Zeynep’in sesi kulaklarımdan yankılanırken, gözlerim hala Emir'deydi. O, arkadaşlarıyla kahkahalar atarken, ben içimde biriken tüm o cümleleri düşünüyordum. "Senin de bir acın var, tıpkı benim gibi." Ama söyleyemezdim. Bu benim değil, onun acısıydı. O yaramaz gülümsemenin ardına saklanmış, kimsenin göremediği bir acı.
Sırt çantamın fermuarını yavaşça açtım. Aylar önce, belki de aklımda bu an olduğu için yazdığım bir not vardı içinde. Minik, katlanmış bir kağıt parçası. Üzerinde sadece iki kelime yazılıydı: "Gözlerin yalnız değil."
Teneffüs zili çaldı. O, koridorda yürürken cesaretimi topladım ve ona yaklaştım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Titreyen elimle notu uzattım. "Bu... bu senin için," dedim. Sesim titredi. Şaşırdı. Kağıdı aldı, merakla açtı. Gözleri okuduğu satırda bir an durdu. Yüzündeki o yaramaz gülümseme silindi, yerini şaşkınlığa bıraktı. O an, beni gördü. Gerçekten gördü. Sonra, hızla notu cebine koydu ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı.
Arkasından bakarken, içimde hem bir rahatlama hem de tarifsiz bir hüzün vardı. O, o an notun ne anlama geldiğini anlamamıştı belki de. Ama önemli değildi. O an, o kısa saniyelerde, gözlerindeki yorgunluğun yalnız olmadığını anlamıştı. Ve ben, benim gözyaşlarımın kimse tarafından görülmediğini bir kez daha anladım.
Ama o an, o kısa anda, bir an için olsun, ona dokunduğumu hissettim. Ve bu, tüm kalabalığın içinde beni yalnız bırakan o acının, gözyaşlarımın Eşk-i Çeşm'e dönüştüğü andı.