Rüya İdil Ak’ın Ağzından
Facia.
Büyük bir yıkımı anlatan beş harfli bir kelime. Ne kadar basit yazılıyor, değil mi? Keşke gerçekten söylendiği kadar basit olsaydı.
Bundan tam beş yıl önce, şu anda bulunduğum üniversitede yaklaşık sekiz bin öğrenci eğitim görüyormuş fakat zamanla 32 öğrenci ve 6 öğretmen gizemli şekilde kaybolmuş. O gün her haber bülteninde aynı kelime yankılanmıştı: Facia.
Tabi ben o zamanlar lisedeydim ve hayalimde olan üniversiteye bu lakabı söylediklerini duyduğumda bütün moralim düşmüştü hatta bir süre ders çalışmayı bırakmıştım ama şimdi…
“Çok değerli öğrencilerim, hepiniz hoş geldiniz!” diye söyledi üniversitenin sahibi İlke Hanım.
Evet, şu an bu üniversitedeyim. Artık facia diye anılmıyor hatta inanması güç ama yalnızca beş yüz öğrenciye sahip olmasına rağmen “Yılın En Başarılı Üniversitesi” seçildi çünkü burası: Özel Soykan Üniversitesi.
Duvarları yükseltilmiş, dış dünyayla teması minimuma indirilmiş ama içinde küçük bir şehir kadar dolu, lüks ve kontrollü bir yapı var. Her yıl sadece yüz öğrenci alıyor. Doksanı yüksek ücretli, beşi burslu ve... diğer beşi, söylenmeyen ama bilinen gerçek: psikolojik sorunları olanlar. Bu tuhaf dağılımın nedenini kimse bilmiyor. Ne gazeteler yazıyor ne de Işıl Hanım açıklıyor ama herkes konuşuyor: Fısıltılarla, tahminlerle, dedikodularla.
Anneme bu üniversiteye ilk gitmek istediğimi söylediğimde yaklaşık iki gün söylenmesini dinledim. “O okulda insanlar kayboldu!” dedi, “Facia dedikleri yer orası işte!” diye ekledi, hatta babamın yokluğunu bile konuya dahil etti. Oysa ben, Özel Soykan Üniversitesi’ni zaten burslu olarak kazanmıştım.
Hava atmak gibi bir huyum yoktur ama... zekiyimdir. Hem de baya.
Konuşma bittiğinde, kalabalığın yavaş yavaş dağıldığını fark ettim. Üst sınıflardan biri olan Akane’ye doğru yürüdüm. Akane’yi tanımıyordum fakat okul temsilcisiymiş. Kırmızı saçları, pürüzsüz cildi ve zekasıyla kürsüde çok dikkatimi çekti. Kürsüde birkaç konuşma yapmıştı ama açıkçası ben onun söylediklerinden çok, İlke Hanım’ın şu kısmını anlamıştım:
“Kiminle aynı evde kalacağınızı öğrenmek için lütfen temsilcimiz Yasemin’e danışınız.”
Yani... ev arkadaşları listesi onda.
Akane’nin yanına geçtiğimde ismimi sordu. Cevabımın ardından bana birer anahtar verdi. Anahtarın üzerinde olan numaradan belliydi nerede kalacağım. Müstakil olan tek katlı evlerin arasından geçtim. Yurt yoktu, her evde dört kişi kalıyordu. Yani yaklaşık 125 ev vardı. Boşuna en iyi üniversite demiyorlar değil mi?
Dışarıdan bakınca sıradan bir müstakil ev gibiydi: Kırmızı kiremit çatısı, küçük beyaz perdeleri olan dört penceresi vardı. Yan kapısında posta kutusu bile bulunuyordu sanki bir mahalledeki normal bir evdi.
Kapıyı açtığımda içeriden mis gibi kahve kokusu geldi. Ayakkabılığın yanında bir çift spor ayakkabı, bir çift kısa topuklu ayakkabı ve bir çift de siyah bot vardı. Harika, herkes benden önce gelmiş (!) İçeriye sessizce girdim. Etrafa bakındım, gözlerim önce mutfağa kaydı. Mutfakta süt köpürtücüden tost makinesine kadar her şey vardı. İnanılmaz! Market kurmamıza sadece bir adım uzağız. Ev gerçekten küçük. Bir masa ve dört sandalye mutfağın her yerini kaplıyordu.
Karşıda sadece bir yatak odası vardı. Kapısı açıktı, açık kapıdan mı çıktınız? İçeriye adımımı attığımda üç kişi göz ucuyla bana döndü ama kimse bir şey söylemedi. Yatak odası ortadan ikiye ayrılmış gibiydi. Bir tarafı normal iki yatağı kaplarken diğer tarafı mini bir merdivenle ayrı yatak odası gibiydi. Her tarafta da iki yatak, iki çalışma masası vardı. Yatağın alt kısımları dolap gibi çekmeceliydi, galiba elbiselerimizi yatağın alt tarafına koyacağız.
İçerideki üç kıza birer bakış attım. Bir tanesi elindeki kitapları çalışma masasına yerleştiriyordu, tek sorun çalışma masasının tamamen dolu olması. Ben de kendimi zeki sanıyordum…
Diğeri... yatağın ucuna oturmuş, çantasını açıyordu. Bakışları bir yerlere sabit, mimiksizdi. Göz göze gelmemeye dikkat ediyordu. Omuzları düşük, teni soluktu.
Sonuncu kişi ise gözlerini üzerime dikmişti. Göz göze geldiğimizde bana elini uzattı. “Anka Vona, sen nesin?” dedi bozuk bir Türkçe’yle. Gülümseyerek uzattığı eli sıktım. “Rüya İdil Ak.” dedim. Elimi geri çektiğimde gülümseyerek “Aklımda tutmak zaman almak.” dedi, galiba o kelimeleri verecek ben ise kafamda birleştireceğim.
“Nerelisin?” diye sordum.
“Kazak, Kazakistan.”
Başımı hafifçe eğdim. “Güzel.” dedim kısık sesle.
Anka elini cebine atıp bir sakız çıkardı, paketi bana uzatmadı ama çiğnemeye başladı. Hiç paylaşma denilen duygu öğretilmemiş. Anka bana yaklaştı sonra gözleri yatağın ucundaki kıza kaydı: “O?” diye başını hafifçe eğerek fısıldadı.
Ben de onun gibi göz ucuyla baktım. “Bilmiyorum.” dedim aynı tonda. “Senin kadar bilgi verdim zaten.”
Yatağın ucundaki kız hâlâ çantasını karıştırıyordu. İçinden bir defter, bir tişört sonra tekrar bir defter çıkardı. Hareketlerinde telaş yoktu ama düzen de yoktu. Sanki sadece bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyordu.
Kendimi tutamayıp sessizliği biraz zorladım: “Merhaba?” Kız durdu. Başını hafifçe çevirdi ama gözlerini doğrudan bana kaldırmadı. “…Ahu.” dedi kısık bir sesle. Dudakları zorlanarak hareket ediyordu. Gözleri konuşmaktan kaçınmak için eğitilmiş gibiydi.
“Ben Rüya.” dedim nazikçe. “Karşındaki yataktayım.” Anka omzunu silkti “Utangaç.” dedi fısıltıyla ama içinde bir yargı yoktu, sadece tespit.
Bir anda masanın başından biri daha kalktı. Elinde üç kitap, bir defter ve bir kahverengi kalem kutusu vardı. Sessizce dolabına bir şeyler yerleştirdikten sonra arkasını döndü ve bize doğru geldi. Yüzünde ifadesiz ama gergin olmayan bir ciddiyet vardı sanki kimseyle derdi yok ama kimseye de ihtiyaç duymuyordu. Gözlük takmıyordu ama yine de gözlerini kıstı, bizi sırayla süzdü. “Ben Rena.” dedi. “Yataktan anlayacağınız üzere burada kalıyorum.” Rena kolundaki kitapları yatağın kenarına bıraktı. “İsimlerinizi duydum zaten, memnun olup olmayacağıma ileride karar veririm.”
Anka kendi yatağında oturdu. Telefonunu eline alıp gözlerini meşgul ederken bavulumu açtım ve eşyalarımı yerleştirmeye başladım.
Bir süre sonra Anka’nın “Parti, kaynaşma yapalım.” dediğini duydum. Başımı çevirip Anka’ya baktığımda bana telefon ekranını uzattığını gördüm. Ekranda akşamleyin kaynaşma partisi olacağı yazıyordu.
“Olur, gideriz.” dedim, diğer kızlara dönüp “Gideriz değil mi?” diye sordum.
Ahu bana baktı ama bir şey demedi. Rena ise “Evde kitap okumayı yeylerim.” dedi üsten bir tavırla. Anka hızla ayağa kalkıp “Kitap bir dağ olsa, kaçmak istemez misin sen? Bihter!” diye bağırdı, elini yukarı doğru kaldırarak dramatik bir sahneye giriyormuş gibi. O an hepimiz bir saniyeliğine durduk. Rena ile birbirimize baktık. “Ne dedi bu?” Rena’nın sorusuna omuz silktim ve “Bilmiyorum.” diye cevapladım.
İkimiz de bir anda gülmeye başladık. Sessizce değil, gerçekten kahkaha atarak. Bu odada ilk defa bir ses yükseldi. Ahu bile dudağının ucunu belli belirsiz kıvırdı. Gülümsedi mi, kas mı seğirdi bilemem ama o da en azından tepki verdi.
“Ben laf söylemiyorum, fikir söylüyorum. Kitap güzel ama insan da güzel. Neden beraber olmaz?” Anka’nın ne dediğini anlamıyorum. Şu an buna kesin eminim.
Rena gülerek başını iki yana salladı. “Sadece sessizlik seviyorum.” dedi biraz daha yumuşayarak. Anka hemen yaklaştı. “Tamam. Sessiz köşe buluruz. Sen kitap bak, ben insan bak. Olur?”
“Yarım saat.” dedi Rena, parmağını kaldırarak.
“Söz!” dedim hemen.
Anka da başını sallayıp elini kalbine koydu. “Söz, Rena Hanım.”
Ahu hâlâ sessizdi ama çantasından küçük bir ayna çıkarıp saçını düzeltmeye başladı. “Sen de geliyorsun.” dedim ona hafif gülümseyerek. Yanağı bile kıpırdamadı. “Kıyafetimi değiştiririm.” dedi sadece.
En azından hep beraber partiye gidiyoruz. Acaba başkaları bizim kadar mesafeli midir?
Bartu Kaya’nın Ağzından
“Kanka götünü kaça satarsın?” diye sordum. Furkan bilgisayarını çalışma masasına koyarken “Bu işler ciddi, iki üçe salmam emaneti.” dedi. Başımı olumlu anlamda sallayarak duvara yaslandım.
“Ama dolar üzerinden düşün.”
Furkan bir anda durdu ve bana baktı. “Dolar mı? Gerekirse önden delik açtırırım.”
Kahkahayı bastım. Hani öyle gülmek ki, içimden ciğer çıkacak sandım. Ulan bu çocukta iş var!
Vural yatağının üstünde oturuyordu, kulaklığını çıkardı. “İki dakika saçmalamayı kesin.” dedi ama yüzünde o yarım gülümseme vardı. Sevmişti bizi, daha ilk günden. Bir de sarışın hatunlar sevse fena mı olur?
Umut da dolabın kapağını kapatırken araya girdi: “Siz eskiden beri tanışıyor musunuz?”
Kollarımı göğsümde bağladım, gözlüğümü alnıma ittim. “Demin tanıştık.” dedim kendimden emin bir şekilde. “Ruh eşiyim ben bunun, daha ilk bakışta anladım.”
Furkan bana döndü, göz kırptı. “Kalpten bağ kurduk.”
Bu ev dört kişilik ama salon falan yok sadece yatak odası, ufak bir mutfak ve banyo. Aslında sıkışık gibi ama nedense tam benlik. Gürültü, karmaşa, birinin sürekli bir şey anlatması… hayat işte.
Vural düzen manyağı çıktı. Kitaplarını raflara alfabetik dizmiş. Diş fırçasını bile kutusuyla getirmiş. Hijyenik bir manyak.
Umut bizim ortanca ruh: ne deli ne durgun zaten bursluymuş. Onu da ilk dakika anladım, her cümlesinde sanki “ben gereksiz değilim” duygusu var ama tatlı çocuk. Tatlı derken, yumruk atınca üzülürsün yani o tatlılık.
Furkan da asosyal galiba, iki bilgisayar üç telefon getirmiş. Zengin piç işte, ne beklersin?
Ben? Ben Bartu Kaya.
Kendime ait bir tarifim yok ama başkalarının tariflerini bozmakta iyiyimdir. Yüzüm güler ama kafam çalışır. Ortamı koklarım, kokarsa patlatırım hele ki sarışın bulursam götümle bile koklarım.
Zaten ne demiş atalarımız? Sarışın bul.
Hızla ayağa kalktım. “Hızlı kalkanın siki kalkarmış derdi babam.” dedi Furkan tüm ciddiyetiyle. Yüzüne onu ciddiye aldığıma dair bir ifadeyle baktım. “Niye at sikmiş gibi bakıyorsun?”
Vural bıkkın bir şekilde odadan çıkarken Umut “At yerine ben sizi sikeceğim, düşün önüme.” dedi. Emir küçük yerden olduğu için Umut’un önüne düştük. Hep beraber kaynaşma partisi olacak olan B bloğa doğru yol aldık.
B blok bahçesi, gece olmasına rağmen sanki gündüzden kalan enerjiyi emip dışarı kusuyordu. Her köşede biri, her elde bir plastik bardak, her bardağın içinde ne olduğu meçhul ama kimse sorgulamıyor. Parti bu sonuçta, IQ geçici olarak devre dışı.
Biz erkenden gelmiştik. Furkan’la masanın birine çöktük, Umut müzikle ilgilendi, Vural da etrafı gözlüyor sanki güvenlik görevlisi gibi. Ona bir tane telsiz bulmam lazım. Cidden yakışır.
Tam plastik bardakları şerefe yapıp içecekken bir hareketlilik oldu. Girişte üç kişi belirdi. Işıkların tam altındalardı. Dikkatimi zaten dişi sinek bile çekiyor, o ayrı bir durum ama bu sefer cidden dikkat çekicilerdi.
Furkan dirseğimle dürttüm. “Bak bak… gelinler geldi.”
O dönüp baktı. “Vay anasını. Hemen gidip âşık olayım mı?” diye sordu beyninde olan son hücreyi kullanarak. Üç kızın arkasından birer kız daha geldi. Sarışın değildi hatta kumraldı ama dikkatimi çekti. Ona baktığımı anladığımda bana bakarak gülümsedi.
“Yasemin, gelsenize!” diye seslendi Umut. Yasemin mi? Dikkatimi çeken dört kız da bize doğru yürüdü. Masamıza geldiklerinde sarışın olan kız “Bana Yasemin deme diye kaç kere daha diyeceğim sana?” diye sordu. Umut hafifçe eğildi “Rena ismin hiç akılda kalıcı değil, hem annenin isminden neden rahatsız oluyorsun kuzen?” dedi sessizce. Demek bu sarışınla akraba ha? Bu kızlar ile beni yakın yapacak kişi Umut ise, artık Umut benim ruh ikizim. Nikâh şahidim. Hayat koçum. Sabah kahvaltım…
Diğer kızlar da sandalyelere dağılırken “Bartu Kaya.” diye hızla kendimi tanıttım.
“Rüya İdil Ak.” dedi dikkatimi çeken kumral. “Ama İdil diyen pek yok.” diye eklemeyi unutmadı. Ah be kızım, ben bu oyunların kitabını yazdım! Açıkça İdil dememi istiyor!
“Onu hallederiz İdil.” dedim. İdil gülerek başını eğdi. Furkan hemen atladı: “Ben de Furkan, bu arada ben ciddi biriyimdir. Yani çok ciddi… Yani bazen.”
Kızlardan birkaçı hafif güldü. En azından adam çabalıyor, ona da puan.
Umut kuzenine döndü. “Rena, bunlar bizim ev tayfa.” Rena başıyla selam verdi ama hâlâ kıl gibi duruyor. Minik bir tanışmanın ardından gözlerim sarışın kızlara bakmak yerine İdil’e bakmayı seçti. Gözlerim bozuk herhalde.
Masaya kuruldular. Bardaklar elde, müzik hafif, ortam soğumaya başlıyor ama bizim masa ısınmaya başladı. Anka’ya döndüm. “Kazakistan mıydı?”
“Evet, Almatı.” dedi. “Sen?”
“Ankara ama ruhum Bodrum.”
Furkan araya giren don gibi salmadı. “Bodrum mu? İki saattir Ankara pavyonu gibi götün başın ayrı oynadı, bir de utanmadan Bodrum mu diyorsun?”
Benim dışımda herkes güldü. Kendimi altına sıçan çocuk gibi hissediyorum. Hani herkesin ortasında altına sıçar da herkes güler ya, o misal.
Güzel birer şarkı çalmaya başladığında beni unuttuklarını düşünerek “Dans edelim mi?” diye sordum ortaya. İdil “Olur.” dediğinde gülümseyerek elimi uzattım. İdil elimi tuttu ve ortada olan boş alana doğru yol aldık.
Ellerimi İdil’in beline koymamla ellerini boynuma sardı. “Ahu olan o kız, hep sessiz mi?” diye sordum konu açmak adına.
İdil gözlerini Ahu’ya doğru çevirdi. “Çok tanımıyorum.” dedi ve gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti: “Ama evet, pek konuşmuyor.”
“Konuşmayı sevmiyor demek ki.” diyerek birer fikir beyan ettim.
İdil gülümserken hafifçe başını yana doğru eğdi. “Sen de fazla konuşuyor gibisin? İlk günden dansı teklif etmek falan…”
Belinde olan elimi yavaşça bastırdım ve İdil’i kendime doğru yaklaştırdım. “Bana lafa edene bak!” dedim yüksek bir alayla. “İlk günden dans teklifimi kabul etmek falan…”
İdil gülerken müzik bitti. Müziğin sonuna doğru mu kızı dansa kaldırdım amına koyayım!?
İdil benden uzaklaştığında ellerimi serbest bıraktım. Bizimkilerin yanına doğru ilerledik. “Bir dakika sürdü mü dansınız?” diye sordu Umut alayla. Umut’un dediğini sesimi incelterek taklit ettim. Umut omzuma vuracakken geriye doğru birer adım attım.
Ahu sessizce bir şey söyledi ama kimse ne dediğini anlamadı. “Ne?” diye sordu Rena. Ahu başını kaldırıp bizlere teker teker baktı. “Bağrışma sesi duydum.”
“Olabilir, partideyiz.” dedi Vural.
Ahu başını tekrar eğdi. Gözlerini yere dikti, bir an sustu Sonra sanki içine bastırdığı bir şey patlayacakmış gibi aniden konuştu: “Kız yardım istiyor gibiydi.” Bir iç çekti, ses tonunu toparlamaya çalıştı. “Benle… benle gelir misiniz? Tek başıma gidemem.”
Ortamda bir anlık sessizlik oldu. Kim ne yardımı istiyor olabilir? Belki de sevişme sırasında belirsiz bir fantezi uyguluyorlardır? Polis ve hırsız misali?
“Tamam, geliriz.” diye hepimiz adına cevap verdi Furkan.
Ahu önde, biz arkasında yürümeye başladık. Parti alanı yavaş yavaş geride kaldı. Işıklar azaldı, müzik uzaklaştı. Kampüsün biraz ötesindeki ağaçlık alana doğru ilerledik. Sessizlik arttıkça ayak seslerimiz bile yok olmaya başladı sonunda bir binanın arkasına, karanlık ve kuytu bir noktaya vardık.
“Sen buraya ne zaman geldin de sesi duydun?” diye sordu İdil. Ahu sessizce “Lavaboyu arıyordum.” diye cevap verdi. “Orada…” dedi fısıltıyla, parmağıyla ileriyi işaret ederek.
Bir kız ve bir erkek vardı. Tartışıyorlardı. Erkek kızın kolunu tutmuştu. “Senin yüzünden her şey boka sardı!” diye bağırdı erkek. Kız geri çekilmeye çalıştı, sesi titriyordu: “Sevilmemenin suçlusu ben değilim Pars!”
Bu kız neden bana tanıdık geliyor? Gözlerimi kısarak kızı inceledim: Zengin sarısı saç rengi, hafif eğik burnu ve boynunda olan beni. Tabi ya, bu kız bu üniversitenin sahibinin kızı! Üniversite sayfasında on kere paylaştılar. Peri’ydi galiba ismi.
Tam o sırada Pars bağırmaya devam ederken Peri geri çekildi ve sendeledi. Pars’ın göğsünü ittiğini gördüm ama daha ben ne olduğunu anlayamadan ikisi birden yere düştü.
Ve… yerde biri daha vardı.
Ahu fısıltıyla, korku dolu sesle konuştu: “Orada… biri daha var.”
İleriye birkaç adım attık. Yerde yatan… hareketsizdi.
