Doktorumun verdiği ilaçları çantama atarak evime doğru ilerlemeye başladım. Yaklaşmıştım, binanın giriş kapısı gözüktüğünde ellerim çoktan sol cebimdeki anahtarı aramaya başlamıştı. Adımlarım hızlı değildi ama bastığım mermerler fazla geçiciydi. Başım dönüyor, midem bulanıyordu açlıktan. Anahtarı yoğun kumaşın arasından çektiğimde çoktan kapıya varmıştım. 4 yapraklı yonca desenliydi binanın giriş kapısının anahtarı. Baş parmağımı desene sürterek, kapıyı açıp bahçeye girdim.
Çiçeklerin renklerini görmek, yavru kedileri okşamak… Hepsi o kadar yeniydi ki benim için. Hava soğuk, gökyüzü karanlık olmasa saatlerce burada durabilirdim. Bahçenin içine girmek istiyordum ama çantamı bırakmam gerekliydi, kulübenin hemen önüne bırakıp soğuk kaldırımın arkasındaki çimenlere bastım. Bir sürü böcek ve yabani ot vardı. Görmeden atladığım için yerdeki dikenler bacaklarıma, ağaçtaki güllerin dikenleri de saçlarıma değmek üzereydi. Geri çekilip binanın kapısına doğru küçük adımlarla koştum.
Sokak lambasının loş ışığı sayesinde önümü görüp binanın ana kapısını da açabilmiştim. Hemen merdivenlere yöneldim, asansör bana yasaktı.
Zaten ikinci kattaydım, saksıdaki orkidelerimi görünce daha da heyecanlanmıştım. Hemen bağcıklarımı çözüp şarkı dinlemek istiyordum!
Elimle balkonumun kapı kolunu ittirdim, açılmıyordu yani kilitliydi. Dudaklarım kıvrılıp, gamzelerim ortaya çıkana kadar öylece durup beklemiştim. Tanrı’ya şükür bu sefer unutmamıştım. Dediğim gibi böyle şeyler benim için çok yeni ve kıymetliydi, rutubetli duvarları aşmıştım artık…
Ayakkabılığımın hemen yanındaki paspasın üstüne çıkıp ayakkabılarımı çıkartıp yerleştirdim. Sol elimdeki anahtar hâlâ duruyordu ki kapıyı açtım.
Evin içine sinen o karamelli, kirazımsı koku hemen burnuma dolmuştu. Koridorun sıcaklığı bir başkaydı, saatlerce dışarıda kalmaktan kızaran burnum ve yanaklarım ısınmaya başlamıştı. Yatak odamın önündeki pamuklu terliklerimi giyip dış kapıyı kapattım.
Evimi ve özellikle de o kokuyu çok ama çok özlemiştim. Komodinin üstündeki şarj olan telefonumu ve sonrasında beyaz kulaklığımı aldım. Şifreye gerek duymadığım için telefonu direkt açıp, şarkı dinleyeceğim uygulamaya girdim. Bir sürü albüm ve liste arasından en sevdiğimi açıp dinlemeye başladım. Notaları geçtikten sonraki nakarat sözleri beni heyecanlandırmaya yetmişti.
~I kissed a boy and I liked it, The taste of his cherry chapstick, I kissed a boy just to try it, I hope my girlfriend don't mind it, It felt so wrong, It felt so right, Don't mean I'm in love tonight, I kissed a boy and I liked it, I liked it…
Şarkıyı tekrar başlatmadan önce kulaklığı, telefona bağladım. Kulaklık, pastel pembe ve kıvırcık saçlarıma dolanarak küçük kulaklarıma anca ulaşmıştı. Şarkıyı başa sarıp kulaklığımın sesini en son seviyeye kadar açmıştım. Yatak odasının ışığını kapatmadan direkt kapısını kapatmıştım ama biraz sonra yine orada olacaktım, fark etmezdi. Mutfağa yöneldiğimde canım köfte ve salata çekmişti. Alt raftan tavayı çıkartıp ocağa koyduktan sonra buzluktan minik hazır köfteleri tezgaha yerleştirdim. Şarkı hâlâ devam ediyordu, ben ise tavanın üzerine fazla olmayacak şekilde sıvı yağ döküp köfteleri teker teker atıyordum. Hepsi pişiyorken şimdi sıra salatayı yapmaktaydı. Buzdolabının meyve-sebze bölümünden salatalık, marul, domates çıkardıktan sonra üst raflardan da turşu ve zeytin aldım. Hepsini kesme tahtasında ince ince dilimlerken ara sıra tavayı da sallıyordum köftelerin eşit pişmesi için. Karnım guruldamaya başlıyordu ki artık malzemeleri minik bir kaba koyma sırası gelmişti. Salata kasesinin içine hepsini attıktan sonra tuz ve zeytinyağı ekledim. Kaşığı, elime alıp sertçe karıştırdıktan sonra kasenin içine attım. Minik köfteler pişmek üzereydi ki ben de düz tabaklardan bir tanesini seçip ocağın önüne, tezgahın üstüne koydum. İçeceksiz olamayacağı için bardak rafının başındaki su bardağını seçip, içine buzdolabından aldığım hazır portakal suyunu ekledim. Köfteleri spatula yardımıyla tabağa aktardım. Kulağım çınladığında şarkının değiştiğini fark ettim. Bilmediğim bir dilde, anlayamadığım aksanıyla konuşuyordu. Elimdeki tabağı tezgaha bırakıp arkama dönmem ile birlikte şarkının kelimelerini seçebiliyordum.
“Light of God dimming weak…”
Olduğum yerde durmuştum. Mutfağın kapısını açtığımda aydınlık koridor beni karşılamıştı ancak ben yatak odamın kapısını açık, ışığı kapalı mı bırakmıştım?
“Nothing’s wrong, go back to sleep…”
Şarkı devam ediyordu. Minik adımlar atarak karanlık odaya doğru ilerledim. Kapı kolunu tutuyordu titreyen ellerim.
“Lost the will at infancy…”
Şarkı bile beni korkutmaya yetiyordu. Yatağımın yanındaki komodine değiyordu bacaklarım.
“Drown them in charity…”
Sesli bir şekilde yutkundum. Pencerem de açıktı ve perdenin arkasında olsa da evin içi rüzgar alıyordu, bunları ne zaman yapmıştım? Yatağın önündeki dolabın yanından hızlıca geçerek pencereye ulaştım. “Lend them comfort for sorrow…” Kulaklığım hâlâ çalışıyordu, kapattım. Dışarıda yağmur yağmaya, gök gürlemeye başlamıştı. Hemen kapatmak için pencerenin kulbuna yaklaştım.
Elimin titremesine rağmen perdenin arkasındaki pencere kulbunu sıkıca tutuyordum, kapatmaya gücüm yetmişti. Diğer elimle perdeyi açınca, sadece pencerenin ardındaki kapkara gökyüzünü ve sokak lambalarıyla aydınlanan bahçemizi görüyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, doktorumun dediklerini hatırlamaya çalışıyordum ama hiç bir şey aklıma gelmiyordu. Alnımı cama yaslayıp dışarıyı iyice görmek istiyordum fakat bir şeyler farklı gibiydi. Karşı kaldırımdaki sokak lambası ile apartmanın giriş kapısı arasında bir gölge var gibiydi ama tam belirleyemiyordum. Gök gürültüsü devam ediyordu, boşverip yemeğimi yemek istiyordum ama bacaklarımı hareket ettiremiyordum. Pencereye tekrar baktığımda, gözlerim şimşeğin çaktığı yere tüm dikkatini toplamıştı. Bu hayatı yaşamama sebep olan şey kapımın önünde duruyordu... ————————————————————