İlahi adalet terazisinde hiç kimsenin hakkı kalmaz.
Emre Eren Yurttaş’ın ölümü beni biraz sarsmıştı. Okunmamış bir okul, hayatı saçma sapan bir şekilde tatmış olan bir genç, koskoca aydınlık bir geleceğin karartılması yetmezmiş gibi, bir de o aydınlığın toprak altında kalması.. insanoğlu çok kötü. Hayat çok acımasız. Gerçekler çok kötü. Bugün bir yazı okudum. O kadar etkiledi ki beni. Şöyle yazıyordu;
19. yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “Bugün hava çok güzel” der. Gerçek ona bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir, doğru söylemesine şaşırmıştır. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte vakit geçirirler. Yalan hep doğruyu söylemektedir.
Yalan; “Su çok güzel, birlikte banyo yapalım!” der. Gerçek, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur, su gerçekten çok güzeldir. Ona inanarak soyunur ve yüzmeye başlar. Yalan ise bir an da sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyinerek kaçar ve kayıplara karışır.
Kızgın gerçek, kuyudan çıkar ve yalanı bulup, kıyafetlerini ondan geri almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır. Zavallı gerçek, kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur.
O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir.
Okuduğum bu yazıyı tablo olarak sipariş vermiştim bile. Odamdan çıkıp mola bahçesine doğru geçerken, içeriye giren sapsarı parlak saçlarını savuran, beyaz tenli, maksimum otuz yaşında diyeceğim bir kadın girdi içeriye. Su gibiydi maşallah. Leyla hanımın yanına gittiğini görünce yanlarına doğru ilerledim. “Hifa hanım, size bahsetmiştim. Psikiyatristimiz Bersu hanım, Bersu hanım psikoloğumuz Hifa hanım.”
Leyla hanımın tanıştırmasının ardından kahve içmek ve bahçemiz henüz bitmemiş olsa da hazır halini göstermek için mola bahçesine davet ettim.
Bersu Şahin, yeni psikiyatri bölümü doktorumuz. Kendisi 38 yaşında olduğunu söylese de Leyla hanım ve ben inatla inanmamaya diretiyorduk. Yaklaşık 11 senedir evli olduğunu ve bir çocuğu olduğunu söyledi. İsmi Mert imiş. Kahvelerimiz gelir gelmez Leyla hanım elinde iki adet davetiye ile yanımıza oturdu. Şaşkınlıkla açtığımda, “İnanamıyorum Leyla, o kadar zamandır birlikteyiz insan hiç mi bahsetmez.” Deyiverdim. Bersu hanım da bana katılarak konuştu. “Leyla ve Okan demek, sevdim. Fotoğrafınız varsa gösterir misin merak ettim.” Tabii diyerek heyecanla telefonuna sarıldığını gördüm. “Doktor hanım ben böyle şeylerden biraz çekinirim ya. O yüzden söylemek istemedim. Hem sizde sormadınız ki.”
“İşte benim savunmam. İkna oldum tamamdır.” Kelimelerimin peşi sıra Cihangir ve Emir bahçeye giriş yaptılar. Hep birlikte oturduğumuzda avukatlarımız ve yeni doktorumuzu tanıştırdım ardından toplantıya geçtim. “Bersu hanım gelir gelmez iş yüklemek istemezdim fakat fikir almak benim için çok iyi olabilir. Bir hastam var, ilaç tedavisi konusunda kararsızım. Kendisinin eski eşinin onları rahatsız ettiğini düşünüyor.”
“Hifa hanım böyle bir hastam olmuştu, dilerseniz anlatabilirim. Tecrübe tecrübedir sonuçta. Kadın, kocasının eski eşinin sürekli onları rahatsız ettiğini söylüyordu. Hatta sinir krizi falan geçirdiğini biliyorum sürekli olarak. Birkaç defa eski eşinin ismiyle karısına seslenmiş sanırım, karısı da bunu bacağından bıçaklıyor. Adam sakat kalıyor ve bacağını bir daha kullanamıyor. Meğerse neymiş biliyor musunuz, aslında kadının ilaca falan ihtiyacı yokmuş. Kadın tam anlamıyla deli diye nitelendirdiklerimizdenmiş. Hatta adamın eskiden bir evliliği bile yokmuş.”
“Hanımlar araya girmek istiyorum. Bende bu konu hakkında konuşmak için buralara kadar geldim.” Diyerk lafa atılınca, hepimiz Cihangir’e kulak kesildik. “Bersu hanımın bahsettiği hasta Yüsra Arduç. Hifa hanımın da bahsettiği hasta Yüsra Arduç. Eski eşi dediğiniz kişi, aslında kuzen çocukları olan ve birlikte büyük bir ailede büyüyen Serdar Arduç ve Ela Demirsoy. Okullar yollarını ayırsa da, üniversite bu kuzenleri aynı şehirde tekrar bir araya getiriyor. O zamanlar Serdar daha evli değil ve Yüsra, Serdar’ın belalısı gibi bir şey. Takıntılı adama anlayacağınız. Yüsra bunu kafasında kuruyor. Evlenme kararı bile, Serdar’ın Yüsra’yı susturmak için yaptığı bir eylemden ibaret. Adam bıçaklandıktan sonra telefon bile kullanmamış. Yasak çünkü karısına muhtaç durumda. Bu kadının yatırılması gerekiyor bence ama tabi siz daha iyi bilirsiniz. Bunları nereden biliyorsun derseniz, araştırdım ve buldum. Amma velakin sırlarımı paylaşmayı sevmesem de, herşeyi açıklığa kavuşturan çok güzel bir kadın bana yardım etti.”
Gözlerim fal taşı gibi açılmış son cümlesine karşı Cihangir’e pür dikkat bakıyordum. Emir konuyu dağıtmak istercesine, “O zaman bir tanışma ve açılış şerefine herkesi bize davet ediyorum. Terasımızı aynı bu bahçe gibi çok güzel dekore ettik ve açılışımızı hep birlikte yapalım. Bersu hanım eşi çocuğu, Leyla hanım ve nişanlısı, tdavetiye gözümden kaçmadı Leyla hanım. Cihangir, kızı ve özel misafiri ile aramıza katılacak. Ne dersiniz?”
Herkes onaylarken benim kafam allak bullak olmuştu. Çok güzel kadın, özel misafir. Ülkü bu durumu nasıl karşılayacaktı ki? Kafamda deli sorular dolanırken kendimi normale döndürmeye gayret ettim. Bersu hanım, çocuğunu okuldan alması gerektiğini söyleyerek aramızdan ayrıldı.
Siz burada durun ben bir telefonla görüşüp geleceğim dedi ve Cihangir de adaya veda eden isimlerden birisi oldu. “Kim?” dedim Emir’e dönüp. “Kim kim?” dedi anlamayarak.
“Çok güzel kadın, özel birisi kim?”
“İsmini bilmiyorum ama akşama görürsün söyleyemem.”
“Ülkü öğrenirse çok kötü olacak.”
“Ülkü zaten tanışmış ki.”
“Ne demek tanışmış nasıl tanışmış. Ben niye bilmiyorum.”
“Hayatım yaklaşık bir buçuk haftadan fazla bile olabilir hatta, konuşuyorlar. İlk görüşte kalbim çarptı dedi.”
“Kalbim çarptı mı dedi, yok yav. Allah allah. Demek kalbi çarpmış. Vay be. Enişte bilsin, abla bilmesin. Tamam madem, kurcalamıyorum.”
“Bence de kurcalama, sabret. Cihangir geliyor sus anlamasın konuştuğumuzu.”
Haafiften kıkırdamaya başladık, bir şeyler karıştırıyor ya da dedikodu yapıyor gibi görünebilirdik ama kimin umrunda canım.
. . .
Sonunda eve varışımızın ardından Emir’i liste yapıp markete yollamıştım ve gelene kadar da yiyecek bir şeyler hazırlamıştım. Yemeğimizi yedik, toparladık derken kapı çaldı ve Leyla hanımlar geldi. On dakika geçmeden zil çaldı ve Bersu hanımlar da gelmiş oldular, derken peşleri sıra Cihangir ile Ülkü2yü gördüm arkalarında. Kapıda denk gelmişlerdi.
Cihangir’in arkasında dalgalı açık kumral saçları ve bembeyaz teniyle bir kadın duruyordu. Yaşı en fazla yirmi beş desem de nafile, Besu hanıma da otuz dedik otuz sekiz çıktı, hala şokunu atlatamıyorum.
Oturduk çay kahve derken, Cihangir araya yine bodoslama bir giriş yaptı. “Gençler, benim size bir şey söylemem gerekli. Bu Sebahat İnceçam vardı, hatırlarsanız. Heh işte onun patronuyla tanıştım ben. Bizim Kadir var bana borcu vardı. Neyse dur onu sonra anlatacağım. Şimdi ben bu gazinoya gittim geçen gün. Oturdum yedim içtim vesaire.. sonra dedim ki, Sultan hanım yoklar mı, ben onunla görüşmek istiyorum. Ters çıkışınca adamlar bana, sıvıştım uzatmadan. Ertesi gün, işte bu Kadir’i yolladım. Beş yüz lira borcu varmış bana bunun, defterde yazıyor benim. Ben yine geçen gün faturamı ödemeye para bulamadım nakit. Neyse işte dedim git. Sultan denen kadını sor diret birazcık. Bu eleman gidiyor. Kamerayı karşıya bantlıyor. Bluetooht kumandayla da kayıt tuşuna basıyor. Bunu bir dövüyorlar size anlatamam. İzlerken borcumun acısını çıkarmış olabilirim ama üzüldüm de biraz. Bu ayağı kalkıyor kendini kameranın önüne doğru atıyor. Telefonu çekip cebine koyuyor ve çıkıyor oradan. Avukatı olan bende şikayetçi oldum Kenan Kayalı ve adamlarından. Attırdık onları içeriye. Ama Kenan Kayalı hala serbest adamları içeride. En güvenilir adamları hemde. Haha bir de şey dedik, savunmaya bak şimdi. Alemci insan olmak için sosyal medyaya video atacaktım. Kendimi çekmek için ayarladım ama adamlar beni döverken çekmişim dedik. Gülmemek için zor durdum ya.”
Artık içimde tutamayarak söyledim. “Oğlum sen manyak mısın? Uyuşturucu işine arkadaşını yolladın, gazinoya arkadaşını yolladın bir de dayak yedirdin.”
“Borçlarını ödeselerdi kurban olmazlardı ablacığım.”
Ardından yanında oturan hanımefendiye döndü ve anlatmaya başladı. “Bir gün yine kendimi maceraya adamak amaçlıdır ki, oturmuş kitap okuyorum. O sırada da birisiyle görüşmem var, yine sizin olaylara karışacağım tabi. Neyse kitabı koyduğum yerde bulamadım. Odadan çıktım, bir baktım karşıda oturmuş bekleyen bir kadın. Ama nasıl güzel, bir içim su desek yeridir. Elinde de benim kitabım. Teşekkürler diyerek kitabı almak istemiştim ki, ne yapıyorsun sen be? Diyerek çıkıştı bana. Bakın dedim hanımefendi, bu kitap bana ait. Kitapta şey İzlanda Balıkçısı. Kadın bana demez mi, ne diyorsun sen be benim bu diye. Ama kadında kitap okuyacak bir tip hiç yok. Neyse işte, nerden senin oluyor o diye çıkışınca, içerisinde isminin yazdığını ve bazı sayfaların altının çizili olduğunu görsterdi. Ardından bana ne dedi biliyor musunuz? Her kelimesi ezberimde kaydedildi hatta. Dedi ki; Bu kitap fransız yazar Pierre Loti’nin eseridir, ayrıca denize ve denizcilere dair, klasikler arasında gösterilen bir eserdir kör cahil. Aynen bu cümleleri kurdu ve ben bu kadına vuruldum arkadaşlar. İşte o kadın..” dedi ve yanındakini göstererek “Ela Demirsoy.”
Gözlerim fal taşı gibi açılmış ağzım hafiften aralık kalmış bir şekilde Ela Demirsoy’a bakıyordum. Bersu hanım “Ben tanımıyorsunuz sanıyordum, biz tanışıyoruz.” Deyiverdi.
Benim şoklarım üst üste devam ederken bir de üstüne üstlük katlayarak, Cihangir yere indi, diz çöktü. “Eğer kısa bir sürede böyle bir bağlanmaya inanmıyorsan anlarım, ama ben ömrümü seninle açılmayacak bir kördüğüm yapmak istiyorum. Benimle evlenir misin?” karşılığı evet olan bu soru benim beynimin eror vermesine sebep olmuştu.
Herkesin dağılışının ardından kendime ve eşime birer türk kahvesi hazırladım. “Baban hala içerde mi?”
“Evet hayatım ve annem bizi yemeğe çağırıyor. Birkaç gün önce bunu söyledi ama ben pek sana teklif etme taraftarı değildim. İstemezsen gitmeyiz.” Başımı hafif eğerek masum bir bakış attım. “Sen gitmek istiyor musun?”
“Aslında hayır ama evet. Yani annem diye gitmek istemiyorum ama ağzını arayarak ipucu bulabiliriz diye gitmek istiyorum. Bu yaptığımda yanlış o yüzden kararsızım. Bir evlat olarak mı yoksa bir avukat olarak mı düşüneceğim bilemiyorum.”
Yanına yanaşıp, yanağına bir öpücük kondurdum. “Bak canım, bence gidelim. Sen o an bir evlat gibi davranırsan, ben alttan yol yaparak ağzını ararım ama eğer bir avukat gibi davranırsan, o zaman mutlu aile tablosunda kayınvalidesini destekleyen gelin moduma geçerim. Hem ikimiz aynı an da aynı tavırı gütmezsek, annende hiçbir şeyden emin olamaz. Bizimde şüpheli yaklaşıp yaklaşmadığımızı anlayamaz. Senin o an hangi şekilde yaklaşmak istediğini, gitmeden bilemeyiz.”
“Haklısın hayatım, birkaç güne haberleşiriz o zaman.” Dedi ve sımsıkı sarıldı. “Sen ne olursa olsun bırakma beni olur mu? Annem babam her hangi biri için bile darılma bana lütfen. Hep benim iyilik meleğim olarak kal, olur mu?” işte balık burcu erkeğinin dramatizesi. Hayır burcu da balık değil ama, duygusallığı yükseleninden geliyor olsa gerek. Çünkü Emir, tam bir aslan erkeği. “Ailen ya da başka biri umrumda değil, bana senden zarar gelmediyse, ben seni bırakmam zaten.”
. . .
Güzel bir sabaha uyanmıştım. Bugün Sebahat hanım ile görüşmem vardı. Ona bir teklifim olacaktı. Belki de Kenan Kayalı bu teklifin sonunda tutuklanacaktı. Güzel güzel giyindim. Çok enerjik bir moda büründüm ve kıyafetlerimi ona göre seçmiştim. Takı bile taktım bugün. Normalde çok takı takan bir insan olsam da, son zamanlarda en fazla saat ve belki küpe takar olmuştum.
Emir’in hazır vaziyette aşağıda beni beklediğini gördüm. “Hayatım çıkmamışsın.” Deyiverdim. Tebessümle konuştu. “Dedim ki bu sabah karıcığımı alayım güzel bir kahvaltıya götüreyim. Sonra iş yerine bırakırım. Sinsi karım da Sebahat hanımla görüşmesini güzel bir şekilde geçirir, sonra beni ara gelirim. Yenni mola bahçesinde kahvemizi içeriz. Ne dersin, güzel düşünmüş müyüm?”
“Hımm nefs bir fikirmiş bu, hadi gidelim bakalım. Ben sinsi miyim ya?” kapı eşiğinde gülüşmelerimiz yeni flört eden çiftler gibiydi.
Mavişehirde bir kahvaltı yerinde durduğumuzda, “Sen burayı nereden buldun?” diye bir soru yönelttim. Benim şebek kocam, dün gece sosyal medya fenomenlerini araştırmış, İzmir’de yaşayan bir çiftin burayı çok övdüğünü, hikayelerinde görmüş ve konuma bakarak buraya getirmiş. Allahım dedim, bu adam bir rüyaysa, lütfen uyanmayayım.
Serpme kahvaltımızın yavaş yavaş tamamlanmasıyla, yemeğe başladık. “Bugün Sebahat hanıma bir teklifte bulunacağım. Kabul ederse, belki Kenan Kayalı’yı tutuklayabiliriz amak kesin bir sonuç veremeyeceğim.”
“Aşkım” dedi ve ağzındaki lokmayı bitirerek konuştu. “Bugün bizde Kenan Kayalı’yı tutuklayabiliriz ama bir izin belgesi gerekiyor. İşler yolunda giderse, kesin tutuklarız ama tabi bende kesin bir sonuç veremeyeceğim.” Gülümsedim bu sözler üzerine ve çay bardağımı kaldırdım. “O zaman Kenan Kayalı’yı tutuklamaya içelim ortak.” Ardından o da bardağını kaldırıp benimki ile tokuşturdu ve “İçelim ortak” diyerek ekledi. Bugün sabahım gerçekten güzel başlamıştı. Günüm daha başlamadan, üzerimde hiçbir yorgunluk olmayacak şekilde hafiflemiştim.
Aklıma takılan bir çok şey vardı ama bu güzelim keyfimi hiçbir şey konuşarak bozmak istemiyordum. Kahvaltımız bittikten sonra, beni kliniğe bıraktı ve ardından o da ofisine doğru yol aldı.
Mola bahçesine doğru kafamı eğdiğimde, “Ooo afiyetler olsun hanımlar.” Dedim kliniğimizin güzellerine. Bersu hanım, Leyla hanım ve Ela hanım hep birlikte oturmuş, bahçede kahvaltı yapıyorlardı. Bugün son kolilerinde sabah teslim edilmiş olması gerekiyordu. Çiçekler ve saksılar gelmişti hatta çoktan yerleşmişti. Bahçemizin üzerini şeffaf branda ile kaplamıştık. Sadece ağacın olduğu kısım brandalı değildi. Ağacımızı renkli ışıklarla kapladık ve bugün gelecek olan son kolilerde, tablolar vardı. Kitaplık dün akşam gelmişti bile. Birkaç eser sipariş vermek adına, daha doğrusu klasiklerimizden eserler olmasına önem göstererek, kitap sitesine giriş yaptım. Ardından bahçeye gidiyordum ki, Sebahat hanımın içeriye girdiğini gördüm. Hemen odama geri girerek, Leyla hanımın yönlendirmesini bekledim.
Sebahat İnceçam, bugün bana çok yardımcı olabilirdi, fakat tam tersi olarak kabuğuna da saklanabilirdi. Hiç beklemeden direkt konuya giriş yaptım. “Sebahat hanım, kanınızda hiçbir sıvı bulunmadığını benim kadar iyi bildiğinize eminim. Hiç şaşırmış gibi yapmayın lütfen. Sizi anlayabilirim, eminim ki bunu dikkat çekmek için yaptınız. Bir daha kullanmadığınızı da gönül rahatlığı ile emin bir şekilde söyleyebilirim. Şimdi size söz hakkı vermeden önce çok önemli bir soru sormak istiyorum. Siz Kenan Kayalı denen bu adamı içeriye attırmak ve çocuğunuza kavuşmak istiyorsunuz. Bunda hem fikiriz bence. Korkmadan, cesur bir şekilde, en önemlisi bana güvenerek bir şikayet dilekçesi yazmanızı istiyorum. Risk olarak görüp kabuğunuza çekilirseniz anlarım tabiki, ama yapmayın bunu.” Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve ardından yutkunarak konuştu. Boğuk bakıyordu. “Ne yapmam gerekiyor doktor hanım. Yaptığı tüm işkenceleri yazabilirim. Hatta alın buyrun..” derken kolunu bacağını ve boynunu gösteriyordu. Saçını tutarak konuştu. “Bakın bu morlukları alın çekin. Çoğu üç dört günlük ama geçmeyenlerde var. Saçlarım bile dökülüyor bakın. Alın size kanıt. Yazarak ve konuşarak bile anlatırım. Yeter ki bana inanacaklarını bileyim. Hiçe sayılmayacağıma emin olayım. Her kanıtı sunarım önünüze. Ben artık kızıma kavuşmak istiyorum. Sadece ben değil ki, herkes bu adamın attığı dayaklara savunmasız kalmaktan kurtulmak istiyor. Yardım edin bana lütfen.”
“Avukatlarımız bu işi kökünden çözecek, güvenin bana.”
Her izin, her yaranın ve her morluğun fotoğrafını çektik. Kan değerlerini tekrar tekrar farklı tarihler olacak şekilde tüm tahlil sonuçları ile birlikte bir dosyaya koyduk. Yazılı ve imzalı bir şekilde tüm yaşadıklarını anlatan şikayet kağıdını da içerisine yerleştirdik. Sesli bir kayıt aldık ve kayıt cihazını da dosyanın içerisine bıraktık. Sebahat İnceçam’a ait olan dosyayı bir de kendime kopyaladım ve tekrar orijinal bir imza atmasını istedim.
Sebahat hanımın gidişinin ardından dosyayı çekmeceme koydum ve çekmeceyi anahtarla kilitledim. Anahtarı çantama koyduğumdan emin olarak ayrıldım odadan. Hiç kimseye bir şey söylemeyecektim. En azından, Emir ve Cihangir kliniğe gelene kadar. Ne yaptılar ne ettiler çok merak ediyordum.
Bahçeye çıktığımda, Leyla hanım Yüsra Arduç’un randevusunu iptal ettiğini ve bir daha gelmek istemediğini söyledi. Ela nerede diye sorduğumda, “Sinirlendi ve ben bu olayı çözeceğim diyerek çıkıp gitti.”
“Tutmadınız mı Leyla hanım.” Dedim bir sinirle ve devam ettim. “Nasıl tutmadınız ki, o kadın tedavi görmek zorunda. Ya Ela’ya şimdi bir şey olursa? Siz bunları düşünmüyor musunuz? Evini nereden bulacağız şimdi?”
“Ben biliyorum evini, daha önce gitmiştim. Çok olmadı zaten gideli, yetişiriz.” Bersu hanımın kurtarıcı melekliği sinirlerimi dizginlememe sebep olmuştu. “Kusura bakma Hifa, ben tahmin edemedim, aklıma gelse yollamazdım Ela’yı.”
“Önemli değil Bersu, rica etsem arabayı ben kullanabilir miyim?” tabi demesiyle evi tarif etti. Sinirimi gazdan mı çıkarmadım, kornadan mı çıkarmadım, neler yaptım bilmiyorum. Yolda adamın tekini dövmemek için kendimi zor tuttum bile diyebilirim. Binanın önüne vardığımızda birer ikişer merdivenleri nasıl çıktığımı bile bilmiyorum. Kapının aralık olması, beni kuşkuya düşürmüştü. Sen bir pisliksin, ailemi mahvettin diye bir ses. Yüsra hanımın sesine karşılık içeriye daldığımızda, Yüsra’nın elinde silah ve doğrultusu Ela.
Yüsra hanımın planlaması mıdır emin olamasam da peşimiz sıra gelen polis ayak sesleri. Tarifi olunmayacak dehşet bir manzara. Ela silaha doğru atladı derken silah sesi.
Serdar arduç olduğunu tahmin ettiğim kişi, kafasını aşağıya doğru eğdi ve kanlar akmaya başladı. Kim vurdu kimse bilmiyordu. Yüsra Arduç’un titremelerine karşılık Ela’nın haykırşları ve hıçkırıklı ağlamaları. Silah ortaya atılırken Ela silahı geriye doğru köşe bir tarafa bıraktı.
Hayatımızın kayışının koptuğu anlar olur bazen, tutamaz ve durduramayız. En çok başkalarının hüzünlerine üzülürken kendimiz yaşasak kahrolacağımız aklımızın ucundan bile geçmez. Halbuki kimse yaşamaktan vazgeçmek istemez. Bir kolunu, bacağını, gözünü kaşını kaybetmek istemezken, hayatının sona erdirilmesi ne kadar acı veren bir son olur.
Yüsra Arduç tutuklanırken, ifadelerimiz vermemiz sonucunda, üç kişi kliniğin yolunu tutmuştuk. Bersu hanım bu defa arabayı kendisi kullanmayı tercih etmemişti ve kullanmam için bu defa kendisi teklif etmişti. Bir ölüme bir krize ve haykırışlara tanık olmak, üstüne bir de bunları polise anlatmak zorunda kalmak her birimizin psikolojisini bozmaya yetmişti.
Kliniğe girmemiz ile birlikte Leyla hanım birer bardak su verdi ve bizi bahçeye oturttu. Yüzümüzden bin parça düşüyordu her birimizin. Türk kahvesi eşliğinde konuşacaktık ki, Cihangir ile Emir de peşimiz sıra giriş yaptılar. Cihangir’i gören Ela koşarak gidip sarılırken, Ela’yı gören Emir hemen ayak ucuma çömeldi. Ellerimi tuttu. Ne yaşadın sen dedi. Neyin var demedi, bir şey olup olmadığını sormadı. Ne yaşadın dedi hemen. Hafif bir tebessüm ederken ellerimi tutan ellerine sımsıkı tutunduğumu hissettim. Zoraki tebessümümü bir köşeye bıraktım. Ela Yüsra Arduç ile konuşmaya gitti. Bizde peşi sıra gittik. Yetişemedik ama engelleyemedik. Serdar Arduç öldü.” Yutkundum. Konuşamadım daha fazla. İçimden gelen tek şey sigara içmekti. “Cihangir” dedim “Bana bir tane sigara verir misin eğer varsa.” Uzattığı sigarayı yakmış olsam da içicisi olmaddığım için resmen ziyan ediyordum. Sanki iyi geliyor gibiydi ama zararlıydı. Cümleye baktım bir, iyi geliyor gibi ama zararlı. Tıpkı hayat gibi.
Akşam olmuş, hava kararmış ve evin yolunu tutmuştuk. Cihangir’ bu gece Ela’yı yalnız bırakmaması gerektiğini ve eve götürmesini söylemiştim. Ülkü ile vakit geçirirse kendisini biraz daha iyi hissedebilir diye düşündüm. Yarın bir cenazemiz olacaktı ve ben artık tedirgin bir şekilde hastalarıma yaklaşmaya başlayacaktım. Bundan da adım kadar emindim.
. . .
Sabahın ilk saatleri ile açtım gözlerimi. Yüzümü yıkadım ve yaslı ruh halimle üzerimi zar zor giyindim. Cenazeye gidişimizi anlatmak bile istemiyordum. Çok şükür ki, Yüsra Arduç hastanedeydi ve cenazeye katılmamıştı. Yoksa işler karman çorman bir hal alabilirdi.
Cenaze sonrası hep birlikte klinikte oturmuştuk ve Cihangir’i bekliyorduk. Bize birkaç haberi olduğunu söylemişti. Kısa bir sürenin ardından, Cihangir de içeriye giriş yaptı. “Arkadaşlar başımız sağ olsun.” Dedi ve oturdu. Leyla hanım demlediği çaydan herkese ikram ederken, Emir konuya girdi. “Cihangir az önce karakoldaydı. Kenan Kayalı tutuklandı.”
“Nasıl yani?” diye atıldım. Açıklaması Cihangirden geldi. “Nasılı şöyle ki, bir belge çıkarmamız gerekiyordu. Biz de uyuşturucudan arama belgesi çıkarmayı düşündük. Onaylandığı gibi gazinoyu arattırdık ve şansımıza Kenan Kayalı bir kadını döverken yakalandı. Önce Sebahat hanım sanmıştım ama meğersem başka birisiymiş. Bizde uyuşturucudan değil, şiddet göstermekten tıktık içeriye.”
Kalktım ve odama giderek çekmecemdeki dosyayı çıkardım. Geri dönüp fiskosun üzerine bırakırken konuştum. “Madem öyle, alın ebedi olarak çıkamasın içeriden.”
Bu defa gözleri fal taşı gibi açıln kişi Cihangir olmuştu. Dosyayı koymamla, bir hışımla kaptı. “Lan bu ne? Harbi harbi alkış tutmak istiyorum şu an abla. Yara bere izleri. Tarihli, raporlu. Şikayetler, yok artık ses kaydı bile var galiba.” Ses kayıt cihazına bastı bir iki saniye dinledi ve kapatıp konuşmaya devam etti. “Harbiden ses kaydı bile var. Ee şey vardı bu kadında, madde.” Arka sayfayı gösterdim bu defa. “Rapor bir, rapor iki hemde farklı tarihlerde. Bu bizim işimize çok yarayacak, Emir bak.” Dosyayı Emir’e uzattığında, biraz göz gezdirerek bana doğru döndü. Alnımdan öptü ve sırıtarak konuştu. “Demek naçizane planın buydu, sinsirella.” Eveeet deyiverdim bir an da.
“Şimdi biz bu dosyayı alıyoruz, sende Sebahat hanıma teşekkürlerimizi iletiyorsun. Gördüğüm kadarıyla bu kopyası. Orijinalini de kendi imzanla birlikte saklıyorsun ablacığım. Yalnız bir dakika ya aklıma bir şey geldi. Ben bir de çocuk kaçırma mevzusundan arattırdım bu adamı. Şikayetler arasında bu da vardı. Ne Sebahat İnceçam, ne de Nesrin İnceçam isimli kimlik girişi bile yok. Oradakilerin her biri kayıtlıymış sisteme. Kendileri de yoktu zaten.” Cihangir’in sözlerinin peşi sıra Emirden de birer çift laf geldi tabi. “Bene biz, bu dayak yiyen kadını bir sorgulayalım, bakalım neden dövüyormuş o pislik. Belli ki bir şey öğrenmek istiyordu. Başka bir şey istese bu kadar uzamazdı diye düşünüyorum.” Azıcık bakışmalarının ardından söz tekrar kardeşimdeydi. “Bende seninle aynı şüphedeyim enişte. Sebahat yüzünden dövdü mü diyorsun.”
“Ben direkt olarak Sebahat kaçtı diyorum. Hatta gel sana sebepte söyleyeyim, hazır mısın? Kenan pisliği Sebahat’in bir şey çevirdiğini anladı ve çocuğunu kadından kaçırdı. Sebahat hanımda çocuğunu bulmak için kaçtı gitti. Hatta her şeyi itiraf edip Kenan dan şikayetçi olmasının altında da bu cesaret yatıyor. Nasıl analiz ama kayınço?”
“Çok iyisin enişte kapmışsın bir şeyler. Bir ara boş zamanında gel bari de, ofiste birlikte film izleyelim. Meyveler senden.”
“Sen meyve yiyerek film mi izliyorsun?” diye merakla sordu Ela. Hafifçe gülümseyerek cevapladım. “Cihangir cips yemez mısır yemez sağlıksız keyif, ilerde benim keyfime zarar verecek der hep.”
“Yaa ne kadar güzel. Bende cips falan yemem, kola da içmem ama.” Ela’ya karşı ters ters bakan Cihangir’i görünce kendimi tutamayarak gülmeye başladım. Herkesin bana baktığını görmemle “Kusura bakmayın duramadım. Kola Cihangir’in kırmızı çizgisidir. Bir ara sabah kahvaltıda bile dadanmıştı, zor vazgeçirdim. Annemde öyledir.” Boynu bükük Ela ise, “Tamam o zaman. Kırmızı çizgiyse madem, olsun.” Deyiverdi. “Kahve isteyen var mı diye sorduğumda, herkesin onaylamasıyla Leyla hanım ayaklanmıştı ki, “Lütfen Leyla hanım bu defa kahveler benden olsun.” Diyerek yerine oturmasını istedim.
. . .
Keyif yapmak istesekte keyfimiz kursağımızda kalabiliyor ve hevesimiz kesilebiyordu bazen, bazense hiç ummadığımız an da geri dönüşler sezebiliyorduk. Bu akşam sevgili kayın validem olan Beril Akıncı’nın evine yemeğe gidecektik. Bakalım benden hala ne kadar hazediyordu, önceden yüzde on ise, şimdi yüzde üç belki diyebilirim. Ne diyelim, yaşayalım görelim.
Sabahın sekizi ve ancak kendime gelebildiğim vakitlerdeyim. Duşumu almam ve üzerimi giyinmemin ardından bir şeyler atıştırıp evden çıkmam, tüm bu saydıklarım yarım saat sürdü desem, kendime bile inanamam. Çünkü ben biraz uyuşuk bir kızımdır.
Kliniğe girişim ile Bersu hanım geldiğinden beri bahçemizde standartlaşan kahvaltı seansına ilk defa bugün bende dahil olmuştum. Sabah saat altı ivarı Cihangir’in attığı mesaj beni biraz endişelendiriyordu. Sebahat İnceçam’ın kaçtığı ve kayıpara karıştığı bilgisini paylaşmıştı benimle. Durgun bir şekilde bahçemizde gevreklerimizi yerken Leyla hanımın masasındaki telefon çaldı. Konuşup geldikten sonra “Hifa hanım” dedi. “Yeni bir hasta mı var sabah sabah Leyla hanım, bugün boştum ben ya.” İsyanlarımın ardından “Yoo bugün boş değilmişsiniz ama artık boşsunuz. Sebahat hanım bugün randevusuna gelemeyeceğini söyledi.”
“Az önce o mu aradı yani”
“Evet.”
“Leyla hanım numarayı bana verebilir misiniz?” numarayı almam ile hemen aramam bir oldu. “Alo Sebahat hanım, siz misiniz?”
“Doktor hanım, çok şükür. Aramazsınız diye çok endişelendim.”
“Sebahat hanım neredesiniz allah aşkına. Tam her şey rayına oturacaktı, Kenan Kayalı’yı içeriye atmayı başardık.”
“Çocuğumu kaçırdı doktor. Şehir dışındayım ben, kızımdan iz bulmaya çalışıyorum. Nerede bilmiyorum.”
“Anlıyorum fakat buna anlayış gösteremem Sebahat hanım, lütfen gelin kızınızı birlikte arayalım, dinleyin beni.”
“Kapatmam lazım doktor hanım, arayacağım.”
Elim ayağım boşalır gibi hissetsem de, zar zor toparlandım. Apar topar odama geçip Sebahat hanımı aramıştım. Bahçeye geri döndüğümde Bersu ve Leyla hanımın bir şey mi oldu derlercesine bana baktıklarını gördüm.
“Sebahat hanımın sabah kaçtığı haberini aldım. Çocuğunu kaçırmış bu Kenan denen genetiği değiştirilmiş organizma kişiliksizi. Sebahat de tabi, çocuğunun peşine düşüyor. Tıpkı Emir ve Cihangir’in söylediği gibi. Haklı çıktılar yani. Bugün de randevusu falan yoktu. Bana ulaşabilmek için yapmış hepsini.” Her biri bu olayları tahmin ettikleri için sessiz kalmayı tercih ettiler.
Bersu hanım, hastası gelince bahçeden ayrıldı. Ardından bende saksıdaki çiçeklerle ilgilenmeye başladım. Yüsra Arduç’tan bir haber yoktu. Hala hastanede olduğunu biliyorduk sadece, Sebahat İnceçam ise kaçmıştı. Tek bildiğimi kaçtı ve kızını arıyor, hepsi bu. Serdar Arduç ve Emre Eren Yurttaş toprağın altındaalar ve Samet Ercan’dan hala bir haber yok. Kenan Kayalı ve Cihan Akıncı hala tutuklu olabilirler fakat işler sarpa sarmış vaziyette. Çok karmaşık durumlara düştüğümüzün kanaatindeydim artık.
Saksılarla geçirdiğim günümün sonunda soluğu Beril Akıncı’nın evinde almıştık. İlk ve son akşam yemeğimiz olabilirdi, ipucuna göre değişir tabi. Sevgili kayın validem sofrayı donattırmıştı fakat içimden bir ses diyordu ki, yeme zehirlenirsin. Ufak ufak aldığım yudumları tükürmemek için kendimi zor tutuyordum. Midemin bulandığını fark etmemle apar topar kalktım sofradan. Kendimi ne kadar sıktıysam lavaboya girdiğim gibi istifra etmiştim. Lavabonun kapısını açtığım an da Beril Akıncı’nın kolumdan tutarak beni çekiştirmesi bir oldu. Girdiğimiz oda Emir’in odasıydı. Kolumu bıraktığında sanki beni odaya iteler gibi hareket ediyordu. “Al bak neye güvendiğini gör.” Dedi ve odadaki masanın altında kalan çekmeceyi açtı. Ardından kitaplıktaki dosyaları yerlere döktü. “Sadece sen mi araştırıyorsun? Bak kocana bak” öfkeli haliyle dolabın içinden bir dosya çıkarıp elime tutuşturdu. “Al bak. Oğlum seninle niye evlendi anlarsın belki.” Dedi ve odadan çıkıp gitti. Elimde duran dosyaya bakarak yatağa oturdum. Hifa Sultan Karayel yazıyordu.
Emir’in odaya girdiğini görsem de sakince durdum. “Hayatım korkutuyorsun beni.”
“Yalan mıydı her şey? Beni sevmen benimle evlenmen. Annen baban hayatın bir anlaşma mıydı? Sevmedin mi sen beni?” hayal kırıklığına uğramış bir insan ne kadar yıkık konuşabilirse, o kadar yıkık konuşuyordum. “Hayatım bak.” Böldüm lafını öfkemi tutamayarak. “Lan bana hayatım deme. Ben sana ne dedim, gelip bana söylesen ben sana istediğin dosyayı verirdim dedim. O kadın niye öldü Emir, sen öleceğini biliyordun. Benimle konuşmayı bile kestin. Aldın değil mi o zaman bile benden belgeleri. Sırf bu yüzden bana yakın durdun. Keşke yakın dursaydın, evlendin lan sen benimle. Adi, sen beni araştırıp ne yapmayı umuyordun. Ne yapabilirim diye düşünüyordun bir söylesene bana. Aşağılık pislik. Bu dosya bende kalacak. Sen de bir daha benimle hiç bir çatı altında kalmayacaksın.” Kapıyı çektim ve gittim.