlar. İşte bu kanlı arenada, insanlara nefes aldırmak için var olan o asker: Han Jisung.
Kışın ayazında yeni bir gün doğmuştu. Bugün de aynı istikrarla ilerleyecekti herkes; düşmanlar ve halk. Ama benim için istikrar, namlunun ucu ensene dayanmasına rağmen koşmaya benziyordu.
Bu istikrarla korumak istediğim tek şey annemdi. Annem benim her şeyimdi; tek ailem, beni o namludan kurtaracak olan tek kişi... Ona canımı bile verirdim. Her gün annem ve vatanım için kan kokuları ve barut kokularıyla dolan can pazarlarına gidiyordum.
Bir kurşun isabet etse yıkılacak olan o evden, anneme vedamı edip çıktım. Dışarı çıkar çıkmaz soğuğu iliklerime kadar hissettim ama bu beni asla etkilemiyordu; etkileseydi hem annem hem de ben yaşamazdık zaten.
Her adım atışımda ayağım bir cansız bedene denk geliyordu ama bu benim umurumda değildi çünkü onlar suikastçılardı; işte bu benim müptezel yanım.
Sonunda Karargâh’a ulaştığımda elime soğuk bir silah uçtu. Bu kötüye işaretti; çünkü normalde bana silah fırlatmak yerine nasıl olduğumu, halimi hatırımı sorarlardı. "Ne oluyor?" diye ağzımı araladığımda komutan konuşmaya başladı:
— Eğer bu götümüzün donduğu soğukta o kurşun bir yerinizi delerse şaşırmayın; çünkü analarını siktiklerim her köşeye dağılmış!
İçimden sessizce bir küfür mırıldandıktan sonra hemen harekete geçtik. Dışarı çıkar çıkmaz suikastçıların bize pusu kurduğunu hissettim. Yanımdaki diğer askeri elimle durdurdum ve ağzımla işaretler yaptım.
Genelde hislerim bana hep doğruyu söyler, o yüzden daha da açıkgöz oldum. O sırada bize dönen namluyu fark eden o olacak ki, benim üstüme atladı ve birlikte soğuk zemine düştük.
İçimden yine küfürler savururken içime giren o keskin soğuğu belimde hissettim. Ama önümde, yani askerin üstümde olduğu tarafta ise sıcak ve sıvı akan bir şey vardı. Aklım tek bir şeyi düşünmüştü ve bilirim ki hislerim genellikle yanılmaz.
Gördüğüm şey beni şaşırtmadı: Askerin arka sol tarafına o soğuk namludan çıkan mermi denk gelmişti. Beni korumak isterken ölmüştü. Vicdan azabı çeker miyim bilmem ama içim rahatsız olmuştu; işte bu da benim merhametli yanım...
Askeri üzerimden ittim ve bedeni soğuk zemine çarptı. Elimle nabzını kontrol ettim; çok soğuktu ve nefes almıyordu. O ortamdan hemen kaçmak istedim. Ayağa kalktığımda ayaklarım yine o kanlı, soğuk, barut kokan zemini buldu.
Ayağa kalkmamla namlunun ateşlenmesi bir oldu; gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Kurşundan kaçamadım. Kurşun sağ göğsümü bulmuştu. Vücuduma girmesiyle dengemin bozulması bir oldu.
Elimi göğsüme götürdüğümde, parmaklarıma sıcak kan bulaştı. Arkamdan adım sesleri yaklaştı. Hissediyordum, kesinlikle bana zarar verecekti; o yüzden hemen koşmaya başladım ama vurulduğumu unuttuğum için yere çakıldım.
Düştüğüm yerden yuvarlanıyordum...
Ve yavaş yavaş bilincimin kapandığını fark ettim.