Sabahın beşinde aceleyle otobüse yetişmek için esneye esneye koşmaya başladık.
"Hadi Ahsen daha hızlı. İşe ilk günden geç kalamayız. Zaten zor girdik."
Ellerini dizlerinin üzerine koyarak soluklandı.
"Zor girmişiz, bak sen şuna! Acaba kim girmek istedi? İki arkeoloğun kaybolduğunu duyduğun an müdürün peşinde koştun resmen buraya gelebilmek için!"
Ben de onun biraz ilerisinde durarak soluklandım. Sonuçta başarmıştım değil mi? Ağzım kulaklarımda Ahsen'e döndüm.
"Ne güzel işte sıkıcı hayatına biraz renk kattım."
Bana ölümcül bakışlar atarken doğrulup göz kırptım.
"Hadi çenen çalışacağına ayakların çalışsın."
***
Kazı alanına geldiğimizde eski yerleşik yerin bu zamana kadar sağlam kalabilmeyi başarmış taşlarla çevrili, kahverenginin her tonuyla bezenmiş şekliyle karşılaştık.
Çok güzeldi.
Bir zamanlar insanların burada yaşamış olma düşüncesi bile yetiyordu.
Ekipten uzaklaşıp yürümeye başladım. Buram buram tarih kokusunu alıyordum. Gözlerimi açtığımda etrafım tarihin tozlu sayfalarından fırlamış gibiydi.
Ellerimi kumlu taşların üstünde hafifçe gezdirdim. İnsanlar bir zamanlar kendileri için taştan sınırlar seçmişlerdi. İnsanların anlayış şekilleri zamanla değişir ama anlaşılan birbirleri ile aralarına sınır koyma isteği bunca zamandır değişmemişti. Hatta güçlenmişti. Ülkelerin sınırlarındaki gözetleme kulelerini, silahlı askerleri, onca füzeyi düşününce bu duyguların arttığı belli oluyordu. Artık insanlara kendi sınırları bile yetmiyordu, hep daha fazlasını istiyorlardı.
Ayakkabı giymiş olduğum halde hissettiğim toprağın sıcaklığı ayaklarımı gıdıklıyordu. İstemeden insan huzur veriyor, kendinin de bir zamanlar toprak olduğunu hatırlatıyordu. Bu kendini tanımak gibi bir şeydi. Belki de benliğini bulmak... Kazı alanlarını çok seviyordum çünkü bana insan olduğumu hatırlatıyorlar ve hiçbir zaman insanların değişmediğini söylüyorlardı. Çünkü değişmemiştik. Yüzyıllar önceki insanlar neyse şimdiki insanlar da aynıydı. Belki yazı yoktu. Kağıt yoktu. Dilleri farklıydı. Giyinişleri, konuşmaları, tarzları farklıydı. Ama hepimiz aynıydık. Duygularımız, saçlarımız, gözlerimiz.. Hepimizin organları vardı, hepimizin zevkleri, hobileri vardı. Belki eskiden avlanmak, mağara duvarlarına çizmek hobiydi. Peki şimdi ki kâğıtlara hobi olarak yapılan resimler, balık tutmak da aynı şey değil miydi? Bu eski ama her zaman aynı olan insanlık durumlarını görmek beni mutlu ediyordu. Öyle ki Ahsen'in yanıma geldiğini bile fark etmedim.
"Elif baksana şuna. Vaoov"
Ahsen'in gösterdiği kumlu tepeye baktım. Gerçekten çok hoştu. İnsana geçmişin kokusunu hatırlatan, en bilinmedik özelliklerini hissettiren ama dışarıdan bakıldığında sadece basit bir kum tepeydi. Ahsen'in göstermek istediği de bu olmalıydı.
"Sanki insanın içinde bir tanınmışlık hissiyatı veriyor."
"Diğerlerinin daha buraya gelmediğine eminim Elif. Fazla uzaklaştık, bu tepe benim de ilgimi çekse de kaybolan arkeologları unutmamalıyız. Hadi geri dönelim."
***
Kazı bölgesine döndüğümüzde ekibin toplantı yaptığını gördük. Nesrin Hanım bizi görünce eliyle çağırdı. Ömrünü mesleğe adamış beyazlamış saçlarına şimdiden toprak bulaşmıştı. Hem otoriterliği hem anacanlığı barındıran dik bir duruşu vardı.
"Afedersiniz Nesrin Hanım, etrafı incelemek istemiştik."
Büyük arkeolog bizi sorgularcasına bakıyordu. Biraz da olsa sert bakışları endişeli bir hale büründü.
"Bir daha olmasın Elif, bu bölge geçmişi bakımından derinliği en fazla olan bölgelerden. Böyle ortadan kaybolmamalısınız."
Biraz mahcup bir şekilde başımla onayladım. Nesrin Hanım'ın bakışları Ahsen'e döndüğünde o da aynı şekilde onayladı. Nesrin Hanım'ın sözlerine eklemediği fakat bakışlarının tüm çıplaklığıyla barındırdığı gerçekliği görebiliyorduk; burası sadece ortaya çıkmayan sırların, geçmişin merkezi değildi, aynı zamanda geleceği parlak iki arkeologdan hala haber alınamayan gizemli kazı bölgesiydi.
🔨🗝️🔨
*
*