Kül rengi gökyüzü, kulelerin sivri çatılarına çarpan soğuk bir fısıltıyla şehre iniyordu. Lyra, taş balkondan aşağı uzanan uçsuz bucaksız gotik siluete bakarken sol kanadındaki sızıyı hissetti. Kemikli parmaklarıyla balkona tutundu; yeşil gözleri, aşağıdaki sisten başka bir şey görmüyordu artık. Sol omzundan süzülen taze kan, siyah tüylerini ıslatarak mermer zemine yavaşça damlıyordu.
"Hala orada dikilip acınla besleniyorsun" dedi arkasındaki karanlıktan gelen tanıdık, soğuk bir ses.
Lyra arkasına dönmedi, yüz hatlarındaki sert ve keskin ifadeyi bozmadan rüzgâra karşı direndi.
"Beni buraya sen fırlattın, Valen," diye fısıldadı, sesi rüzgârın uğultusunda neredeyse kaybolacaktı.
Karanlığın içinden çıkan gölge, gümüş zırhının üzerindeki kan lekeleriyle Lyra’ya doğru bir adım attı.
"Seni ben düşürmedim Lyra, sen gökyüzünün kurallarına uymayacak kadar çok insanca düşündün."
Lyra acı bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi, uzun siyah saçları kanlı omzuna döküldü.
"İnsanlar hissetmeyi bilir Valen. Biz ise sadece emirlere itaat eden birer parlayan kuklaydık."
Valen, kadının kırılmış ve kanlar içindeki sol kanadına bakarken gözlerinde tek bir pişmanlık bile yoktu.
"Şimdi o hissettiğin acı seni kurtaracak mı sanıyorsun? Kanadın kırıldı, artık buraya aitsin."
"Burası benim hapishanem değil," dedi Lyra, yeşil gözlerinde aniden çakan öfkeli bir ışıkla boşluğa bakarak.
"Burası senin krallığının asla ulaşamayacağı kadar özgür, çünkü burada yalan söyleyecek bir gökyüzü yok."
Valen elindeki gümüş kabzalı kılıcı yavaşça yere doğru indirdi ama gözlerini kadından ayırmadı.
"Aşağıdaki ölümlüler senin ne olduğunu anladığında, seni koruyacak hiçbir gücün kalmayacak."
Lyra, keskin çene hattını sıktı ve ilk kez Valen’e doğru dönerek onunla doğrudan göz göze geldi.
"Beni korumalarına ihtiyacım yok. Kendi kanımda boğulsam bile yukarısının sahte ışığından daha gerçeğim."
Valen arkasını dönüp sislerin içinde kaybolurken, geriye sadece adımlarının taştaki yankısı kaldı. Lyra yeniden yalnızdı; kırık kanadından sızan kan, balkondaki eski rünlerin üzerine yayılıyordu. Elini kaldırıp yüzüne gelen siyah bir saç telini geriye itti ve derin, nefret dolu bir nefes aldı. Gücü gitmişti, gökyüzünün kapıları ardına kadar kapanmıştı ve o artık sadece yere çakılmış bir kalkışmaydı. Ama içindeki o karanlık depresyon, bir teslimiyet değil, aksine daha büyük bir öfkenin doğum sancısıydı. Eğildi, yerdeki taze kandan parmağının ucuna aldı ve mermer korkuluğun üzerine bir işaret çizdi. Bu, gökyüzüne ilan edilmiş sessiz bir savaşın, geri dönüşü olmayan ilk ve en büyük yeminiydi.
"Beni düşürdüğünüzü sanıyorsunuz," diye fısıldadı şehre doğru, sesindeki kararlılık rüzgârı bile kesti.
"Ama düştüğüm bu yer, sizin o kusursuz saraylarınızı kökünden sarsacak bir uçurumun ta kendisi."
Sislerin altından gelen kilise çanları, yeni bir çağın ilk saatini vururken gökyüzü tamamen karardı. Düşmüş melek, kırık kanadının acısıyla diz çöktü ama gözlerindeki o yeşil ateş asla sönmedi.
