Hyunjin uzaklaştıktan bir süre sonra Minho dayanamayarak arkasından gitmişti. Bu defa gerçekten bırakmayacaktı. Belki geçmişi düzeltemezdi ama pes etmeye de niyeti yoktu.
Hyunjin’i kolundan tutup durdurdu.
“Hyunjin, dur. Yeter artık… dinle beni, lütfen. Anlatmama izin ver.”
Hyunjin sertçe kolunu çekmeye çalıştı.
“Seni dinleyeceğim… ama bir daha bana dokunma.”
“Hayır, dinleyeceksin. İstemesen de dinleyeceksin beni.”
“Ne yani? Ne istiyorsun benden? Sana ‘seni dinlemek istemiyorum’ dedim, biliyorsun değil mi? O zaman beni bırak artık.”
Minho bir an duraksadı. Gözleri Hyunjin’in yüzünde sabitlendi.
“Ne mi istiyorum… Arkadaşımı istiyorum. Benimle konuşan Hyunjin’i istiyorum.”
Hyunjin’in bakışı sertleşti.
“Arkadaşın gitti Minho. Lee… geçmişte kaldı. Bak, değiştim. Değiştik. Sen değiştirdin bizi.”
Bu cümle Minho’nun içinde bir şeyleri durdurdu.
Çünkü Hyunjin, ona “Lee” demişti.
Sadece eskiden… sadece çocukken kullandığı o isim.
Minho’nun ifadesi bir an değişti; hem üzgün hem de şaşkındı. Hyunjin hâlâ hatırlıyordu. Belki de anlık bir sinirdi ama yine de…
“Sen ne dedin az önce?”
“Ne? Ne dedim?”
“Durup dururken… Lee dedin.”
Hyunjin gözlerini kaçırdı, omuz silkti.
“O kadar şey söyledim ve sen buna mı takıldın cidden? Unut gitsin, anlık bir şeydi.”
“Evet, buna takıldım.” Minho’nun sesi daha ciddileşti. “Seni ne ilgilendirir diyorsun ama… söyledin işte. Geçmedi yani.”
“Evet söyledim ve geçti.”
“Dediğin gibi olsun. Ama sana inanmıyorum. Bunu unutma.”
“İster inan ister inanma, umurumda değil. Hiçbir anlamı yoktu, saçma şeyler yükleme.”
Minho hafifçe güldü ama bakışları sertti.
“Tabii… kesinlikle öyledir.”
“Minho, biraz söz dinle ya!” Hyunjin’in sesi yükseldi. “Anladım, rahat bırakmayacaksın beni ama en azından dinle!”
Minho derin bir nefes aldı.
“Bak… annem söyledi. Akşam sizin eve geleceğiz. Haberin olsun.”
Hyunjin’in gözleri büyüdü.
“Ne? Hayır. Neden? Sen gelme. İstemiyorum. Sadece annen gelebilir.”
Minho omuz silkti, geri dönüp yürümeye başladı.
“Bu bilgiyle sana mutluluklar dilerim. Hazırlanmam lazım, akşam için ben gidiyorum.”
Hyunjin bir anda öfkeyle arkasından atıldı ve Minho’nun kolunu yakalayıp onu kendine çevirdi.
“Hey! Dur! Nereye gidiyorsun? Önce gelip beni rahatsız ettin, sonra bu kadar kolay gidemezsin.”
Minho hafifçe başını yana eğdi.
“Ne yani… gitmemi mi istemiyorsun? Merak etme, akşam yine göreceksin.”
“Dalga geçme! Sadece saat kaçta geleceksiniz diye soracaktım.”
Minho’nun gözlerinde hafif bir alay vardı.
“Hazırlık mı yapacaksın? Ben geliyorum diye hiç gerek yok.”
“Beni hiç dinlemeyeceksin değil mi?”
Minho sonunda ciddi bir tonla konuştu:
“Tamam… 19.38 gibi geliriz herhalde.”
“Niye 19.38? Ayrıca tam zamanında gelmezsen içeri giremezsin.”
“Tamam.” dedi Minho. “Şimdi bırakır mısın kolumu?”
Hyunjin bir an fark ettiğini belli etmeden elini gevşetti.
“Unutmuşum… tamam, git