Kapının önünde birkaç saniye öylece durdum. Elim hâlâ kapı kolundaydı. Alparslan'ın söyledikleri kafamın içinde dönüp duruyordu. O yürüyemiyor Lâlin. İnsan bazı cümleleri duyduğu anda cevap veremezdi çünkü vereceği cevabın ne olacağını zaten bilirdi. Benimki de öyleydi. Kapıyı açtım ve koridora çıktım. Her zamanki gibi sessizdi, fazlasıyla sessiz. Apartmanın sarı ışıkları duvarlara vuruyor, merdivenlerin başında garip gölgeler oluşturuyordu. Bir an durup o gölgelere baktım. Gözlerimi kırptım, yine baktım. Hiçbir şey yoktu. Sadece duvar, sadece ışık ve sadece benim bitmek bilmeyen zihnim. Merdivenlerden inmeye başladım. Birinci katı geçtim, ikinci kata indim. Tam merdivenin dönüşüne geldiğimde arkamdan bir ses duydum.
"Lâlin."
Olduğum yerde kaldım. Ses tanıdıktı, fazlasıyla tanıdıktı. Yavaşça arkamı döndüm ama kimse yoktu. Merdiven boşluğuna baktım, sonra yukarıya çevirdim gözlerimi. "Anne?" dedim istemsizce. Cevap gelmedi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Sonra kendi kendime gülüp başımı iki yana salladım. "Başlıyor yine." Tam önüme dönecekken merdivenlerin en üst kısmında bir silüet gördüm. Küçük bir kız çocuğuydu. Olduğu yerde duruyordu, yüzünü göremiyordum. Üzerinde eski, açık renkli bir elbise vardı ve hiç kıpırdamıyordu. Birkaç saniye boyunca ona baktım. Sonra yavaşça bir adım attım. Silüet kayboldu. Gözlerimi kapattım, üçe kadar saydım ve tekrar açtım. Merdiven boştu. O anda telefonum çalmaya başladı.
Ekranda Alparslan'ın adı yazıyordu. Telefonu açtım. "Ne var?" dedim. "Neredesin?" diye sordu. Sesinde garip bir telaş vardı. "Çıkıyorum işte." "Çabuk ol." "Bir dakika ya, merdivenlerden iniyorum." Birkaç saniye sustu. Sonra, "Lâlin..." dedi. "Ne?" "Telefonu kapatma." Kaşlarımı çattım. "Niye?" "Kapıyı açtığımda seni göremezsem korkuyorum." "Ne demek o?" dedim. Sesini toparlamaya çalıştı. "Hiçbir şey. Sadece telefonu kapatma." Tam ona cevap verecekken telefonun diğer ucundan metalik bir ses geldi. Ardından sessizlik. "Alparslan?" dedim. Cevap vermedi. "Alparslan?" Telefon hâlâ açıktı ama karşıdan hiçbir ses gelmiyordu. Tam telefonu kapatacakken kulağıma çok hafif bir fısıltı geldi. "Lâlin..." Telefonu elimden düşürecek gibi oldum. Ses telefondan gelmemişti. Arkamdaydı.
Yavaşça döndüm. Yine kimse yoktu. Fakat merdivenlerin duvarında bir gölge vardı. Bir insan gölgesi. Birkaç saniye boyunca ona baktım ve içimde garip bir korku oluştu. Çünkü gölge benim değildi. Başını hafifçe yana çevirdi. Ben de istemsizce aynı hareketi yaptım. Sonra bir anda yok oldu. Telefonun diğer ucundan Alparslan'ın sesi geldi. "Lâlin?" "Buradayım." "İyi misin?" "Sen bana neden telefonu kapatmamamı söyledin?" Birkaç saniye sustu. "Çünkü..." dedi ama devamını getirmedi. "Çünkü ne?" "Buraya geldiğinde anlatacağım." "Alparslan." "Ne?" "Senin evinin önünde polis var mı?" Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda "Hayır." dedi. Sesinden yalan söylediğini anlayabiliyordum. "Yalan söyleme." "Lâlin—" "Sesinden anlıyorum." Derin bir nefes aldı. "Polis değil." "Kim?" Cevap vermedi. "Kim var orada?" dedim. Birkaç saniye sonra sadece "Gel." dedi ve telefonu kapattı.
Merdivenlerden daha hızlı inmeye başladım. Apartmanın girişine geldiğimde kapıyı açıp sokağa çıktım. Hava serindi. Birkaç saniye olduğum yerde durup etrafa baktım. Sokak normal görünüyordu. Bir araba yol kenarına park edilmişti, karşı kaldırımda yaşlı bir adam elindeki gazeteye bakıyordu, biraz ileride bir kedi çöp kutusunun etrafında dolaşıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Fakat sokağın sonunda Alparslan'ın evine baktığımda içimdeki o normal his bir anda kayboldu. Evin önünde biri duruyordu. Uzaktan yalnızca karanlık bir silüet seçebiliyordum. Yüzünü göremiyordum. Olduğum yerde kaldım. Silüet bana bakıyor gibiydi. Bir adım attım. O da bir adım attı. Bir adım daha attım. Bu kez geri çekildi ve sokağın köşesinden kayboldu. Ne yaptığımı bile düşünmeden koşmaya başladım.
Alparslan'ın evine geldiğimde kapının aralık olduğunu gördüm. "Alparslan?" diye seslendim. Cevap gelmedi. Kapıyı biraz daha itip içeri girdim. Salon karanlıktı. Işığı açtığımda evin her zamanki hâlinden farklı olduğunu fark ettim. Masanın üzerinde iki bardak vardı. Birinin içinde hâlâ su bulunuyordu. Diğerinin yanında küçük bir kâğıt duruyordu. Kâğıdı elime aldım. Üzerinde yalnızca üç kelime yazıyordu: Silüeti görüyorsan kaç. Birkaç saniye boyunca yazıya baktım. "Bu ne?" diye fısıldadım. Tam o sırada arkamdan bir kapı sesi geldi. Hızla döndüm. Koridorun sonunda Alparslan duruyordu. Yüzü bembeyazdı. "Sen..." dedim. "Gelmişsin." "Burada ne oluyor?" Alparslan cevap vermeden kapıya baktı. Sonra bana dönüp, "Önce kapıyı kilitle." dedi. "Alparslan, ne—" "Lâlin, kapıyı kilitle." Sesindeki ciddiyet itiraz etmeme izin vermedi. Kapıyı kilitledim ve ona döndüm. "Şimdi anlat."
Alparslan birkaç saniye boyunca bana baktı. Sanki söyleyeceği şeyi nasıl anlatacağını düşünüyordu. Sonunda başını eğip, "Ben o parayı sadece ameliyat için almadım." dedi. Kaşlarımı çattım. "Ne?" "Ameliyat parasını bulmak için yaptım, evet. Ama kuyumcudan çıktıktan sonra bir şey buldum." "Ne buldun?" "Bir cüzdan." Cebinden küçük, siyah bir cüzdan çıkarıp masanın üzerine bıraktı. "Kime ait?" diye sordum. "Bilmiyorum." "Kimliğini bulamadın mı?" "İçinde kimlik yok." Cüzdanı elime aldım. İçinde birkaç eski kâğıt ve bir fotoğraf vardı. Fotoğrafı çıkardığım anda nefesim kesildi. Fotoğrafta eski bir yetimhane binası vardı. Önünde birkaç çocuk duruyordu. Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım. Bir kız çocuğu, iki erkek, birkaç çocuk daha... Sonra gözlerim fotoğrafın ortasında duran kıza takıldı. Kırmızı yanaklar, dağınık saçlar, korkuyla kameraya bakan gözler. Ben. Çocukluğum. Yetimhane.
"Bu benim." Sesim titremişti. Alparslan başını salladı. "Evet." Fotoğrafın arkasını çevirdim. Tarih yazıyordu. Ailemin öldüğü gün. O tarihi gördüğüm anda mideme bir ağrı girdi. "Bu fotoğrafı nereden buldun?" diye sordum. "Sana söyledim, birinin eşyalarının arasından çıktı." Başımı kaldırdım. "Kimin?" Alparslan cevap vermedi. "Alparslan, kimin?" "Bir adamın." "Adamı gördün mü?" "Evet." "Yüzünü?" "Hayır." Kaşlarımı çattım. "Nasıl yani?" Alparslan gözlerini kaçırdı. "Sadece silüetini gördüm."
O kelimeyi duyduğum anda odadaki sessizlik daha da ağırlaştı. "Sen de mi görüyorsun?" diye sordum. Alparslan bir süre cevap vermedi. Sonra başını kaldırdı. "Çocukluğumdan beri." Birkaç saniye konuşamadım. "Ve bana hiç söylemedin." "Senin zaten herkes tarafından deli olarak görülmene bir de benim eklenmemi istemedim." "Ben deli değilim." Bu cümleyi söylerken sesim istemeden yükselmişti. Alparslan gözlerimin içine baktı. "Biliyorum." Sadece iki kelimeydi ama yıllardır içimde biriken bir şey sanki o iki kelimeyle yerinden oynadı. "Ne görüyorsun?" diye sordum. "Her zaman aynı şeyi. Bir çocuk." "Kim?" "Bilmiyorum." "Yüzünü görüyor musun?" Başını iki yana salladı. "Hayır." "Ben de görmüyorum." Birbirimize baktık. Sanki ikimiz de aynı anda aynı şeyi anlamıştık ama ikimiz de söylemeye cesaret edemiyorduk.
"Sen bu çocuğu ne zamandır görüyorsun?" diye sordum. "Birkaç gündür." "Ben de." "Lâlin..." dedi Alparslan, sesi bu kez çok daha kısık çıkmıştı. "Ne?" "Fotoğrafta bir şey var." Elimdeki fotoğrafı tekrar ona uzattım. "Ne?" "Arkaya bak." Fotoğrafı çevirdim. "Burada sadece çocuklar var." "Hayır." Parmağıyla fotoğrafın en arka tarafını gösterdi. "Şurada." Fotoğrafı gözlerime yaklaştırdım. Çocukların arkasında, binanın gölgesinin içerisinde karanlık bir şekil vardı. İlk bakışta gölge sanılabilecek kadar belirsizdi. Fakat dikkatli bakınca bir insan silüetine benzediği anlaşılıyordu. Küçük bir çocuk. Başını hafifçe yana eğmiş, diğerlerinden uzakta duruyordu. "Bu kim?" diye fısıldadım. Alparslan'ın yüzü gerildi. "Ben görmüyorum." "Burada." "Ne görüyorsun?" "Bir çocuk." "Ben görmüyorum." "Fotoğrafta var." "Hayır, Lâlin. O fotoğraf çekildiğinde orada sadece beş çocuk vardı."
Bir anda odanın içindeki hava ağırlaştı. "Fotoğrafta altı kişi var." dedim. Alparslan başını iki yana salladı. "Beş." Fotoğrafı yeniden inceledim. Beş çocuk vardı ve arka tarafta duran o silüet vardı. Onu görebiliyordum. Çok net görebiliyordum. Tam Alparslan'a tekrar gösterecekken evin içinden bir kapı sesi geldi. İkimiz de aynı anda koridora döndük. "Sen o kapıyı açtın mı?" diye sordum. "Hayır." "Ben de." Koridorun sonunda karanlığın içerisinde bir şekil belirdi. Küçük bir çocuk. Olduğu yerde duruyordu. Alparslan'ın eli koluma geldi. "Onu görüyor musun?" diye fısıldadı. "Evet." "Yüzü?" "Hayır." Silüet bir adım attı. Sonra bir adım daha. İçimdeki bütün korkuya rağmen gözlerimi ondan ayırmadım. Çünkü nedense bu kez kaçmak istemiyordum. Onu tanıyordum. Nereden tanıdığımı bilmiyordum ama tanıyordum.
Silüet biraz daha yaklaştı. Sonra başını kaldırdı ve ilk kez konuştu. "Lâlin." Sesini duyduğum anda içimde bir şey koptu. Bu sesi tanıyordum. Yıllardır duymadığım hâlde tanıyordum. Yetimhanenin soğuk koridorlarında yanımda yürüyen, benimle saatlerce evcilik oynayan, ailemin hâlâ yanımda olduğunu söylediğimde beni yargılamayan o çocuğun sesiydi. Herkese sert bakan ama bana baktığında gözleri yumuşayan o çocuğun sesi. "Sen..." dedim ama devamını getiremedim. Silüet bana doğru bir adım daha attı. "Lâlin." "Sen kimsin?" diye sordum. Cevap vermedi. "Adını söyle." Başını kaldırdı. Yüzü hâlâ karanlıktaydı. Sonra yalnızca, "Hatırlamıyorsun." dedi. "Neyi hatırlamıyorum?" "Her şeyi."
Başımın içinde bir anda uğultu başladı. Duvarlar sanki üzerime doğru yaklaşıyordu. Annemin sesi, babamın sesi, polislerin konuşmaları, hastane odası, yetimhane, kırmızı yanaklarım, oyuncak bebeğim, o çocuk, kapı, karanlık ve ardından yıllardır hatırlamadığım bir isim... Dilimin ucundaydı ama söyleyemiyordum. "Sen..." dedim. Silüet geri çekildi. "Gitme." İlk defa sesimdeki korkuyu saklayamamıştım. "Ne olur gitme." Silüet durdu. Başını hafifçe yana çevirdi. "Bu sefer beni sen bulacaksın." Sonra karanlığın içerisinde kayboldu.
Tam o sırada Alparslan'ın telefonu çaldı. Telefonu cebinden çıkardı ve ekrana baktığı anda yüzündeki bütün ifade değişti. "Ne oldu?" diye sordum. Bana cevap vermek yerine telefonu uzattı. Ekranda tek bir mesaj vardı: Lâlin'i bana getir. Mesajın altında bir fotoğraf bulunuyordu. Fotoğrafı açtım. Çocukluğuma ait başka bir fotoğraftı. Yetimhanenin bahçesindeydim. Yanımda o çocuk duruyordu. İkimiz de kameraya bakıyorduk. Fakat fotoğrafın arkasında yine aynı silüet vardı. Fotoğrafın altında ise aynı tarih yazıyordu. Ailemin öldüğü gün.
Alparslan bana baktı. "Bu çocuk kim?" diye sordu. Fotoğrafı elimde sımsıkı tuttum. Gözlerimi kapattım. Yıllardır unuttuğumu sandığım bir şey, zihnimin karanlık bir köşesinden yavaşça çıkmaya başladı. Önce bir ses duydum. Sonra bir kahkaha. Sonra yetimhanenin bahçesindeki eski salıncağın gıcırtısını hatırladım. Ardından o çocuğun bana söylediği bir cümle geldi aklıma. Yüzünü hâlâ göremiyordum ama adını artık biliyordum.
"Yavuz."
Alparslan'ın yüzü değişti. "Yavuz mu?" Başımı kaldırdım. "Evet." "Emin misin?" "Eminim." Tam o anda odadaki ışık söndü. Karanlığın içerisinde birkaç saniye boyunca hiçbir şey göremedim. Sonra odanın diğer tarafında iki silüet belirdi. Biri küçük bir çocuğa benziyordu. Diğeri ise bir kadına. Kadının silüetini görür görmez içimde bir şeylerin buz kestiğini hissettim. Çünkü onu tanıyordum. Yıllar geçse bile bir annenin silüeti unutulmazdı. "Anne?" diye fısıldadım. Kadın silüeti kıpırdamadı. Sonra çok tanıdık bir ses duyuldu. "Lâlin..."
Gözlerimi kapattım. Açtığımda silüet hâlâ oradaydı. "Anne sen misin?" diye sordum. Cevap vermedi. Birkaç saniye sonra sadece, "Artık hatırlamanın zamanı geldi." dedi. Ardından her şey karardı. Alparslan'ın bana seslendiğini duyuyordum ama ses çok uzaktan geliyordu. Telefonum çalmaya başladı. Elimi cebime attım fakat ekranı göremiyordum. Sonunda telefonun ışığı yüzüme vurdu. Bilmediğim bir numara arıyordu. Açıp açmamak arasında birkaç saniye kaldım. Sonra parmağımı ekrana götürüp aramayı kabul ettim.
"Merhaba?"
Karşı tarafta birkaç saniye boyunca sessizlik vardı. Ardından bir erkek sesi duyuldu. "Lâlin." Sesini tanımıyordum. "Sen kimsin?" diye sordum. Karşıdaki adam kısa bir kahkaha attı. "Yavuz'u hatırladın." Kalbim hızlandı. "Sen kimsin?" "Ben onun öldüğünü sanıyordum." "Ne?" "Demek sana hiç anlatmadılar." "Ne anlatmadılar?" Karşıdaki adamın sesi bir anda ciddileşti. "Yavuz'un neden yetimhaneye geldiğini." Birkaç saniye sustum. "Ne olmuştu?" dedim. Adam cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. "Senin ailenin ölümünden önce..." Sesi yavaşladı. "...Yavuz zaten oradaydı."
Telefonu kulağımda tutarken gözlerim boşluğa kilitlendi. "Ne demek bu?" diye sordum. Karşıdaki adam cevap vermedi. "Ne demek bu?" diye tekrar ettim. Telefonun diğer ucundan sadece çok hafif bir nefes sesi geliyordu. Sonunda adam konuştu. "Bir şeyi yanlış hatırlıyorsun Lâlin." "Neyi?" "Sen Yavuz'u çocukluğundan beri tanıdığını sanıyorsun." "Çünkü tanıyorum." "Hayır." Sesindeki kesinlik içimi ürpertti. "Sen onu daha önce de gördün." "Ne?" "Ama o zaman yüzünü hatırlamıyordun." "Sen kimsin?" diye tekrar sordum. Bu kez cevap vermedi. "Yavuz nerede?" dedim. Karşı taraf birkaç saniye sustu. Ardından tek bir cümle söyledi. "Lâlin, Yavuz'u arama." "Neden?" "Çünkü seni arayan kişi o değil."
Telefon kapandı.
Alparslan bana bakıyordu. "Ne dedi?" diye sordu. Cevap veremedim. Telefon ekranına baktım. Arayan numara artık görünmüyordu. Sanki az önce hiç arama yapılmamış gibiydi. Tam telefonu cebime koyacakken yeni bir mesaj geldi. Mesajı açtım. Yalnızca dört kelime vardı.
Silüetleri takip et, Kiraz.
O kelimeyi görünce içimde bir ürperti oluştu.
Kiraz.
Yıllardır yalnızca yetimhanedeki çocukların bana söylediği bir lakaptı.
Bunu dışarıdan biri bilmiyor olmalıydı.
Telefonu yavaşça Alparslan'a uzattım.
"Alparslan..."
Mesaja baktı.
Sonra bana.
"Bu isim nereden biliniyor?"
Cevap vermedim.
Çünkü koridorun sonunda yine aynı silüeti görmüştüm.
Bu kez kaçmıyordu.
Bana bakıyordu.
Ve ilk defa yüzünün bir kısmı ışığın altında kalmıştı.
Çocukluk anılarımın arasından bir görüntü daha yükseldi.
Yavuz'un yüzü.
Fakat gördüğüm yüz...
Fotoğraftaki çocukla aynı değildi.
Ve o an anladım.
Ben Yavuz'un yüzünü unutmuş değildim.
Ben başka birinin yüzünü Yavuz sanıyordum.
Silüet yavaşça bana doğru yaklaşırken yalnızca tek bir şey söyleyebildim.
"Sen kimsin?"
Bu kez cevap geldi.
"Hatırladığında anlayacaksın."
