İçeriğe geç

En Sevdiğim Masal

Bölüm 1 · 8 dk okuma

En Sevdiğim Masal

Bölüm 1

BÖLÜM 1: Yeni bir dünya

En Sevdiğim Masal ~ 30/04/2023

Keyifli okumalar.🧡

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok uzak diyarlarda bir krallık varmış. Bu krallığın içinde kral ve kraliçe, halkıyla birlikte mutluluk içinde yaşarmış. Fakat bir gün kara bulutlar krallığın üstünde görülmüş. Saraya dadanan bir hırsız, sarayın hazinesini ve prensesini kaçırmış. Kral ve kraliçe sabah uyandıklarında hazinelerinin büyük bir kısmının olmadığını görünce çok şaşırmışlar ve üzülmüşler. Fakat prensesin de orada olmadığını görünce ikiside ayakta duramamışlar. Biricik kızları kayıpmış. Kızının kayıp olduğunu duyan kraliçe üzüntüden yataklara düşmüş. O kadar üzülmüş ki hasta olmuş. Kral, kızını kaçıranı ve karısını bu hale getireni bulmak için şovalyeleri devreye sokmuş. Halka da haber salmış. Eğer kızını bulup getiren olursa elli adet kraliyet parası alacağını söylemiş. Bunu duyan halk başlamış prensesi aramaya. Her yeri didik didik aramışlar, kapı kapı dolaşmışlar, herkese sormuşlar fakat prensesten bir haber alamamışlar. Şovalyeler, halkın evlerini basmış ve ülkede aramadık ev bırakmamışlar. Onlar da bir şey bulamayınca iyice ümitsizliğe kapılınmış. Kral en son çare olarak saraya bir büyücü çağırmış. Ülkenin en meşhur büyücüsü olan bu kadın, dediklerine göre her şeyi görüyormuş. Kral ümitsizmiş ama yine de sormuş kadına kızının yerini. Büyücü kadın ise kızının ülkede olmadığını söylemiş. Kral çok şaşırmış.

"Burada değilse nerede." demiş.

Bunun üstüne büyücü ise, prensesi düşmanlarının kaçırdığını ama yerini tam olarak göremediğini söylemiş. Kral biraz düşünmüş. Ona düşman olan tek bir yer varmış. O da yıllardan beri savaştıları, ancak kralları ölünce ortalığın durulduğu Pulchara ülkesiymiş. Kral aniden çok sinirlenmiş ve yerinden fırlamış. Şovalyelere haber vererek Pulchara'ya gitme emri verecekmiş. Fakat son an da büyücü onu durdurmuş.

"Eğer bu şekilde gidersen sizi de tutsak edecekler. Plan yapmalısınız." demiş.

Kral, kızının yerini söylediği için büyücüye güvenmiş ama ne yapacağını bilemediği için çok üzgünmüş. İyice düşünmeye başlamış. Ertesi gün ülkede dolaşırken kızını nasıl kurtaracağının planını yapıyormuş. O sırada dere kenarında çamaşır yıkayan bir kızla karşılaşmış. Kız çamaşır yıkarken, aynı zamanda da ağlıyormuş. Kral yanına gitmiş ve neyi olduğunu sormuş. Kız ise arkası dönük olduğu için kimin geldiğini göremeden konuşmuş.

"Sarayımızın haline ağlarım amca. Prenses kayıp, kraliçe hasta kral üzgün. Ne olacak bu halimiz diye düşünürüm." demiş.

Kral günler sonra tebessüm etmiş. Halkının da onları düşünmesi iyi hissetmiş ona. Ama kızın haline üzülmüş.

"Sen canını sıkma, prenses bulunacak yakında." demiş.

Kız, bu sözlerin üstüne "Sen nereden biliyorsun?" diyerek arkasını dönmüş ama kralı gördüğünde şaşkınlıkla irkilerek arkasındaki su dolu çamaşır sepetine düşmüş.

Kızıyla hemen hemen aynı yaşta olan bu genç kralı gülümsetmiş. Üstü ıslanan kızı saraya davet etmiş ve ona kuru kıyafetlerle yemek vermiş. İlk defa sarayı gören kız şaşırmış. Kurdukları sofrada otururken bu güne kadar yediği en lezzetli şeyin bu yemekler olduğunu düşünmüş. O sırada kralın yanına tekrar büyücü kadın gelmiş. Kralın kulağına eğilmiş ve bir şeyler söylemiş. Geri çekildiğinde ise gözü genç kıza takılmış. Kıza uzun uzun bakmış. Kral, büyücüye sormuş.

"Neden ona bakıyorsun?"

Büyücü, kızda bir şeyler gördüğünü ve bu kız sayesinde prensesi kurtarabileceklerini söylemiş. Kral çok şaşırmış. Bu nasıl olacak diye sormuş. Büyücü ise kıza dönmüş ve sormuş.

"Senin Pulchara ülkesiyle bir bağın var değil mi?"

Genç kız şaşırmış. Yıllar önce onu terk eden babasının orada olduğunu sadece kendisinin bildiğini sanıyormuş çünkü. Ne diyeceğini bilemeyerek başını sallamış.

"Babam oradadır. Ama yıllardır görüşmeyiz. Anneciğimle birlikte bu ülkede yaşıyoruz. O ise bizi terk edip gitti."

Büyücü birden kızın elini tutmuş ve kendine çekmiş. Gözlerini kapayıp bir süre beklemiş ve açtığında şöyle demiş.

"Bu kız çok işinize yarayacak kralım, onu yanınızda tutun."

Kral da genç kız da hiçbir şey anlamayarak büyücüye bakmışlar. Büyücü ise kurduğu planı anlatmaya başlamış.

"Sizin birden Purchara'ya gitmeniz çok dikkat çeker kralım. Üstelik halkınızın size ihtiyacı var. Bu yüzden sizin yerine bu kız oraya gitmeli. Babasını aradığını söylerse kimse şüphelenmez. Şovalyelerinizi de halktan biriymiş gibi yanında göndermelisiniz." demiş.

Plan genç kızı korkutmuş. Saraydan gitmek istemiş. Ama kralın ısrarı üzerine kabul etmiş. Çünkü prensesi bulmayı ve krallığın eski günlere geri dönmesini istiyormuş. Bunun üzerine kral, şovalyelerini arasından en güçlü iki askerini yanına çağırmış ve planını onlara da anlatmış. Planı sarayın dışında büyücü haricinde kimseye söylememişler.

Ertesi gün kral, sabah erken vakitlerde bir atlı araba ile genç kız ve askerlerini Purchara'ya göndermiş. Atlı araba sorunsuz bir şekilde Purchara'ya giriş yapmış. On akçe karşılığında küçük bir kulubeye yerleşmiş ve daha ilk günden başlamışlar aramaya. Gündüzleri ülke içinde dolaşıyor geceleri ise gizlice evlere girip prensesten bir iz arıyorlarmış. Günler bitmiş gitmiş, aradan bir yıl geçmiş. Ama hala prensesten hiçbir iz bulamamışlar. Artık ümitleri tükenmiş ve geri dönmeye karar vermişler. Buradaki son günlerinde yiyecek bir şeyler almak için pazara uğramışlar. Pazarda dolaşırken birden hiç beklemedikleri bir şey olmuş. Prenses bir adamın koluna girmiş, orada dolanıyormuş. Beraber sebze meyveler bakıp gülüşüyorlarmış. Şovalyelerini birden prenses diye bağırmış ve koşmaya başlamışlar. Genç kız da arkalarından girmiş.

Fakat adam ve prenses onları görür görmez kaçmaya başlamışlar. Purchara'nın dar sokaklarında buldukları hep sapaktan dönen ikili şovalyelerin kafalarını karıştırsada izlerini kaybettirememişler. En sonunda çıkmaz sokağa giren ikilinin kaçacak yeri kalmamış. Şovalyeler ve genç kız peşlerinden gelmiş.

Prenses ağlıyormuş. Yanındaki adamın elini sıkı sıkı tutmuş ve "Bizi rahat bırakın." diye bağırmış.

Ama şovalyeler aldıkları emiri yerine getirmek zorundaymış. Bu yüzden kılıçlarını çıkarmış ve prensese yanlarına gelmesini söylemişler. Prenses ise kabul etmemiş ve cebinde taşıdığı hançeri çıkarmış.

Prensesin yanındaki adam cesurca öne çıkmış. Prensesi asla bırakmayacağını söylemiş. Bunun üzerine şovalyelerden biri adama saldırmış ve kılıcı tam göğsüne saplamış. Adam yere yığılırken prenses ise acı içinde çığlık atmış. Genç kız gördüklerine inananmıyormuş. Prenses, dakikalarca ağlamış. En sonunda ayağa kalkmış, sevdiği adama acı içinde bakarak elindeki hançeri şovalyeye doğru fırlatmış. Fakat şovalye bir hışımla geri çekildiğinde hançer, hemen arkasındaki genç kıza saplanmış. Zavallı kız, oracıkta can vermiş.

O gün akşam vakitlerinde prenses ve şovalyeler saraya geri dönmüş. Kral genç kızın ölümüne çok üzülmüş. Ama kızının kurtarılması onu çok mutlu etmiş. Kraliçe iyileşmiş ve halk huzura ermiş fakat o günden krallık, asla eskisi gibi mutlu olamamış.

"Bu hikaye de burada bitmiiiiş."

Küçük kuzenimin şaşkın bakışları kahkaha atmama sebebiyet verirken kitabı yatağımın yanındaki komodine bıraktım.

"Lizge abla, bu ne biçim masal böyle. Prenses prensiyle evlenmiyor mu?"

Deniz'in sorduğu soruyla tekrar kahkaha atmaya başladım. "Kızım, prens tahtalı köye vizesiz uçtu. Sen hala evlilik diyorsun."

Deniz yüzünü buruşturarak "Çok kötü şeyler söylüyorsun Lizge abla. Prense üzülmen lazımdı." dedi.

Kollarını birbirine dolayarak burun kıvırması çok komikti. Elimi başına atıp saçlarını karıştırdım. "Dolaptaki son domatesim ve ben buna çok üzüldük canım. Prens hepimizin kanayan yarası oldu."

Aşırı üzgün gözüken yüzüme anlamsızca bakıp gözlüklerini düzeltti. Bir şey demeye hazırlanırken çalan kapıyla oraya döndük. Gelen teyzemdi.

"Deniz, gidiyoruz kızım hadi."

Deniz yerinden kalkıp annesinin peşine giderken ben de arkasından ilerledim. Kapı eşiğinde, iki aile vedalaşıyordu. Aralarına girip teyzemle enişteme sarıldım sırayla. "Yine gel teyzoşum." diyerek yanağını öptüm.

"Hayır anne gelmeyelim. Lizge abla prensle dalga geçiyor."

Annesi, yerden bitme kızına anlamsız bir bakış atıp bana döndü. "Ne prensi Lizge?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim.

"Ya bizim şu aile yadigarı masal varya. Onu okudum Deniz'e de çok etkilendi. Prensle prensesin evlenmesi gerekiyormuş. Her masal aynı olacak değil ya. Klişenin dışına çıkmışız biraz yani, ne olmuş?"

Teyzem kıkırdayarak kızına döndü. "Demek o masalı sen de dinledin ha. Dünyanın en anlamsız masalı bence, zamanında hangi aile büyüğünüz yazmışsa birine kini vardı herhalde."

Teyzeme kötü bir bakış attım. "Dalga geçme masalımla. Onunla büyüdüm ben. En sevdiğim masal o benim."

Teyzem gülerek dışarı çıktığında annemle birlikte onu ve ailesini uğurladık. İçeride kurbanlık koyun gibi yatan kardeşlerimin üstünü örtüp anneme iyi geceler dedikten sonra odama geçerek yorganına altına girdim. Telefona pek bakasım yoktu bugün. Bayağı yorulmuşum. Bu yüzden gece lambasını kapayıp uyuyacaktım. Elim lambaya uzandığı sırada komodinin üstünde duran masala değdi gözüm. Hem saçma buluyor hem de çok seviyordum. Elime alıp sayfalarına bakındım biraz. Eski püskü kağıtlar, bir ip yardımı ile kitap haline getirilmişti. Tamamen el yazmasıydı. Baba tarafından bir büyüğümüzün yazdığı söyleniyordu. Babamdan bana kalan da tek şeydi. Bizi terk ettiğinde bu masalı bir kenara atmıştım. Ama sonra suçlunun masal olmadığını düşünüp çıkarmıştım attığım yerden. Sayfalar çok eski olmasına rağmen yazılarda hiçbir siliklik yoktu. Çok güzel bir el yazısıyla yazılmıştı. Kapağında bir prenses ve şovalye vardı. Neden prens yerine şovalye çizdiğini anlamamıştım. Masalın baş rolü de o değildi. Aslında bu masal üzerine hiç düşünmemiştim. Sadece annemin, uyumadan önce okuduğu güzel bir masal olmuştu benim için. İyice uykumun geldiğini belli eden bir esneme ardından gözlerimi yumdum. Kitapla birlikte, tıpkı çocukluğumdaki gibi uykuya daldım.

🔱

Şırıl şırıl şelale sesi çalıyordu kulağımda. Çok garipti, oysa yağmur sesi ile uyumadığıma emindim. Bir esinti de hissediyordum üstümde. Ama yatarken camı kapatmıştım. Üstelik yattığım yer hiç de yatağım gibi yumuşak değildi. Burnuma ot kokusu geliyordu. Uykusuzluk yüzünden gözümü açamadığım için ne olduğunu anlayamıyordum. Sonra bir ses duydum. Birisi bana sesleniyordu sanki. Bir adam sesiydi bu. Kardeşimin olamayacak kadar kalındı ama. Bizim evde başka bir erkek yaşamıyorduk ki. Bu ses neydi o zaman? Omzumda hissettiğim elle acıyan gözlerimi araladım. Ne olduğunu anlamadım ilk başta. Karşımda, başında tacı olan yaşlı, uzun bir adam duruyordu. Birkaç saniye şokla yüzüne baktım. Sonra, o ne olduğunu anlamadan çığlık atarak yattığım yerden ayağa fırladım. Doğru anlamıştım. Burası yatağım değildi. Burası bir dere kenarıydı.

"İyi misin?"

Karşımda amca elini bana uzattığında refleksle geriye doğru kaçtım fakat ayağımın bir şeye takılmasıyla, bir an da kendimi suyun içinde buldum. Hayır, dereye düşmemiştim. Düştüğüm şey bir çamaşır sepetiydi. Adam bana şaşkınlıkla bakarken son diyebildiğim şey "Olamaz." olmuştu.

Gerçekten olamaz...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.