Kaça kaça çıktığım karakoldan aslında kefaretimin ödendiğini öğrenmemle kıvırta kıvırta geri girdim ve parmaklıkları sökük atmamışım gibi geri yerine oturtarak polislerin beni normal yollarla dışarı salmasına izin verdim. Devlet malına zarar vermekten ayrı bir maddi ceza yemem işin tuzu biberiydi.
Miraç'ın hastane yolunda olduğunu biliyordum. Bu yüzden bir taksi çevirmek için koşa koşa ana yola çıktım. Taş döşeme yolların hepsi sokak arası evlerle doluydu, bu yüzden he deyince taksi bulmam kolay olmadığı için karakolun çevresini dolaştım. Ancak bu sırada gördüğüm siyah, film kaplı bir aracın etrafındaki tuhaf, takım elbiseli adamlarla bir anda irkildim ve kendimi en yakın sığınağın ardına attım. Adamlar kendi aralarında konuşma halindelerken karakoldan çıkan bir adam yanlarına gelip bir şeyler söyledi. Bununla birlikte kel bir adam telefonla birilerini arayarak diğerlerinin yanından uzaklaştı. Ama bu şekilde bana daha da yaklaşmış olmuştu.
"Simge Hanım..." diyerek başladığı sözlerle aniden dikkat kesildim. "Karakola alınan kadın Miraç Bey'in kefareti ödemesiyle salınmış. Sizin şikâyetiniz için resmi evrak gerektiğinden hastane polisine ifade vermeniz lazım. Miraç Bey de on dakika önce yola çıktı."
"Anlıyorum efendim. Peki, kadını etkisiz hale getirelim mi?"
Has... Bahsettikleri kadın ben olmalıydım ve etkisiz hale getirmekten kasıtlarının umduğum şey olmaması için duaya tutuştum.
"Tamamdır. Peki, Miraç Bey'i şimdi mi alalım yoksa hastaneden sonra mı?"
Simge denen kadın her ne dediyse kel adam onu hızla onayladı ve adamlarına dönüp "Hemen yola koyuluyoruz!" diye seslendi. "Adamı mı alacağız?"
"Simge Hanım direkt Büron Otele götürülüp Başkan ile konuşturulmasını istedi. Kendisi ameliyat sebebiyle şirket tarafından hareketsizlik emri almış, biz götüreceğiz."
"Tamam. Atlayın."
Onlar araca binip gözden kaybolurken ben Simge'nin bu adamlarla ne işi olabileceğini düşündüm. Sadece beni gözetlemek ve potansiyel düşman olmaktan def etmek için mi adam tutmuştu yoksa Simge daha büyük bir şeyin içinde mi yer alıyordu, henüz bilmiyordum ama bunun basit bir yıldırma operasyonu olmadığı konusunda burnuma kötü kokular geliyordu.
Miraç'ı neden almak istiyorlardı? Hastaneye Simge'nin yanına gittiğini sanıyordum ama adamlar şimdi yola çıktığına göre o hastaneye ulaşmadan önce onu yolda yakalayacaklar ve...
Olamaz.
Miraç'ı kaçıracaklardı.
Büron Otel'e götürmekten kasıtları adamı basbayağı sepetleyip götürmekti.
Belki de... Belki de Simge sandığım gibi sıradan bir kırmızı kurdele rakibim değil, Miraç'ın şirketteki konumuyla ilgili tehdit oluşturabilecek kişilerle çalışan gerçek bir casustu.
Miraç'ı neden kaçırdıklarını bilmiyordum ama bunun olmasına izin veremezdim. Evde kalmış bir kız olmaktan beni kurtarabilecek tek koca adayımı elin otellerine götürüp ne yapacaklarını bilmezken öylece duramadım. Miraç benim son çaremdi ve ucunda ölüm olsa bile onu kurtaracaktım.
Bir taksi çevirip adamları takip ettirirken de amacım Miraç'ı kurtarmaktı ama o, beni gördüğü yerde resmen kaçtığı için nasıl başındaki tehlikeden haberdar edeceğim hakkında bir fikrim yoktu. Telefonumu takside azıcık şarj ettirip Miraç'ın ilk buluşmada aldığım –ki aslında çaldım- numarasını aradım ama açmadı.
Adamların hızlanıp yol değiştirmesiyle bizim araçta aynı yola saptı. Sahilin diğer tarafındaki hastaneye doğru gidiyorlardı ve bu biraz tuhaftı, Simge, Miraç'ın kaldığı hastane kalmıyor olmalıydı. Belki de onu kaçırabilmek için bilerek yolu uzattırıyor da olabilirlerdi.
Taksi faytonlarla dolu sahil kenarını geçip de araçlara fazla yaklaşmadan kenarda durunca dönüp hemen şoföre baktım.
"Niye durdun amca?" dediğimde ilk başta ona amca dememe şaşırdı çünkü taş çatlasa aramızda beş yaş vardı. "Araç arızalandı, takip makip yapamam şu an." deyip bir terslendi bana. Öndeki casusların aracı son sürat yola devam ederken resmen biz durmuştuk ve etrafta başka taksici de görmüyordum.
"Nasıl bozuldu ya! Adam elden gidiyor, acele et amca!"
"Ya bacım bir git, Bodrum'un sokaklarında bir magazinciler yapıyor bunu bir de senin gibiler. Araç sıkıntı çıkardı diyorum, gitmez daha bundan sonrası."
Hay ben senin yapacağın işe ya.
Söylene söylene arabadan inip cebimdeki son parayı da yarı yolda indiğim taksiciye vererek boş boş etrafıma bakındım. Büron Otel şu an neredeydi hiç bilmiyordum ve sora sora bularak vakit kaybetmektense Miraç kaçırılmadan önce ona yetişmek daha mantıklı geliyordu. Eğer kaçırılırsa dört kel adamla –ki kellerden hiç hoşlaşmam- baş edip de onu oradan çıkarmak çulum olurdu.
Hemencecik etrafıma bakındım. Birinin aracını çalsam bana ne kadarlık bir cezaya mahal olacağını hesaplamaya çalışırken ehliyet sınavını dördüncü kez geçemediğim aklıma geldi. Taksiciye bana yeni bir araç çağırmasını söylediğimde on dakika içinde geleceğini söylemişti.
Miraç'ı son kalan şarjımla tekrar aradım. İlkinde açmadı ama ikincisinde açtı. "Neredesin!" diye bağırdığımda "Kimsiniz?" dedi kibarlığına kurban olduğum. "Peşinde birileri var Miraç, neredesin?"
"Peşimdeki sen olabilir misin acaba?" diye aniden yükseldi. "Numaramı nereden buldun kızım? Polisleri mi tehdit ettin?"
"Ettim güzelim, ettim. Neredesin diyorum!"
"Hiçbir yerdeyim. Defol hayatımdan."
Şimdi beni başından def ediyor gibi gelebilirdi bu konuşma ama aslında "Defolun Hayatım'dan..." diyerek bana "Hayatım" demeye çalışmıştı.
O yüzden suratıma kapanan telefonu önemsemeden koşa koşa yola çıktım. Casusların aracını iki lamba sonra kaybetmiştim ve acele edersen hemen yakalayabilirdim. Sağdan bir kişneme sesi duyunca irkildim. Ağaçların altındaki faytonları gördüğümde ise gözlerimde sinsi parıltının geçtiğine emindim.
Hemen faytonlara doğru koştum ve adamın eline telefonumu tutuşturup "Bir tur binip geleceğim amca." diyerek görkemli, kocaman bir kahverengi atın üstüne atla-maya çalıştım.
"Hanımefendi ne diyorsunuz? Ne yapayım ben bu telefonu?" diye kendi kendine konuşan fayton görevlisinin ensesinden tuttuğum gibi yere bastırdım ve o diz çökünce de tepesine çıkıp oradan da atın üstüne atladım. Göbeğim üstünde döne döne ata yerleşmeyi başarıp aşağıya baktığımda görevlinin çıkmış sol omzunu tutarak, "Allah, yandım!" diye haykırdığını görür gibi olmuştum.
Aman, kırık değil ya oturur yerine.
"Deh!" dediğimle şaha kalkan ve beni sırtından atmaya çalışan atın yelelerine sıkı sıkı sarıldım "Ulan deh diyom!" diye bir daha bağırdım. Sözüm üstüne dört ayağının üstüne düşüp ver Allah koşmaya başladı. Öyle büyük, öyle heybetli bir attı ki her koşuşunda iki metre havalanıp iniyordum. Gidip en büyük atı seçmeyi nasıl başardığımı bilmiyordum ama yol kenarından geçerken tüm bakışlar üzerimize dönüyor,
Muhtemelen ne kadar havalı olduğum hakkında konuşuyorlardı. Prensini kurtarmaya giden kahverengi atlı yer cücesi, diyerek benim hakkımda destanlar yazmaktan bahsediyorlardı. Adımı öğrenip bir imza alabilmek için peşimden koşuyorlardı. Krallığıma davet edilmek için naralar atanlarda vardı ama nedense "Anne panda ata binmiş!" diyorlar gibi de geliyordu kulağıma.
"Ya nasip!" diye bağırıp atı daha da hızlandırdım ama ayaklarım havada sallanacak raddeye gelince de üstünden fırlayacağım diye korktum. Yanımızdan geçen araçları sollayarak geçtiğimizde casusların aracı görüş açıma girdi. Sonuna onları yakalamamın heyecanıyla yeleleri daha da sıkı kavradım ve aracı geçip giderken adamların iki araca ayrıldıklarını fark ettim. Birisi transporter tarzında, diğeriyse yerden bir arabaydı. Şu an onlara epey tepeden bakıyordum ama önemli değildi, üstlerine atı sürüp onları ezebilecekmiş gibi hissediyordum. Bu yüzden atı daha da hızlandırıp biraz ilerideki Miraç'ın aracına doğru sürmeye başladım. Hastaneye çok yaklaşmıştı ve ilerde bir yol ayrımı vardı. Hızla Miraç'ın aracına doğru yaklaşıp sürücü tarafına döndüm. Bir an dalgınlığına gelip sola doğru bir bakıp ata selam verdi. Tuhaf bir şekilde atımda kişneyerek ona selam verince sevenlerin arasına girmeyeyim deyip kendimi aşağı attım.
Yok yok, atı bayağı dövdüm. "Gözün oynaşta olmasın kuçu kuçu, sür ileriye!" diye bağırınca atın saçları arasında kaybolan beni fark etti Miraç ve bir anda hortlak görmüş gibi öyle bir çığlık attı ki aracın hakimiyetini kaybedip sağa doğru kırdı. Yol ayrımına girip hastane yolundan çıktığında hemen arkamızdaki araçlara baktım. Onlarda hemen sağa dönerek Miraç'ı takibe devam ediyorlardı.
Miraç'ın hizasına tekrar geldiğimde onun bana hareket geçtiğini görüp bir şoka uğradım. "Lan ben senin o parmağını alır kırar, atın ağzından sokar k*çından çıkartır, geri takarım, b*k kokusuyla yaşarsın, it oğlu it!" diye bağırınca Miraç'ın Kelime-i Şehadet getirdiğini duyar gibi oldum. Camını açtı ve elini tekrar kaldırdı. Hareket çekmediğini, karşımdaki yolu işaret ettiğini fark edince bir utanır gibi oldum.
Karşımdaki yoldan gelen araçları görünce bir çığlıkta ben bastım ve sağa doğru sürdüm atı.
"Ne işin var kızım senin burada!" diye bağırdı Miraç ama sağdaki kapısı kapalı olduğundan ne dediği pek anlaşmıyordu. "Seni kurtarmaya çalışıyorum beş çocuğumun babası!"
"Gitsene başımdan, kaza yaptıracaksın."
"Kaza değil o sünnet. Evlenmek sünnettir." deyince konudan anlık olarak saptığımı fark ettim. Miraç korku dolu bir ifadeyle kapılarını kilitledi ve aracı hızlandırdı. Bunun beni at tepesinde görünce bir geri çekilesi gelmişti. Halbuki at hayırlı kısmet demekti işte, buradan iyi bir mesaj alması gerekirdi.
Arkamızdaki casusların aracının yaklaştığını görünce bende mecburen onları def etmeye karar verdim. Yerden araca doğru yaklaşıp atı çimdikledim. O da yandan yandan bakarak "Ne var?" der gibi oldu. "Şu soldakini yoldan çıkar kuçu kuçu!" diye bağırdım hayvana.
Hayvan ona yanlış hitaplarda bulunmamdan dolayı beni atmak ile dediğimi yapmak araasında kaldı ama sonunda benden tarafı oldu.
Hayret.
Koşuşu hızlandı ve aracın önüne geçti. Bende sandım ki tekmeyi koyacak ve aracı yoldan çıkaracak.
Bizimki yolluymuş meğerse.
Arabanın önünde götünü kıvırta kıvırta ilerlemeye başlayınca hem ben hem arka araçtakiler şok oldu. At resmen g*t sallaya sallaya adamları baştan çıkarmaya çalışıyordu ve adamlarla gök görmedik gibi bakıyordu bu duruma. Biri telefonu çıkarıp kayda almaya başlayınca benim g*tümünde çok meydanda olduğunu fark edip "Ulan o yol değil. O yol zaten yol da değil. Lan aracı yoldan uzaklaştır manasında diyorum!" diye bağırdım. O anda at gerçekten soldan bir tekme savurup aracın ön tarafını göçertti ve hızlanıp kenara kaçtı. Arkamızdaki araçta anlık olarak direksiyon hâkimiyetini kaybederek sağa sola kıvrıldı.
O kendi kendine uğraşırken ben hızlandım.
Hemen diğer araca doğru sürdüm ve transporterin yana doğru açılmış kapısındaki adamla göz göze geldim. Beni görünce şok uğradı.
Hadi ama... Biraz daha farklı tepkiler verin lütfen.
Amazon kadınları misali kapıdaki adamı yakasından tuttuğum gibi kendime çektim ve yerde sürükleye sürükleye götürdüm onu. Çığlık atıp "İmdat!" diye bağırıyordu. Ayakları yere değiyor, hızımızdan solayı muhtemelen cayır cayır yanıyor ve yakasını tutan elime "Lütfen beni bırakma!" diye ağlaya ağlaya yapışıyordu. Sümüğü elime değince bir midem kalkar gibi oldu. At ikimizin ağırlığını birden taşıyamayıp yüzükoyun düşecek gibi olunca adamı yolun kenarındaki tezgâhın üstüne fıldırıverdim.
Gümbür gümbür ederek bir yere düşünce hemen haşin gözlerim bir başka kurbanıma çevrildi.
Tabii o sırada Miraç'ın dikiz aynasından sağa sola saldıran bir süvari görüp ver Allah gaza bastığını geç fark etmiştim.