“En büyük acı, bir kez daha aynı şeyi yaşamak zorunda kalmaktır.”
O cuma günü, okul çıkışında içimde biriken tüm yorgunlukla eve dönmüştüm. Okul koridorlarının tüm gürültüsü, yerini evin sessizliğine bırakmıştı. Kapıyı açtığımda, babamın iyi olmadığını anladım. Annemin panik içinde telefonda konuştuğunu duyuyordum. Bir ambulans çağırmışlardı.
Kısa süre sonra, o tanıdık siren sesi evin önünde duyuldu. Kalbim hızla atmaya başladı. Yıllardır defalarca şahit olduğum bir sahneydi bu. Dışarı çıktığımda, komşular da toplanmıştı. Bir yandan ambulansı beklerken, bir yandan da kapının önünde duruyordum. Babamı sedyeyle ambulansa bindirdiler. Annemle, o kırmızı ışıkların arasında kaybolan ambulansın arkasından sessizce baktık. O an, bir kez daha, bu acıyı tek başıma yaşadığımı hissettim.
Birkaç saat sonra, babamın eve geri getirildiğini gördük. Çok şaşırmıştım. Sanki bir mucize yaşanmıştı. Ama yüzündeki yorgun ifade, bu mucizenin çok kısa süreceğini söylüyordu. Akşam olduğunda, beklenen oldu. Babamın durumu tekrar kötüleşmişti. Ambulansı tekrar çağırmıştık.
Saat gece yarısı 12'ydi. Her yer karanlıktı. O an, tekrar aynı acıyı yaşıyordum. Bu sefer abim ve amcam da gelmişti. Babamı tekrar alıp götürüyorlardı. Ben, annemle birlikte, o karanlık gecede bir kez daha ambulansın arkasından bakıyorduk. İşte o an, Emir binanın önünde duruyordu. Neden orada olduğunu bilmiyordum. Ama beni gördü. Karanlıkta, gözyaşlarımla tek başıma durduğumu gördü.
O an, Eşk-i Çeşm sadece bir aşkın gözyaşı değildi, aynı zamanda bir yaşamın ta kendisiydi.